28 Aralık 2008 Pazar

Likrasız çorap, karsız soğuk, şekersiz çay, ağaçsız yeniyıl ve ayakkabısız elbise

Bugün yine hava buz gibi. Yani aslında biraz abartıyorum daha önceki soğuklardan daha ılık bir hava var ama ben üşüyen bir insan olduğum için çok da farketmiyor aslında. Yalancı de bir güneş var tepemizde gülümseyen. Yalancı işte gören de bizi sıcacık ısıtıyor zannedecek. Hiç Afrika gibi değil yaa kutup gibi buralar.

Lahana modunda dolaşıyorum. Yeniyıl dileklerimde de yazdığım gibi hayatımın geri kalanını her mevsim yaz yaşanan bir yerde geçirmek istiyorum. İncecik giysilerle, soğanın üzerindeki zar gibi, ya da yumurtanın; lahananın kalın kabukları gibi değil. Komik bir benzetme oldu ama yumurtalı, soğan kokulu; zar deyince külotlu çoraplarım geldi aklıma yeni aldığım. Kışın çok üşüyen bir insanım ben. Daha doğrusu sanırım ben biraz da mutantım. İnsanları görüyorum da kışın bile ipince giyiniyorlar öyle. Vitrinler de çok da kalın olmayan tiril kollu penyeler. Ben onları giysem donarım herhalde. Ama şimdilerde eskisinden daha az üşüyorum diyebilirim. Yine de tedbir amaçlı üşüyorum diye küçük bir dükkandan külotlu çorap aldım. Bugün de giyeyim dedim ayy tanrım ne eziyet ne eziyet. Çorap likrasız çıktı. Meğer ben likralı çorapların rahatlığına nasıl da alışmışım öylee. Yukarı çekeceğim çorabı diye telef oldum. Kazık gibi estetik yoksunu bir çorap çıktı çıka çıka. Ben ne bileyim böyle olduğunu. Türkiye de şimdiye kadar hiç böyle birşey gelmemişti başıma. Öyle kozmetik ürünleri satan, küçük bir dükkandan almıştım oysa. Gülmekten öldüm. Bazı şeylerin kıymeti gerçekten kaybedilince anlaşılıyor demek ki. İşte bir dandik çorap bana bunu iyice belletti.

Türkiye'den konuştuğum herkes, okuduğum çoğu blog, izlediğim bütün haberler kar dan ve soğuktan bahsediyor. Burada ise soğuk var ama kar yok. Geçen sene kar görmüştük. Ama hangi aydı hatırlamıyorum. Hemencecik kendini gösterdi gitti görücüye çıkar gibi. Şöyle lapa lapa yağsın istiyorum ben. Hem de yılbaşı akşamı. Yeni yıla karsız girilir mi hiç yahu..Gecenin geç saatlerinde çıkıp kardan adam yapılır benim bildiğim. Yağğ yaağğğ kaaarrrrrr:) Kıskandırma beniiiiii bak herkes kar topu oynuyor.Bir de çam ağacı tabi olmalı ışıl ışıl. En tepesinde de benim ağacımın güzel bir melek olmalı. Evimin başköşesinde durmalı ve içimi aydınlatmalı. Çok istiyorum bir yılbaşı ağacı altında bir sürü hediye. Ama yok işte..Üç sene evvel Ankaradaydım yılbaşında teyzemlerde. Kocaman bir ağaç vardı süslemişlerdi ooohh süperdi. Şimdi yine süslerle kocaman ağaçlarını. Teyzem yine döktürür valla favalar, dolmalar, zeytinyağlılar, iç pilavlar.

Büyük bir istekle bekliyorum yılbaşını ve kar yağmasını. Evimizin bahçesinde birikir belki biraz. Bir de bir sürü dilek diliyorum her gün içimden. Dilek ağacım olsaydı şimdiye dalları aşağıya inmişti herhalde. Dilek ağacımın altında, pencerenin dibinde, hediyelerin hemen yanıbaşında elimde şarabım; sevdiğim yanımda ve tabi ailem ve dostlarımla girmek istiyorum yeni yıla. Bu tablo gerçekleşmese de benim hep aklımda, düşümde. Fotoğrafları bekleyeceğim artık heyecanla. Ben de şekersiz çay içme çabalarıma devam edeceğim. Kendimi arada kandırıp sanki görmüyormuş gibi yapıp çocukça, çekine çekine bir tane içine atarak bir çırpıda. Sonrada hiçbir şey yokmuş gibi havaya bakıp masum bir tavır yakınıp yazmaya devam ederek.

Geçtiğimiz perşembe arkadaşım geldi eve. O günü onunla geçirdim. Yazılarımdan hatırlayacaksınız adı Sarah. O güne dair fotoğraflarla yazımı bir başka zaman yazacağım çünkü fotoğraf makinamı evde bıraktım. O gün Sarah bana güzel bir yerden bahsetmişti. Alışveriş mağazası. Adı da Fashion Planet. Gece 22:00 a kadar açıkmış. Akşam yemeğimizi yedikten sonra eşim bizi sarah'nın tarifiyle oraya götürdü. Tek katlı büyük bir mağaza. Bayan, erkek ve çocuk giyim üzerine. Bir de ne göreyim Zara'nın outlet mağazası. Deli oldum. Çok sevindim anlatamam. Çok süper şeyler vardı. Yani tabi Türkiye de daha harikaları var ama buraya göre gerçekten hepsi çok güzel ve son derece güzeldi. Ne de olsa Zara tabi. Mango dan sonra artık Zara mız da var yani. Oradan eşime bir tane polar mont bir tane de baklavalı güzel bir hırka aldık, bana da iki tane elbise aldık. Biri siyah v yakalı, biri de yeşil yuvarlak yakalı. Yün elbiseler. Hani yılbaşı gecesi program yapar da bir yere gidersek diye. Ayy sonra eve gelince aklıma geldi. Benim burada hiç topuklu ayakkabım yok. Bu sefer yine unuttum getirmeyi yanımda ayakkabılarımı. Dedim yuuh yani bana bu kadar da mı unutur insan. Balık halime döndüm yine. Zaten benden olsa olsa çiklet balığı olurdu herhalde. Şimdi elbisem var ama altına giyecek ayakkabım yok. Burada her zaman topuklu giymek mümkün olmuyor tabi. Kırk yılda bir. Yani buraya geldiğim neredeyse iki sene olacak daha bir defa giymedim. Tabi kampta topuklu ayakkabı giymek için aklımı yitirmem gerekir sanırım. Daha allaha şükür o dereceye gelmedim.

Geriye kalan son 3 gün. Sonra bir rakam değiştiriyoruz hayatımızda da bazı şeylerin değişeceğini umarak güzel dileklerle. Herşey yeniyıl da gönlünüzce olsun. Mutlu kalın.

Not: Pinocum benden de sana bir armağan şarkı olsun istedim. Ankara'nın karlı günlerine ithafen. Ben yağmasını çok istiyorum ama Ankara'da çok yağıyormuş duyduğuma göre. Yağmasın artık işte orda kıskanıyorum ben bananee:):) Sevgiler sana..


26 Aralık 2008 Cuma

Kediciklerimiz öldü çok üzüldük

Daha önce blogumda kamptaki kediciklerimizle ilgili yazmıştım burada. Mini miniydiler onları ilk gördüğümüzde tabi biraz da sıskaydılar. Sonra zamanla tombili oldular. Onlara bakıyor, onlarla heyecanla oynuyor, her çağırışımızda badi badi adımlarla yanımıza gelmelerine bayılıyorduk. Dört tane minişimiz vardı. Siyah, iki tane kırcıllı gri bir tane de en yumuşak tüylü olan turuncu kedimiz. Zamanla büyüdüler. Önceleri atlamaları için mazgalların üzerine tahtadan köprüler kuruyorduk onlara ama büyüdükçe panter gibi kendileri atlamaya başladılar mazgallardan. Annelerinden o kadar çok süt emdiler ki gülümseyerek onları izledik hep.. Burada bizim arkaşımız can yoldaşımız oldular.

Havalar çok soğudu tabi artık. Burada zaten yağmur bir başladı mı günlerce dinmiyor. O yağmurda bir ıslandılar bir kurudular bir ıslandılar bir kurudular, üşüdüler. Son zamanlarda biraz zayıflamışlardı. Yine de yemeklerini güzelce yiyorlardı. Tünelimiz yavaş yavaş bittiğinden oradaki çoğu iş makinasını kampa getirdiler. Bize bile doğru dürüst yürüyecek yer kalmadı. Etraf her an canlanacakmış gibi görünen devasa korkunç makinalarla dolu. Bizim yavrular da hasta oldular. Belki havalardan ötürü belki de etraftaki makinaların yağları içinde dolaşıp sonra kendilerini temizlediklerinden zehirlenerek zayıf düştüler. Bir kenarda kıvrılıp kaldılar ses çıkartmaya bile mecalleri yoktu hiç. Nasıl üzüldük anlatamam. Birkaç gün önce bir tanesini ölü bulduk karton kutunun içinde uzanmış ve öylece kalmıştı. Diğeri de benim evde kaldığım gün ölmüş eşim söyledi akşam eve gelince. Kampın orta yerinde uzanmış kalmış o da. Tucurnuydu adı onun. İlk ölen de çimen. En yumuşak tüylü ve sen sevdiğimiz tucurnuydu çooook üzüldük onun için ve tabi onlarla bir daha gülümseyerek oynayamayacağımız için. Siyah olan kömürü eşim arkadaşımız İlyas ile birlikte veterinere götürdü iki gün önce. Burda merkeze uzak bir yerdeyiz biliyorsunuz köy gibi. Öyle çok fazla gidilebilecek doktor veteriner falan yok. Bir tane varmış. Veteriner de ya soğuktan olduğunu bu durumun ya da parazit almış olabileceğiniz söylemiş kömürün. İlaç vermiş. İki gündür eşim ve İlyas ilacını veriyorlar miniğimizin. İyileşmesini umuyoruz. Diğerleri gibi gitmelerini istemiyoruz hiç.

Bugün öğlen yemeğinden sonra ilacını vermek için aradık ama tüm çağrılarımıza rağmen sesi çıkmadı. Belki de kendince saklanıyor dedik ilacı içmek istemiyor ya çocuk gibi aynı. Bekledik bekledik gelmedi. İnşallah bir yerlerde gizlenmiştir oyuncumuz.

Diğerleri yeni yılı göremediler. Onları yeni yıl için güzel hayaller kurarken kaybettiğimiz için çok üzülüyoruz. Umarım şimdi oldukları yerde mutlu, huzurlu ve sıcacıktırlar. Sizleri seviyoruz ve unutmayacağız tucurnu, çayır ve çimen...

23 Aralık 2008 Salı

Benim güzel zuzularım ve zuzularımın anneleri

Evet biraz komik bir başlık oldu belki ama ben onlara zuzularım demeyi çok seviyorum. Onlar benim mini mini güzellerim. Derin ailemizin en büyüğü. O artık kocccaaman oldu. Hatta onun da bir blogu bile var. Hentbol takımında kalecilik yapıyor. Son derece aklı başında bir çocuk oldukça da yakışıklıdır. Yerim ben onu. Böyle dedim diye şimdi bana kesin kızmıştır. Ne de olsa artık büyüdü tabi haklı çocuk. Yine de eski halleri hiç gözümün önünden gitmiyor. Ben deprem senesi Ankara'ya gittiğimde teyzemlerin yanına derinciğim daha bebecikti o zamanlar. Kucağıma alır dansederdim onunla. Hiç unutmam mama sandalyesinde yemek yerken çok uykusu gelmişti ve kafası kabak dolmalarının olduğu tabağının içine düşüvermişti. Çok maceraları vardır onun. Her seferinde de bu maceraları ona tekrar etmemden bıktı artık. Tabi artık ben de yaşlandım Akbank gibi herşeyi tekrar ediyorum:) Bir defasında da sessiz sedasız mutfakta otururken bulmuştuk onu evde bir anda fırt diye ortadan kayboluveriyordu çünkü bir de ne görelim öylece yerde oturmuş pufidik ayaklarıyla ağzında bişey çiğnemeye uğraşıyor daha çıkmayan dişleriyle. Elinde de çiğnemeye çalıştığı şeyin yarısı. Ne dersiniz bu şey? Tabiki ikiye bölünmüş ölü bir arı. Tanrım nasıl da korkmuştuk anlatamam. Allahtan arı ölüymüş de dilini falan sokmamış bizim küçük canavarın. Bir defasında da annesinin hemencecik yanıbaşındayken kaybolup iki arada bir derede banyodaki dalin şişesini dikmişti ağzına. Bu anlattıklarım hep 1-2 dklık olaylar zannetmeyin çocuk yalnız kalıyor da yapıyor. Onu gördüğümde konuşmaya çalışırken ağzından baloncuklar çıkıyordu. Hiç unutamıyorum. Kısaca böcübi de diyebiliriz ona aslında. Çünkü küçükken gördüğü böceklere böcübi diyordu. O bizim ilk göz ağrımız. Babannem de benim için hep böyle derdi.. İlk göz ağrısı olmak başka bişey tabi. Ben bu güzelliği hep hissettim. Derinciğim de öyle. İsmi gibi güzel olsun yaşamı da. Onun hayatta güzel şeyler başaracağına dair inancım sonsuz.
Derin ile Annesi Misbah ablam Derin'in okulunda bana poz verdiler. Ben her zamanki gibi yine ailenizin fotoğrafçısı modunda geziyordum tabiki :)

Burada da Misbah ablamı ısrarla Defne' ye yemek yedirmeye uğraşırken görüyorsunuz. O şimdi bu fotoyu koydum diye kızar heehe güzel çıkmamış diye ama napıym defneyle başka foto çekmemişim sizi bu sefer. Bir dahaki sefere artık. İkinizi hep ayrı ayrı almışım.

Defne ya da defnemu yada defne prenses derinin iki numarası. O ailenin kokoşu. Prensesi. El kadarcık şeyler nasıl da büyüyorlar hemencecik de tuğba abla diyorlar gülümseyerek. Çok mutlu oluyorum o zaman. Defnemiz de pek şeker maşallah nasıl da sevdiriyor kendini. İlk başta biraz çekinmeler oluyor tabi haliyle ama sonra bir alıştı mı işte o zaman değmeyin keyfime. Yazın daha minik minik konuşuyordu prenses şimdi ankaraya gittiğimde maşallah iyice dillenmiş. Neler diyor neler. İnsanın aklı sırrı almıyor bazen bu çocuktan nasıl çıkıyor bu kelimeler diye. Süslü şekerim benim o..

Bu fotoğrafta da Kebap 49 da dönerleri götürüyoruz ayıptır söylemesi. Türkiye'ye gittiğimde döner yemeden döner miyim hiç beenn..Tuay ablam da Emirhan' a yediriyor dönerleri. Maşallah pek güzel yedi o gün. Afferim onaa..


Emirhancığım ailenin en ciddi çocuğu. Nil de onun kardeşi. Emirhan nil e nilcik diyor. Pek de güzel anlaşıyorlar maşallah. Emirhan da artık pek güzel konuşuyor o da büyüdü tabi. Balık tutmayı ve oyuncak balıklarla oynamayı çok seviyor. Gittiğimde ankaraya onunla hep balık tuttuk oyuncak balıklarla. Jelibon yedik birliktee sonra kinder sürpriz yediik. Nil ile emicik maşallah güzel yiyorlar yemeklerini ama defnempi hiç yemiyor. Defnempi defne prensesin kısaltılmışı bu arada bilmeyenler için. Nilciğim maşallah pek uysal. Kucağıma alınca gülücükler atıveriyor hemen. Defne de küçükken öyleydi ama nil ondan daha uysal gibi. Tabi büyüyünce o da hareketlenecek. Güzel yüzleri gibi ömürleri de güzel olsun benim güzel zuzularımın hepsinin inşallah. Diğer turunculu kızımız da İpek ablamın kızı irem. O da şirin mi şirin tam bir balkabağı olmuş cici kıyafetleriyle de. O da hareketli ama yaramaz değil. Tabi nil daha küçük ondan. İrem pek güzel ayağa kalkıp yürüyebiliyor. Ona da yakında kardeş gelicek. Ne mutlu ona. Misbah ablamın da tuay ablamın da hep iki oldu bebişler ne güzel birbirine yoldaş, arkadaş. İpek ablamın da ikinci olucak ireme kardeş olucak mini mini bir oğlan. Şanslılar bu konuda hep bir erkek bir kız. İkisinin de zevkini güzelliğini tattılar. İnşallah ben de o kadar şanslı olurum. Ama iki prensese de hayır demem yani.

Burada da Tuay ablamlardayız. Fotoyu çeken yine benim ve karede yokum ne yazıkki. Hep çekmişim çekilmemişim..Bir dahakine ben de olacağım inşallah. Tuay ablamın yanındaki de İpek ablam. Tuay ve Misbah benim teyzemin kızları oluuurr. İpek ablam ise annemin teyzesinin kızı yani o da kuzenim. Açıklama bağabında böyle yazdım sizlere.


Şimdilik bu partinin sonu bu kadar. Çok uzun bile yazmışım. Okurken sıkılmadığınızı umuyorum. Sonra yine bu konuya döneceğim. Anlatacak çook şey var zuzularımla ilgili daha..

21 Aralık 2008 Pazar

Yeni bir blog yazarımız var artık: Eşim

Sevgili Eşim Yiğit ısrarlarıma dayanamayarak bir blog oluşturmaya karar verdi. Çok güzel şeyler yazacağına inanıyorum. İnternet bilgisi, araştırmacı ruhuyla benden daha güzel şeyler ortaya çıkartacağını düşünüyorum. Hatta boynuz kulağı geçer misali benden daha güzel bir blogu olur diye de kıskanıyorum azcık:) Ama iyiki artık onun da blogu var. Bundan sonra birlikte bloglarımız için süper şeyler yaparız.
İlk yazısını da benim için yazmış çok duygulandım çok sevindim. Buradan çooook teşekkür ediyorum canım sevdiğime. Ona birlikte söylediğimiz bir şarkıyı hatırlatıp espriyle karışık " ikimiz de aşık bir tek farkla benimki senden biraz fazla" demek istiyorum:):)
Hoşgeldin blog dünyasınaaaaaaaaaa:):)
Yeni yazılarını heyecanla bekliyorum.
Bloga benim listemden bakabilirsiniz ayrıca adresi de yazayım
Eee şimdi yeni kullanıcımıza biraz moral verelim değil mi arkadaşlarım:) Umarım siz de beğenirsiniz..

Akşam yemeğinde misafirimiz vardı

Yine bloguma yazmaya ara vermiştim bir müddet. Bazen hiç fırsat olmuyor internete gelip yazmak. Evdeyken daha kolay tabi her an elimin altında olması. Kampta kalırken bazen odamdan çıkıp eşimin yanına ofise gelmek yerine kitap okumayı veya başka ekstra şeyler yapmayı yeğliyorum. Tabi bazen de çok yazmak geliyor içimden ama internet bağlantısı olmadığından yazamıyorum. Neyse bugün yolunda sayılır internet açısından herşey.


Cuma günü yemeğe misafirimiz vardı. Perşembe erken çıkmaya çalıştık fakat araba bulamadığımız için biraz geç kaldık. Malum trafik de olunca alışveriş yapıp eve gelmemiz saat gece 22.00 yi buldu. Hemen buzdolabını yerleştirdik ve ertesi gün çok işim olacağını düşünüp kakaolu ıslak kekimi yapmaya koyuldum. Başarılı da oldu. Cuma sabahı erken uyandım ve mutfağa koştum. Kahvaltımızı yaptıktan sonra akşam için hazırlıklara başladım. Annem yine online bana yardımcı oldu tabiki tarifler ve yapılacaklar hususunda. Valla herhalde akşam saat 18.30 a kadar mutfaktaydım. Misafirler de 19.30 da geleceklerdi. O bana kalan bir saatte de giyinip hazırlandım. Tabi eşimin yardımları olmasa elim ayağıma dolanırdı. Sağolsun ben mutfakla uğraşırken o da etrafı topladı ve temizledi. Evimiz misler gibi oldu. Kutu gibi zaten:)


Nihayet beklenen an geldi. Güzel bir sofra hazırlamaya gayret ettim. Bir kez daha ev kadınlığının zorluklarını düşünmeden edemedim. Annemin böyle günlerde nasıl yorulduğunu tecrübeyle daha iyi anlamış oldum. Sanırım Türkiye de olunca daha çok gelen gidenimiz olacağından alışırım ben de bu tempoya. Burda biliyorsunuz fazla misafirimiz olmuyor.


İşte bu fotoğraf hazırladığım sofranın fotoğrafı. Biraz küçük görünüyorlar ama size menüyü yazayım ordan daha iyi anlarsınız:

-Patlıcan, kabak, patates, biber kavurması üzerine domates soslu

-Brüksel lahanası salatası sarımsaklı, zeytinyağlı

-Cevizli, sarımsaklı yoğurtlu havuç salatası

-Börülce salatası, soyalı, kornişonlu, mısırlı

-Yeşil kıvırcık salata, Meksika fasulyeli

-Sigara böreği

Ana yemek olarak da önce tarhana çorbası, et sote, soğanlı pilav ve patates püresi. Biraz da türk yemeklerini tanıtım amaçlı bir şeyler yapmak istedim ama ancak bu kadar oldu işte. Malzeme dolayısıyla. Ama tarhana çorbasını ve sigara böreğini bir de patlıcan kavurmayı çok sevdiler. Ben de çok mutlu oldum tabi. Akşam dan diğer kareler de şöyle;


Malesef şu an başka foto yüklememe izin vermiyor internet. Düzelir düzelmez diğer birkaç taneyi de yükleyeceğim sevgili arkadaşlarım.

15 Aralık 2008 Pazartesi

Yol Hikayem ve Bayram günlerimiz

Bayramda Cezayirdeydim. Herkes bayram zamanı ailesini görmeye gider ya benimki tam tersi oldu. Bayram'dan önce gittim bayramda döndüm:) Annemle beni görenler dışarıdayken "kızın bayram için geldi herhalde" diyorlardı. Annem de yok bizim kız bayram da dönüyor kocasının yanına diyordu. Böyle diye diye geçti zaman. Geldiğimde kocaman bir yorgunluk ve stres vardı üzerimde kolayca gitmek bilmeyen. Uçak stresi her zamanki gibi malum, bir de kocaman bavullarımı taşıma yorgunluğu eklendi üstüne.

Geç kalma stresiyle hava daha ağarmadan çıktık yola. Amcam geldi beni havaalanına götürmek için. Annem babam halam amcam ve ben sabah mahmurluğunda kargalar daha yemeklerini yemeden yollardaydık. Nitekim çook da erken bir zamanda vardık havaalanına. Benim uçuş 10.40 da idi biz 7.00 de falan oradaydık. Geçen sefer bavullarımızı hemencecik vermiş bir güzel çayımızı yudumlamıştık. Ama bu sefer kontuarları açmak bilmediler. Bir buçuk saat kadar bekledik herhalde. O sırada annemin hazır ettiği böreklerden attırdık tabi. Konuştuk, fotoğraf çektik. Ben kafamda uçak ile ilgili milyon tane senaryo yazdım yine.


Neyse zaman geçti tüm ağırlıklarıma rağmen beni uçağa aldılar:) Aslında çok da ağır değilmişim boşuna çıkartmışım bazı eşyalarımı bavulumdan.Yine de bir ohh çektim yerime oturduğumda. İlk defa uçağa binince rahatladım sanırım. Bu sefer o kadar çok türbülans oldu ki uçakla mı geldim trenle mi anlamadım inanın. Yorgunluk ve uykusuzluk baskın çıktığından korkum çook gerilerde kaldı. Yemekler yine süperdi. Hele o ağızdan dağılan tadına doyum olmayan mini mini tatlılar yok mu" daha çok istiyorum bunlardaaann" diye haykırmak geldi içimden. Ama uçakta yemek yemek tam bir eziyet. Tanrı bizi sınıyor diyorum her seferinde bunu da becerebiliyor muyuz acaba diye?


Uzunca pasaport sırasındayken yaşlı bir amca gördüm elinde sazıyla cezayirli bir adama laf anlatmaya çalışıyordu. Sanırım giriş formlarını doldurmaya çalışıyordu. Ben de kıyamadım o sıkıntılı görüntüsüne ve "amca ben türküm gel sana yardım edeyim" dedim. Formunu doldurdum onun için. Sonra bir de ne göreyim gelen bütün türk işçiler benim etrafıma toplandılar bacım bize de yardım et diye. Neyse onun da üstesinden geldik. Birbirlerinden baka baka ve binbir dua eşliğinde doldurdular formlarını. Bavul sırası pasaporttan kat kat uzun sürdü. Neredeyse bir kenarda ayaklarımı uzatıp kafamı duvara dayayıp kestirecektim.


Evime vardığımda beni çook fazla şeyin beklemekte olduğunu gördüm. Temizlik başta olmak üzere, bavulları açmak, yerleştirmek, yemek yapmak, bulaşıklaar v.s Kadın olmanın getirileri yine karşımdaydı. Eee tabi bir ay elimi sıcak sudan soğuk suya sokmayınca evin tek kız çocuğu olarak gözümde büyümedi değil tüm bunlar. Ama yorgunluğum geçince zevkle ve evimde olmanın mutluluğuyla yapıverdim hepsini. Tüm ağırlıklar uçtu gitti. Keşke kirli bulaşıklar da uçup gidiverse öylece. Bu arada evde en sevdiğim iş bulaşık yıkamaktır benim böyle söylediğime bakmayın. Üniversitedeyken falan hiç sorun yaşamazdık ev arkadaşlarımla bu hususta. Ama ütü den nefret ederim. Zaten geldiğimden beri topu topu iki defa ütü yapmışımdır herhalde. Kamptaki temizlikçi bayan sağolsun yıkadığı çamaşırları ütüleyip de veriyor. Ben de mutlu mutlu gülümsüyorum.


Günler böyle geçti ve bayram geldi. Burada bayram hiç bayram gibi olmuyor. Sabahları içimden "bugüüün bayram erken kalkın çocuklar " şarkısını söylüyor olsam da. O ailenin kocaman kalabalığı, bayram telaşı olmadı mı bayram gibi olmuyor. Bayram harçlığı ve yeni ciciler de yok artık. Eski tadını alamıyorum bayramların. Yine de bayram ruhunu taşıyorum içimde. Çocukça, gülümseyerek.


Bu bayram ev sahiplerimiz bizi bayram yemeğine çağırdılar öğlenden sonra. Heyecanla gittik. Eşim tercümanım oldu yine. Ama vücut dili, işaret dili var sağolsun. Her şeyi hallediyor insan. Yemekler de çok güzeldi. Tabakları görünce dibim düştü zaten. Tabak kenarlarında minik kırmızı yusufçuklar vardı. Onlar da bizim gibi yeni evliler. Jasmine ve Sherif. Ailenin büyük oğlu ve gelinleri. Jasmine çok tatlı ve güler yüzlü. Değişik bir gün oldu bizim için. Anneleri sen bana gel bak ben sana hemen öğretirim fransızca deyip durdu. Çok tatlı bir bayandı. Hoş saatler geçirdik. Jasmine ile sherif in düğün cd lerini bile izledik. Bayram bizim için anlam kazandı böylelikle. Bayram; bayram gibi oldu. Yeniden görüşmeyi bekliyorum heyecanla.

13 Aralık 2008 Cumartesi

Uzun zamandır yazılmayı bekleyen yazı

Cezayir' e geldiğimden beri, ki çok uzun bir zaman olmadı aslında geleli, doğru dürüst yazamadım bloga. İlk günler çanta boşaltma, ev temizleme ve dinlenme durumları derken sonra araya bayram tatili ve de gripli günler girdi. Önce ben grip belirtileri gösterdim sonra eşim ve yeniden ben. İlaçlarımızı alıyoruz ya daha iyiyiz şimdilerde ama ikimizi de en çok sinir eden burun akması ve tabi öksürük. Neyse yavaştan geçecek inşallah. İşte hal böyleyken yazmak da pek canım istemedi açıkçası. Yazacak tonla şey var halbuki ama eli gitmiyor bazen insanın. Açıyorum blog sayfamı, başka blogları okuyorum zevkle ama iş yazmaya gelince yok dedim günlerdir.


Blogları zevkle okuyorum. İyiki girmişim şu blog işine diyorum. Nasıl da değerleniyor zamanım, yeni güzelliklerle donanıyor ve yeni insanlar tanıyorum, güzel insanlar. Türkiye tatilimde üç blog arkadaşımla "pino, flame, güldem "bir de blog sayesinde tanıştığım arkadaşım Pınar la görüşme fırsatım oldu sonunda. Nasıl da heyecanlıydı anlatamam. Ama sanki kırk yıllık dost gibiydik hiç yadırgamadık birbirimizi.

Pinoyla çook güzel zaman geçirdim sohbet ettik bol bol.. İşinin arasında gidiverdim yanına bana kahve yaptı sıcacık hem de okul zamanımdan en çok sevdiğim desenli bardaklarla. Ortamı da bir harikaydı tam çalışılası bir yer. Çok şanslı bence bu konuda. Hatta dergi için çizimlerini yaptığı kocaman ekranında benim de bişeyler çizmeme izin verdi tabi ben sadece çöp adam yapabildim:)süper güzeldi. Ayrıca çok şeker mi şeker bir pembe kelebek çerçevem oldu pınarcığım sayesinde.O fotoları ayrıca ekleyeceğim. Şimdi zamanım biraz kısıtlı..Böyle sıcak, içten ve güleryüzlü olduğu için minnettarım. Çok sevdim pinoyuuu beeennn:)

Güldem ile kemeraltında buluştuk kızlarağası hanında. İzmir de en çok sevdiğim yer burası. İzmir de olsam durmadan buraya gelir sabahtan akşama dolaşırdım herhalde. O da benim gibi düşünüyor zaten. Birlikte de gezdik biraz. Çok tatlı çok konuşkan süper bir insan güldem. İyiki tanıştık. Bir dahaki sefere birlikte köfteciye gidicez bir de tatlı yiyeceğiz ama adı neydi unuttum o tatlının. Güldem de bana süper şeker pembe renginde yumuşacık bir atkı örmüş top top yünlerden. Onun da fotosunu diğerleri ile birlikte ekleyeceğim. Öpüyorum onu burdan..


Pınar ve ben starbucks da harika beyaz çikolatalı kahvelerimizi içtik yaban mersinli tatlımızı bir de pofidik kurabiyelerden yedik . Önce tabi Forum Bornova da bolca dolaştık. İzmir de sevdiğim yerlerden biri daha. İkea ya da gidecektik aslında ama zaman kalmadı. Artık bir dahaki sefere ikea yı da gezeriz birlikte. Pınar ile blogum sayesinde tanıştık. O da yakında Cezayir e gelecek inşallah benim geldiğim gibi sevdiği ile evlenerek. Valla dört gözle burda onu bekliyorum. Bu konuda çok heyecanlıyım. Tabi umarım proje bittiğinde dönmek durumunda kalmazsak. Forum bornovadaki bütün mağazalara girdik çıktık. Ciciler baktık bir sürü. Dayanamadık bişeyler da aldık ufak tefek. Bana da saolsun bir sürü güzel şey almış pınarcım. Hepsi harika. Yeniden teşekkür ediyorum ona. Fotolar kısmında onları da göstericem sizeeee.. Daha çok gezmek istiyorum ben geldiğimde pınaaaarr tamam mı. Hehee ben gezenti insan:) Canım çok da tatlı maşallah. Yıllardır arkadaş gibiydik onunla da. Herşey çok güzel geçti. Yeniden görüşeceğimiz zamanı heyecanla bekliyorum.

Nihayet Alev ve Alper le de görüşebildim. Geçen İzmit tatilinde görüşememiştik pek üzülmüştüm. Konuştuğumuz gibi Hoşgör Pastanesinde buluştuk. Frambuazlı pastamızı yedik ve hoşgörün süper limonatalarından içtik. Alper i görmeyi heyecanla bekliyordum. O kadar tatlı bir çocuk ki maşallah tam yemelik. Alevin blogunda anlattığından daha tatlı. O yanaklarından öpmek için çok çaba sarfettim ama malesef öptürmedi bana kendini. Ben de zorlamak istemedim. Ama bir dahaki sefere görüştüğümüzde kocaman bir öpücük onu bekliyor olacak. Alevciğim de bana harika hediyelere getirmiş bir sürüüü hemde. Çook güzeldi hepsi. Kullanıyorum burda getirdiklerini. Alper de bana mektup yazmış ben ona yazmıştım burdan o da cevap yazmış. Harika bir mektup. Umarım yeniden yazışırız küçük arkadaşım alper ile. Ona yazmak için bir sürü renkli kağıtlar aldım kendime izmitten. İyiki tanıdım onları da. Çok tatlılar. Bir dahaki seferi iple çekiyorum.

Fırsat bulup istanbul a gidemedim. Sadece vize işim hallolur ümidiyle gittim bir gün birkaç saatliğine ama o da olmadı geri döndüm. O yüzden istanbul daki blog arkadaşlarımı aramaya fırsatım olmadı. Bir dahaki gelişte umarım onlarla da görüşme olanağım olur. Heyecanla bekliyorum. Şimdilik bu kadar benden. Yeni yazıları fazla uzatmadan yazacağım bu sefer. Artık başadım bir kere. Tatilde 525 tane fotoğraf çekmişim tabi hepsini koymam imkansız ama elimden geleni yapacağım. Benden herkese sevgileeeerr..

4 Aralık 2008 Perşembe

İnce belli bardakta Cezayir akşamımızın ilk çayı

Eveeett nihayet geldim. Cezayirdeyim. Onca uğraştan sonra vizem ha çıktı ha çıkmadı 3 aylık 5 aylık derken evimdeyim. Öyle yorulmuşum ki bu satırları bile göz ucuyla yazıyorum kapatmaya ramak kala. Stresli ve bol dualı uçak yolculuğumdan sonra yere ayak bastığımda anladım yorgunluğumu. Kendimi sıkmaktan çene kemiklerim sızladı resmen. Neyse ki gece pek uyumadığımdan uçakta biraz kestirebildim. Sonra eve gelirgelmez annemin özenle hazırladığı yemek kaplarını boşaltıp buzdolabına koydum. Zeytinyağlı dolmalar, börekler, zeytin, peynir v.s Neyse ki bir vukaat olmamış. Sadece az da olsa dolmanın yağı torbaya çıkmış kutusundan.
Yerleşim işlemlerini tamamladıktan sonra evimiz için alışverişe çıktık. Carrefour a gittik ama bir de baktık artık bizim alışveriş yaptığımız Carrefour'un adı değişmiş başka bir şey olmuş, hem içi de değişmiş hiç güzel de değil. Sanırım ekonomik kriz nedeniyle kapattılar Carrefour u. Oysa ne de güzeldi son zamanlarda. Bir seviniyorduk ki sormayın. Görünce pek üzüldüm. Doğru dürüst de bir şey kalmamış bayram telaşından da olsa gerek. Başka bir yerden tamamlamak zorunda kaldık alışverişimizi, tabi yemeğimizi yedikten sonra. Çok güzel bir yer keşfetmişti eşim bir arkadaşı vasıtaysıyla ben yokken burger king tarzında. O kadar güzel ki inanamadım ben görünce. Hatta tepesinde kocaman Burger King yazıyor ama tabi çakma burger king. KFC tarzında süper lezzetli tavuk kızartmaları yedik yanında da patates kızatmasıyla. Tıka basa doldu göbüşlerr.. Eve geldiğimizde de aslında elimizi kaldırmaya mecalimiz yoktu ama malum buzdolabı beklemez. Direk giriştim mutfağa. Bir güzel yerleştirdim. Eşimin de yetiştirmesi gereken işi kalmış laptopunda onunla ilgileniyor şimdi. Az evvel bana "bloguna mı yazıyorsun" dedi. Ne güzel böyle yazmak yaa..Cezayir e gelebilmek güzel ama tabi burda olunda memleketin kıymeti bambaşka. Bomboş market raflarını ve çeşit azlığını görünce geldim dedim işte o anda. Türkiye de ne çoook şey var çeşit çeşit. Raflardan seç beğen al. İlk Tansaş a gitmiştik, gelmeden evvel de Migros' a uğradık; aklıma geldi de hey allahım dedim ne bolluk ne bolluk. Ama içindeyken bilemiyor insan. Şimdi yeni aldığım ve annemle özenle kazak aralarına kırılmasın diye yerleştirdiğimiz ince belli bardaklarımızda çayımızı yudumluyoruz yorgunluğumuzu alsın bir nebze de olsa diye. Pek de keyifli böyle içmek. Burada hep sallama çay yapıldığından demlik çay kültürleri yok. Doyasıya içiyoruz evimizdeyken.
Şimdilik bu kadar yazabiliyorum bana artık uyku vakti. Hava değişiminden de olsa gerek sersemlik halleri var. Bir iki güne eskiye dönerim. Yeniden görüşmek dileğiyle..Herkese kucak dolusu sevgiler Cezayir'den:)

2 Aralık 2008 Salı

Aralık geldi ve ben geldiğim günkü gibi battaniyenin altındayım sıcak düşlerimle birlikte


Gidemiyorum bir müddettir. Bu gidememe hali bende epeyce stres yarattı. Burda olmak çok güzel tabiki. Sıcacık evimde, sıcacık yatağımda, sıcacık mis kokulu yemeklerle, sıcacık ailemle olmak o kadar güzel ki..Yine de böyle bir şey yüzünden gidemiyor olmak sinir ediyor insanı. Hani insanın elinde olsa gitmeki istemese de kalsa tamam. Ama öyle değil bu işte. Şimdi yine günlerimin keyfine varma halindeyim. İyice keyif insanı oldum çıktım zaten. Bu keyif hallerimin hiç bitmemesini diliyorum.


Salı günü -yani gecenin bu vaktinde bugün oluyor-gitmiyorum vizem çıktı bugün. Biletim de perşembeye ertelendi. Şimdi sabah verilecek olan kargonun bize bir aksilik çıkartmamasını umuyorum. Çünkü annem ona göre bana zeytinyağlı dolma yapacak ve ben ona göre yiyecek alışverişi yapıp sürekli içini doldurup doldurup boşalttığım bavulumu düzenleyeceğim. Herşey ona göre yani. İstanbula göre, birilerinin keyfine göre, kargoyu getireceklere göre ve göre işteee..Böyle belirsiz olması ne sinir bozucu.. Neyse daha fazla üzerinde durmuyorum.



Uzun zamandır yazmak aklımda var aslında. Ama aklımdakilerin hepsini burada yazıp tüketmekten korktuğum için mi bilmiyorum yazamıyorum. Her gece aynı terane. Yazıcam diyorum alıyorum elime laptopu gecenin bir köründe açıyorum sayfayı ama yazmıyorum sadece kurguluyorum. Kalakalıyorum kelimenin tam anlamıyla. Ama bugün biraz daha rahatım. Hem bir şeyi de tecrübe etmiş oldum. Hani derdim ya bir ay da kalsam daha kalası gelir insanın yetmez diye. İşte bu çok da yerinde bir cümleymiş. Neredeyse buraya geleli bir ay olacak. Kasım 6 idi vardığımda. Ne kaldı şurda 6 aralığa ama sanki o kadar olmuş gibi değil hiç. Bazen düşündüğümde Cezayir i özlemezmişim gibi geliyordu hani dönsek ahh bir yarım da orda kaldı durumları olmaz diyordum. Ama özlüyorum. Tabi içinde eşim olduğu için şu an bu durumum fakat taa derinlerden de hissediyorum ki o şehir de bende değişik bir etki yapmış. Evliliğimin ilk aylarını orada yaşadım ne de olsa, yeni ve mistik bir hayattı benim için. Hala daha da öyle. Belki de izmit gibi özlerim orayı da günün birinde. Ama şunu da anladım insanın sevdikleri olmayınca içinde şehrin çok da anlamı olmuyor aslında. Bizi bir yerlere bağlayan anılar, insanlar, yüzlermiş..



Odamdan battaniyemin sıcaklığından yazıyorum tüm bunları. Karman çorman olduysa kelimelerim affola. Bir uçak stresi, bir gitme telaşı, bir ayrılık hüznü var malum. Ne geliyorsa onu yazıyor parmaklarım. Yazmak yine her zamanki gibi güzel ve anlamlı. Berrak ve ılık bir suya dalarcasına güzel benim için. Çıktığımda da sevdiğimin yüzünü görmek istiyorum bulutların öte tarafında. Sevdiğim seni özledim...

27 Kasım 2008 Perşembe

Cezayir'e dönüşüm iptal oldu

Merhaba herkese;
Buraya Cezayirden yazacaktım aslında ama şu anda hala İzmitteyim. Odamdan yazıyorum. Bugün uçmam gerekiyordu aslında ama vize işim hallolmadığı için gidemedim. Biletimi 2 aralık tarihine erteledim. Vizemi zamanında elçiliğe yollamayı ihmal etmiş şirkette bu işlerle ilgilenen kişi o yüzden yetişmedi tabi. Sürekli telefon trafiği ve yeteri kadar stresle boğuştum. Ama şimdi herşey yolunda. Daha vizem alınmadı ama umarım yine bir aksilik çıkmaz. Dün istanbula gittim vizemi almak için ama alamadım. Melda da benimle gelmişti en azından biraz hava değişikliği oldu. Kadıköy de biraz turladık. Pek de birşey anlamadık tabi stresten istanbuldan ama yine de kadıköyü görmüş oldum. Haber gelince de hemen otobüse atlayıp döndük zaten. Giderken de trenle gitmiştik. Çok eğlendim. Uzun zamandır trene binmemiştim. O kadar güzeldi ki yeniden tren yolcuğu yapmak. Çocukluğumdan beri severdim zaten. Annemler gidememiş olmama pek de üzülmediler tahmin edebileceğiniz gibi:) yanlarında birkaç gün daha kalıcak olmamdan ötürü sevinçliydiler. Ama eşimin beni beklediğini düşünüp üzüldük tabi herp birlikte. O da geleceğim zamana konsantre olmuştu çünkü. Bu duyguyu iyi bilirim. Ama az kaldı 4 gün çabucak geçicektir.
Bugün bütün gün evdeydim. Kitaplarım, kutularım, defterlerim ve eşyalarımla birlikteydim. Odamı düzenledim. Etrafı toparladım. Kitap kolilerimi gözden geçirdim. Tabi tüm bunlar epeyce uzun sürdü. Zevkle yaptığım için bayağı oyalandım zaten müzik eşliğinde şarkılar söyleyerek. Şu ana hala yatağımın üstü kitap ve ıvır zıvır dolu. Birazdan onları da toparlayacağım. Sonrada plaklarımı kutularından çıkartıp keyif yapmaya devam edeceğim güzel plakçalarımla. Bunca güzelliğin bana ait olması çok mutlu ediyor beni. Notlarımı bile atmaya kıyamıyorum. Yarın öbürgün kendi evimize taşındığımızda nasıl üstesinden geleceğimi bilmiyorum ama elbet bir düzenleme yaparım. O zaman da atabileceğimi pek sanmıyorum zaten. Odamdaki herşey benim için son derece değerli. Onlarla bir gibiyim adeta. Maddeci bir insan olmamama rağmen eşyaya çok düşkünüm. Her an her şeyim yanımda olsun istiyorum. Bu karmaşa da olmaktan memnunum. Kutularla bir düzen oluşturmaya çalışıyorum kendimce fazlalıkları kamufle ederek. Yeni fotoğraflar çekiyorum her gün. O kada çoklar ki. Elimden geldiğince hepsini paylaşacağım. Her ayrıntıyı beynimde saklıyorum buraya yazmak için. Ve her düşündüğümde ayrı zevk veriyor bana yaşadıklarım. Ailemle, arkadaşlarımla, eşyalarımla olmak güzel. Keşke yanımda eşim de olsaydı diyorum. Ama onunla geldiğimizde de bu duyguların aynılarını yeniden yaşayacağımı biliyorum.
Şimdilik haberler bu kadar. Merak etmeyin diye haber vermek istedim. Yolcuğum kısa bir süre için ertelendi. İnşallah bir sorun yaşamayız yeniden. Bana şans dileyin. Uçak korkun da yolculuk ve hazırlık stresinden uçup gitti zaten. Hani ne demiş şair..."sonunda beklediğini bildiğin biri varsa, önüne çıkan ne varsa kirlidir, sakildir, çamurludur ve kalbin doluverir ona doğru yoldayken..."

25 Kasım 2008 Salı

İzmit'ten

Merhabalar uzun bir aradan sonra yeniden. Oldukça koşturmacalı günler geçiriyorum. İzmitteyim şu anda. Odamdan yazıyorum, iskoç batteniyemin altından:) Yeni geldim memleketime. Önce Ankara sonra İzmir'e gittim. 10 gün geçti de gitti bile. Yeniden izmite geldiğimde sanki burda bir hafta geçirmemiş gibi hissettim kendimi inanın. Sanki Cezayirden yeni gelmiş gibiyim. Kafam allak bullak. İki gün sonra gidiyorum inanamıyorum. Hiç gidecek gibi hissetmiyorum. Vize işlerimde ufak bir sorun çıktı ama beni sinir etmeye ve stres yapmaya yetti de arttı bile. Birilerinin işgüzarlığı işte. Herkes işini düzgün yapsa sorun olmayacak ama malesef insanlar ufak şeyleri bile başaramıyorlar. Neyse şimdi bundan bahsedip gecenin bu saatinde yeniden sinirlenmek istemiyorum. Bir aksilik çıkmazsa perşembe Cezayir e dönüyorum. Vakit çok güzel geçti Türkiye'de. Her ne kadar yine koşturmaca geçse de burda olmak güzeldi. Teyzemleri gördüm, bebişlerini gördüm kuzenlerimin, blogdan arkadaşlarımla görüştüm, izmirde Funda annemleri gördüm. Yine leyleği havada gördüm anlayacağınız..
Şu internetin ne güzel bir şey olduğunu bugün bir kez daha anladım. Bu blogdaki harika arkadaşlarımı nasıl tanırdım yoksa ben. Ankara da Pino ile görüştük, İzmir'de Güldem ile ve henüz blogda olmayan sevgili arkadaşım Pınar ile, ve İzmitten Flame ile...Hepsiyle tanışmak görüşmek yanyana olmak harikaydı. Herkes birbirinden tatlı, güleryüzlü ve sevgi doluydu. İyiki tanıdım onları o kadar mutluyum ki anlatamam. Onlarla ilgili daha yazacağım çok şey var. Fotoğraflarım var size göstereceğim. Ama bugün yükleyemedim henüz. Şimdi uçak stresi ve bavul stresi içindeyim. Şunları bir atlatayım herşeyi uzun uzun yazacağım. Beni merak edenlere haberlerimi ileteyim dedim.
İki gün sonra cezayir de olacağımı düşünüyorum da burda olmak düşmüş gibi gelecek bana eminim. Oraya gidince bunu hep yaşıyorum. Sanki sadece hayal etmişim ama hiç yaşamamışım gibi. Güzel zamanları geri getirmek istercesine tutkuyla. Artık çektiğim fotoları ezberlerim oradayken ve ver elini cezayir günleri. Eşimi de çok özledim zaten. Ona anlatacak, paylaşacak ne çok şeyim var şimdi. Süper bir duygu bu. Ona her detayı anlatmak istiyorum. Ocak ayında geldiğimizde çok daha güzel zamanlar geçiririz inşallah birlikte yine. Şimdilik yazacaklarım bunlar. Herkese benden sevgiler öpücükler.

15 Kasım 2008 Cumartesi

Ankara'dayım

Herkese merhabalaaarr
çok kısa yazacağım sadece haber vermek için Ankaradayım şu anda. Tuay ablamda kalıyorum bu akşam. Herşey çok güzel günlerim güzel geçiyor. Burdan birkaç günlüğüne İzmire gideceğim. Sonra da yeniden memleketime. Tatil hemen geçiyor.
Craftcım arayamadım ama pınarla konuştuk inşallah döndüğümde görüşme olanağı buluruz.
Güldemcim İzmir e geldiğimde seni arayacağım canım..
Herkese benden sevgiler öpücükleeeerr...
Mümücüm seni de çooook özledimmm beeenn

11 Kasım 2008 Salı

Benim de çantamdan çıkanlar bunlar

Geçenlerde arkadaşım Serrose beni sobelemişti ama ben ancak yazabiliyorum. Türkiye'deyim biliyorsunuz. Günlerim güzel geçiyor ailemle birlikte. Arkadaşlarımla da görüşüyorum vakit buldukça. Havalar şansıma pek güzel. Güneş kaybolunca serinliyor tabiki onu da öğrendim artık kalın kalın giyiniyorum üşümeyeyim diye. Yine elimde fotoğraf makinamla dolaşıyorum biraz ağır olduğu için beni yoruyor ama onsuz yapamıyorum. Keşke diyorum omuza asma çanta alacağıma şöyle yandan takılan kolay taşınacak bişey alsaymışım. O beni biraz zorluyor. Onun dışında herşey yolunda. Günlerimi sabah erken kalkarak daha fazla değerlendirmeye çalışıyorum zaten güne başlamanın heyecanıyla erkenden açıveriyorum gözlerimi. Annemin hazırladığı güzel kahvaltı sofralarında çayımı zevkle yudumluyorum. Aslında daha yazacak anlatacak o kadar çok şey var ki. Ama çoğu zaman yazmaya oturduğumda uykuma yeniliyorum. Günün vermiş olduğu yorgunluk beni ancak gece 2.00 ye kadar falan tutabiliyor. O da kocaman esnemelerle etrafta dolaşarak. Aslında keşke hiç uyumasam da zamanım uykuyla heba olmasa. Ama burada uyumayı da seviyorum yumuşacık yatağımda, iskoç battaniyemin altında, püskülleriyle savaşarak fakat huzurla. Şimdi sözü fazla uzatmadan size el çantamdakileri göstereyim. Sonra yeniden yazarım. Ne de olsa daha çok söz var söylenecek. Aaa bu arada buraya geldiğimin ertesi günü benim için güzel bir sürpriz geldi. Japonyadan canım arkadaşım Sergül yani Serrose'un yolladığı kargoyu aldım. Zamanlama harikaydı. Çok sevdiğim yumuşak kalemlerden soft bir renk, fotoğrafta göreceğiniz süslü ve bir o kadar da kibar kalemkutum ve tabiki süper tatlı bir mektup. O kadar sevindim ki anlatamam. Harika bir süpriz oldu benim için. Ona binlerce teşekkürler. Kocaman öpüyorum yanaklarından.

İşte bu benim en çok kullandığım çantam. Türkiye seyahatimizin birinde annem almıştı bana hediye. En çok da öndeki mini mini gözlerini seviyorum.

Gördüğünüz gibi bir tane minik diş fırçam var çok kullanışlı acil durumlar için. Sonra tadını ve kokusunu çok sevdiğim Nivea'nın lip stick i. Lale desenli ilaç kutum, Sevgili Serpil in bana Moskova'dan yolladığı minik aynam, Clinique'in şeftali rengi parlak allığı, Este Lauder'in çoklu ruju ki renklerini ve minik sürme fırçasını çok seviyorum.


Uzun zaman önce aldığım ve hala bozulmadığı için kullandığım Pürel'in el temizleme jeli. Yine Clinique'in bir tarafı ruj bir tarafı da Happy adlı parfümü. Annemin bana hediyesi olan kelebek tokam.

Telefonum mp3 çalarım ve flash disklerim. Mp3 çalarımın önü siyah ama arkası canlı bir mor.


İşte en üstteki Sergül'ün bana Japonya'dan yolladığı kalemim ve kalemkutum. İyiki varsın canım yaa. Hediye için yeniden teşekkürler sana canım. Yanında da mantardan minik hipopotamımım yapışık olduğu not defterim. Kenarındaki lastik tutacağı da çok seviyorum. Bu tarz defterler en sevdiğim modeller.

Bunlar da para cüzdanım ve numaralı güneş gözlüğüm. Bu çantayı Collezione dan almıştım. İçi de kocaman çok rahat. İçi de saten ve leopar desenli.. Biraz komik ama:):)Ben seviyorum.

İşte benden bu kadar. Eskisinden daha az şey taşıyorum. O zamanlarımı görseydiniz sanırım şoka girerdiniz. Ağzına kadar dolu kalem kutumu arkadaşımın ehliyetini almak için gittiğimiz emniyet müdürlüğündeki bayan gördüğünde kırtasiyeciyle mi çıkıyorsunuz demişti bana. Şimdilerde çok fazla şey taşımıyorum malum havaalanlarından da onlarca aramadan geçiyoruz. Yine de şu taşıma huyumdan vazgeçemiyorum. Herkese sevgiler benden...

10 Kasım 2008 Pazartesi

10 Kasım

Kasım'ın en can alıcı zamanı işte. İnsanın içini tırtık tırtık eden. Keşke bugün olmasaydı keşke Atam bugün ölmeseydi diyorum. Kalbimde kocaman bir yumruk. Kafamda onlarca görüntü. Ne bu hali insanların. Atatürk'ü bilmeyen çocuklar, adını ağzına almak istemeyen koca koca adamlar, hakaret edenler, sever görünüp içlerinden sessizce sövenler var etrafta. Ama benim gibi milyon tane yürek var kocaman. Atam sen ölmedin bizim için, ölmeyeceksin. Seni ve senin yaptığın her güzel şeyi yaşatacağız. Sen rahat uyu yerinde. Seni çok seviyorum ben. Yüzünü, gözlerini, duruşunu, sesini, kocaman kalbini seviyorum. Küçücük kalbimle hemde ama kocaman.

7 Kasım 2008 Cuma

Ailem İzmitim ve Odam ile ilk gecem

Nihayet geldim. Evimdeyim. Odamda annemle oturmuş sohbet ediyoruz. Çok yorgun ve uykulu olmama rağmen hiç de yatasım yok burda olmanın keyfini çıkartıyorum. Babam eve kablosuz ağ bağlattırmıştı ben de yatağımın üzerine uzandım zevkle yazıyorum. Öyle şaşkın şaşkın etrafa bakıyorum. Her şeyi inceliyorum nerde ne var diye. Yeni neler var etrafta diye bakınıp duruyorum. Şimdi annemle bir keyif sigarası içeceğiz şöyle ana kız..Babam da az evvel beni öptü ve uyumaya gitti. Ananem zaten epey evvel yattı. Çok sevindi geldiğime eve hemen bir neşe geldi ev doldu diyip durdu hep. Bana bir sürü güzel yemek yapmışlar deli gibi yedim gene. Bütün yol stresine rağmen gelebilmek çok güzeldi. Yine uçaktayken bildiğim tüm duaları ardı ardına sıraladım. Pilot süperdi bu sefer iniş ve kalkış çok hafifti. Ama havadayken çok fazla türbülansa girdik bu sefer ve benim için ilk defaydı. Bu yüzden korktum tabi. Yanımda oturan yabancı biri vardı o da pek korkuyordu sanırım uçaktan sürekli oflayıp durdu türbülans sırasında benim gibi. Bir de daha inmemize bir saat kala daha yunanistana gelmek üzereyken hostes kemerlerinizi takın inişe geçiyoruz dedi herkeste bir şaşkınlık tabi, nasıl yani nereye iniyoruz falan diye. Meğer yanlış anons yapmış, içinde bulunduğumuz hava koşulları nedeniyle kemerlerinizi takın diyecekmiş aslında. Bu da günümüzün ilginç olayları arasında yerini aldı. Her seferinde elimdekileri bırakıp aranmak, kontrolden geçmekten sıkıntı geldi içime. Neyse indiğimizde havaalanı oldukça boştu rahat rahat herşeyimizi hallettik bavullar da hemen geldi. Uçakta yemekler çok güzeldi yine her zamanki gibi. Minik çikolatalı keke bayıldım. Bidicik bişeydi. Aldığım gazetenin de bulmacasıyla epey oyalandım. Ama yine de üç saatlik uçak yolculuğu bana üç gün gibi geldi. Hiç sevmediğimi yeniden anladım bu uçak stresini. Elimde olsa otobüsle tın tın gelirdim herhalde. Ama şimdi evimde ve pufidik yatağımda olmanın keyfini çıkartıyorum. Herşey bıraktığım gibi. Sanki kaldığım yerden devam ediyor gibiyim. Fakat bir yarım da Cezayir de şimdi. Her baktığımda yanımda olmasına çok alıştığım, günümün çoğunu geçirdiğim, bıcır bıcır gün boyu tatlı kelimeler söylediğim eşimin yanımda olmasını çok isterdim. Ocak ayında birlikte geleceğimiz zamanı düşünüp avutuyorum kendimi. Sabah kaçta uyanırım bilmiyorum ama uyanır uyanmaz elimde makinamla şehir turuna çıkmayı planlıyorum. Bugünün yorgunluğuyla uyumayı planlıyorum yoksa diğer günler erken kalkmayı tercih edeceğim sanırım nasılsa bol bol uyuyorum cezayirde.Benden haberler şimdilik bu kadar. Önceki yazıma yorum yazan tüm arkadaşlarıma yarın hemen cevaplarını yazacağım sevinçle. Hepinizi çok seviyorum. Yanımda olduğunuz bu mutlu zamanlarımı kelimelerinizle de paylaştığınız için teşekkürler. Yeni haberlerle elimden geldiğince yazmaya çalışacağım..

5 Kasım 2008 Çarşamba

Yolculuk

İşte yolculuk zamanı yavaş yavaş yaklaşıyor. Evimize geldik akşamüstü. Alışverişimizi yaptıktan sonra. Güzelce yemek yedik ve ben başladım hazırlanmaya. Götürecek fazla bir eşyam yoktu. O yüzden toplanmak pek zamanımı almadı. Ama görmelisiniz bavulumun altı sırf kitap oldu. Okuduğum bütük kitapları geri götürüyorum. Burda fazla yer kaplamasın diye. Aslında normalde okumuş olsam dahi kitaplarım etrafımda olmasını severim, tekrar tekrar açıp göz gezdiririm ama burda öyle yapamıyorum. Çünkü dönmeye kalkarsak hepsini birden taşıyamam. Bu yüzden okuduklarımı geri götürüp yenilerini getiriyorum. Bakalım neler gelecek benimle bu sefer gelirken..
Bavul hazırlamayı gözümde büyütmüşüm biraz. Gece yarısı işim biter diye düşünüyordum ama saat 11 olmadan işim bitmişti bile. Hatta bir sürü de iş başardım o arada. Bulaşık, etraf toplama falan. Hızlı yaşamak buna denir herhalde. Yarın sabah erkenden kalkacak ve kahvaltımızı edeceğiz sonra da biraz alışveriş için başkente gideceğiz. Biraz koşturmaca olacak sanırım ama olsun zaten almak istediğim çok fazla birşey yok. Birlikte yolculuk yapacağım arkadaşımız da bu gece bizimle. Sabah birlikte gideceğiz. Bu yüzden uçak korkum yalnız olmayacağım için öncekilerden daha az. Yine de hatırı sayılır bir şekilde ama. Kalbim güp güp atmakta.. Sanki lunaparkta ahtapota binmiş gibiyim inmeyi sabırla bekleyen. Sanki çok hızlı sallanan bir salıncakta gibiyim dursun diye dua ediyorum. Yani ayağımı yere basacağım zaman hemen gelsin istiyorum. Tüm telkinlere rağmen uçağın güvenli olduğuna dair yapılan yine de o kocam kütlenin için de havada uçmak fikri hiç hoş değil bence. Arabada olmaya razı olurdum sanırım. Gerçi arabayla giderken de tırsmıyor değilim. Daha önce böyle olmazdı bana ama şimdi neden böyleyim bilmiyorum. Sanırım git gide teyzeme benziyorum. O da böyle seyahatlerden falan korkar. Arabada giderken bile paniktir. Zira annem de öyle bir bakıma. O da hemen bir harekette ayy ayy der. Ben de çoğu zaman böyle ayy ayy derken buluyorum kendimi eşim çok gülüyor. Mıknatıs gibi koltuğa yapışıyorum adeta.
Evime gitmeyi, şehrimin kokusunu duymayı, sevdiklerime kavuşmayı, annemin ve ananemin hazırladığı yemeklerden yemeği heyecanla bekliyorum. Bugün aldığım duyumlara göre annem ve ananem bana zeytinyağlı dolma sarıyorlarmış. Canlarım benim yaa. Herkesi çok özledim. Yarın 14.25 Uçağı ile geliyorum hayırlısıyla. Umarım hava da güzel olur. Ayrıca umarım pilotun da maşallahı vardır. Güzel inip kalkarsa ben de alkışlayacağım bu sefer. Benim için bu süper bir olay çünkü..İnsanların içindekileri anlayabiliyorum. Sevinçlerini başka nasıl anlatabilirler ki. Ben de ilk kez onlara katılacağım sanırım. Yeter ki yumuşak bir iniş olsun..
Memleketimden yazmaya devam edeceğim yeni haberlerle ve tabi fotoğraflarla. Bloguma yazmadan duramam zaten. Şimdilik yazacaklarım bu kadar artık yavaştan yatsam iyi olacak gözlerimden uyku damla damla akmaya başladı bile. Bu gece uzun olacak herhalde benim için. Sabah de 7 de ayaktayım. Benim için dua edin. Ve bana güzel bir tatil geçirmemi dileyin canım arkadaşlarım. Hepinize sevgileeeeerr:):)

Taban çarpı yükseklik bölü iki

Şimdi sanırım bu da ne böyle diyorsunuzdur yazımın başlığını görüp..Bu yazı dün geceden kalma. Dün gece yemeğimizi yedikten sonra her zaman yaptığımız gibi tv odasında biraz oturup odamıza gittik. Annemler geçen sene hazırladıkları kargoda bana LES kitabı da yollamışlardı. Uzun zamandır dokunmamıştım. Geçen hafta geldiğimizde kitabımı da koydum kamp için hazırladığım çantamıza. Arada sırada çözüyordum. Dün de gündüz yine arkadaşım Sarah beni ziyarete gelmişti fakat babasının toplantısı çıktığı için erken gitmek zorunda kaldı. O gittikten sonra ben de biraz test çözeyim bari dedim. Oturdum les kitabının başına. Lise zamanlarından beri çok seviyorum test çözmeyi. Özellikle Psikoloji ve Türkçe testlerini. Matemetiği oldum olası sevmem zaten. Akşam odaya geri geldiğimizde eşim de kitabı görüp hadi biraz çözelim dedi. Başladık birlikte çözmeye. Ben tabi artık hiç hatırlamadığım için matemetik ve geometriye hiç dokunmamışım, eşim de tam bir geometri delisiymiş meğer. "Valla unutmuşum ben" de diye diye gördüğü tüm soruları başarıyla yaptı. Şok oldum. O sırada çözüm ararken sorulara bir de baktım kendi kendine formulleri falan söylüyor. İşte "taban çarpı yükseklik bölü iki, 30 derecelik açının karşısındaki kenar hipotenüsün yarısıdır, bir de karşı bölü komşu falan.."Heehe eski günler geldi aklıma ve bunca yıla rağmen bunları nasıl aklında tutabildiğine şaşırdım. Bu formüller benim için şu anda sadece birer anıdan ibaret, puslu ve eski.
Ne çok çözerdim bir ara bu testlerden. Ama en çok da dershaneye gittiğim zamanlarda oradan verilen yaprak testleri severdim. Çoğunu uzun yıllar sakladım bazılarını hala daha atmıyorum deli gibi. Lise zamanlarında üniversiteye hazırlanırken hiç zevk almazdım testlerden falan. O sıralar da psikolojiyi çok seviyordum bu yüzden sadece psikoloji testlerini çözerken güzel geçerdi zaman. Bunda öğretmenimin etkisi de büyüktü tabi. Daha sonra Ankara da dershaneye gittiğimde -depremden sonra izmitte dershaneler falan uzunca bir zaman açılmamıştı çünkü kötü zamanlardı ben de akrabalarımın yanına gitmiştim- Kök Dershane diye bir dershaneye gittim Meşrutiyet Caddesinde. Gerçekten çok güzel günlerdi. Öğretmenleri süperdi. Orada sevdim daha çok işte testleri ve Tarih'i. Öyle harika bir tarih öğretmenimiz vardı ki onun sayesinde deli gibi test çözmeye başlamıştım. Neredeyse günde 300 soru. Bir de çok tonton ve zeki bir Türkçe öğretmenimiz vardı onun sayesinde türkçeden sadece iki yanlış yaptım:) Hala daha türkçe testlerinde iyiyimdir. Şimdi tatil için Türkiye'ye gittiğimde Ankaraya da gideceğim. Ve bir aksilik olmazsa dershaneme de uğramayı düşünüyorum. Facebook da dershanenin adına bir sayfa açmışlar sanırım öğretmenlerim hala oradalar. Onları yeniden görmek güzel olacak. Tabi beni hala hatırlıyorlar mıdır bilmem ama. Olsun benim için mutluluk verici olacaktır yeniden o ortamda olmak. Sizi gelişmelerden haberdar ederim.
Eski günlere dair anlatacak ne kadar çok şey var. Kafamdan geçen her anıyı buraya yazmak istiyorum. Ama bazen hepsini birbirine karıştırıp yazıyorum sanırım. Bu da anlatmak isteyişimin heyecanından herhalde. Her gün hayatımın ne kadar da kıymetli olduğunu görüyor ve anlıyorum. Yaşadığım her detay beni yeni maceralara itiyor. Gerek kafamda yaşadıklarıma gerek hayatıma uyguladıklarıma. Her zaman şanslı biriydim ve hala öyleyim. Ama şimdilerde bunu daha iyi anlıyorum ve minnettarım. Anılar, yaşanılanlar acısıyla tatlısıyla iyiki varlar, beni büyütüyor, beni ben yapıyorlar. Hala aklımdan çıkmayan, m.c.delta t formulü gibi, endoplazmik retikulum gibi, 3,14 gibi, 1040 Dandanakan Savaşı gibi, Anlatım Bozuklukları ve Algıda seçicilik gibi...Hep derler ya bu bilgiler hayatınızın her dönemi size yardımcı olacak diye o zamanlar inanmazdım ama -özellikle de matemetik için söylenirdi- gerçekten de haklıymış söyleyenler. Henüz 3.14 ün bir yararını görmedim ama diğerleri çok zaman yardımcı oldular. Özellikle sıkıldığım zamanlarda koyunları saymak yerine defalarca endoplazmik retikulum demeyi seviyorum.. Bana hep güzel şeyleri anımsatıyorlar. Yaşadığım güzel hayatı!!!

3 Kasım 2008 Pazartesi

100. Yazının verdiği hissiyat


1 Kasım daki yazımı yazdıktan sonra bloguma şöyle bir bakarken bir de ne göreyim arşiv kısmında (100) yazıyor. Aaa dedim hemen bir sevinçle meğer önemli bir yazı yazıyormuşum da haberim yokmuş..Dile kolay tabi yüz tane yazı yazmak. Ne de çabuk oluvermiş gibi geldi bir an. Oysa hatırladım hemen nasıl da yazacağım şeyler hakkında deli deli düşündüğümü, olmadı baştanlarımı, bugün yazmak istemiyorumlarımı. Günler çabucak geçiyor ya burda blogum da da hayat çabucak geçmiş meğer. Acayip bir duygu. Sanki yıllardır yazmak istediğim kitaba başlamışım da 100 sayfa yazmışım gibi hissettim. Ama biliyorum ki o zaman şimdikinden daha mutlu olurdum. Yine de bunu yeni aldığım bir bardak sıcacık çayımla kutluyorum. Nice 100. yazılara hepbirlikte..Beni severek okuyan, üşenmeden yorum yazan, burda yaşamıma güzellik katan tüm arkadaşlarıma benden kocaman sevgiler..

1 Kasım 2008 Cumartesi

Kasım ile gelen rüzgara, rüzgarla uçuşan fikirlere dair ikircikli bir yazı

Bu yazıyı kamptaki odamdan ve iki tane ayrı yataktan birleştirilmiş ortası boşluk kalmasın diye iki tane battaniyeyle özenle sıkıştırılmış, yumuşak, enlemesine geniş bir yer kaplayan yatağımın üzerinden yazıyorum. Dışarıda alabildiğine rüzgar var. Öyle ki içinde bulunduğum küçük odam her esişinde rüzgarın, kapının önündeki çöp tenekesi gibi sallanıyor. Ama bugün içim de değişik bir his var huzur gibi. Hava açık olduğundan mı, rüzgarın sesini dinlemeyi sevdiğimden mi yoksa etrafımda bir sürü gazetenin olmasından duyduğum mutluluktan mı bilemiyorum. Gazeteleri kokluyorum. Çoklukları sanki küçük bir çocuğun oyuncaklarının sayısının fazla olmasından dolayı sevinmesi kadar sevindiriyor beni. Belimdeki ufak noktanın vıyıl vıyıl ağrımasına aldırmadan olabildiğince sessiz bir şekilde uzanıyorum. odanın içinde süt kokusu var. Az evvel midemin bana verdiği işaretle cezayir e özgü işlemeleri olan hardal rengi kaseme biraz da abartarak Fitness adında kendini yiyecek zanneden meyve kurularından ve mısır gevreğinden oluşan bir karışım koydum. Rüzgar da buna sinirlenmiş olacak ki tüm şiddetiyle esmeye devam ediyor sarsarak. O da diyordur içinden belki beni düşünerek "şimdi yemek istediğin başka yemekler var aklında öyle değil mi?"

Penceremden ve klimamın boşluklarından bir çağrı geliyor bana. Tiz bir ses.. Rüzgar şiddetlendikçe bana huuu diyen ilk başlarda ürpertici ama alıştığım rüzgarın yardımcılarının sesi. Böylelikle onu anlayabiliyoruz diye düşünüyorum. Aynı öndeki iki dişimden birinin hafif dışa dönük olmasından dolayı ada sıra füüü diye bir ses çıkartması gibi. Bu yüzden biz ona "fü" diyoruz. Ona da alıştım artık kendi halinde yaşayıp gidiyor benimle. Tam 2 saat 45 dakikadır gazetelerimi okuyorum. Arada bir iki tuvalet molasını ve etrafa yaydığım dalgın bakışlarımı saymazsam tabi. Bir sürü kelimem vardı bugün okuyacak ne güzel bir his bu tanrım. Dünya parmaklarımın ucunda ve mis gibi kokuyor. Belki de gazetenin bu kokusunu özlediğim için ve şimdi ona ulaştığım içindir mutluluğum.

Görüyorum ki ne kadar çok şey kaçırıyormuşum meğer.Jazz festivalleri, film festivalleri, sergiler, yeni çıkan cd ler, tüyap kitap fuarı, sevdiğim yazarların imza günleri, söyleşiler, vizyona giren yeni filmler, açılan yeni cafeler restorantlar...Ama sanırım en çok yıllardan beri gidemediğim Tüyap Fuarı için üzülüyorum. Ben buna üzüledurayım mısır gevreğim de hamur oldu bu arada:)


Allahtan az süt koymuştum fazla mayışmamış..Hala diri. Sucuk ekmek yemekten iyidir herhalde benim için şu an..Üzerimdeki kotun düğmesi şu an yeterince sıkıyor zaten. Ama buna da alışmaya kararlıyım. Aramızdaki bu savaşı ben kazanmalıyım. Belki bundan sonra hiç tv deki ya da yanımdaki magazin sayfalarındaki hatunlar kadar zayıf olamayacağım ama biliyorum ki çabalayacağım. Bir gün inşallah..

Bugün şu gazetelerin kitap eklerini ne kadar çok sevdiğimi bir kere daha anladım. Ve kitapların benim için ne kadar değerli olduğunu. Hani demişler ya kitap en iyi arkadaştır. Buradayken ben bu sözü yeterince tecrübe ettim. ve inanın kesinlikle doğru. Sanırım Türkiyeden gelişimde bir koli kitapla geleceğim. Sürekli aynı kıyafetleri giymeyi sevmeyen ve alışveriş merakı olan biri olarak artık farkettim ki o çok paralar verdiğim kıyafetlerim, çizmelerim, zorla giydiğim topuklu ayakkabılarım, hurç dolusu çantalarım bir anlam ifade etmiyor. Yani kitaplar kadar etmiyor. Burda onların hiç kıymeti yok. Getirdiğim elbisemi daha bir kere giyemedim; topuklu ayakkabımı, eteğimi geri götürdüm. Evde daha çok az giyilmiş ceket pantalon takımlarım sanırım artık benim içine giremeyeceğim kıyafetler listesindeler. Ve ne yazıktır ki ben onları çok seviyordum. Burda eşime çok görünen ama aslında benim için çok da tatmin edici olmayan bir dolabım var. İzmitteyse iki tane gardolabım bir de yatağımın altı var:) Şimdi gittiğimde hepsini elden geçirmem gerekiyor. Bunu yapmalıyım. Bu şehirde sadece biri kirliyken diğerini giyebileceğin iki pantalonun, gömlek, bluz hırkan bir tane botun bir tane ayakkabın bir tane terliğin iki çift pijaman, atkıların çok olmalı ve şapkaların; sırt çantan ve fotoğraf makinan tabi bir de iyi bir internet bağlantın ve laptobun olması yeter de artar bile. Ama hepsinden en önemlisi kitapların. Daha doğrusu kütüphanen olmalı içinde saatler geçirebileceğin.

Şeftali rengi bir hırkam var en sevdiğim. Yanımda duruyor yumuşacık. Türkiye tatillerimizden birinde almıştım. Yatağımın örtüsüyle, saçımın rengiyle, el havlumuzla ve allığımla uyumlu. Dün tatil günümüzdü. Evdeydik. Biraz yemek biraz tv ve bolca uyku doluydu benim için. Akşam Asi 'yi izledik. Baydı artık biraz beni. Bir de Beyaz Şovu izledik onda eğlendim. Neyse asıl söylemek istediğim şu Bugün de gazetede son zamanlarda çokça sinir olduğum o malum bayanı gördüm. Ayşe Özyılmazel. Çok fazla şey bilmesem de hakkında nedense önyargıyla yaklaşıyorum ona. Bunun da bilincindeyim. Belki de özünde iyi biridir. Ama şimdi Beyazın Şovuna çıktığı zaman geldi de aklıma resmen Beyaz' a yazıldı yani. Eşimle ohaa diyerek izledik..Bana bu bayan başka bazı bayanları çağrıştırıyor. Mesela şu evlenme programını sunan İzdivaç mı ne hani oradaki bayanı adını bilmiyorum, Ece Erken'i, Hadise'yi, Esra Ceyhan'ı, bence aynı türden olan birkaç magazin sunucusunu adlarını yine bilmediğim ve tabi bir dolusunu. Böyle içimde bir öğürtü hissediyorum onları izleyince. Hele o izdivaçtaki bayanın oynaması yok mu beni deli ediyor. Böyle şeyler normalde pek söylemem de yazmam da; normal de de insanlara karşı önyargılı değilimdir, yaşıma göre edindiğim en önemli şeyin bu olduğunu düşünüyorum bir de insanları sevmek. Fark gözetmeden tabi tenör sapıklar, suratında meymenet olmayan Hüseyin Üzmez gibiler, insanların duygularını sömürenler, kadını aşağılayanlar ve varlıklarını kabullenemeyenler, İt gözüyle bakılan sokak serserileri, tacizciler ve hak yiyenler hariç. Bunları sevmiyorum işte. Ben insan gibi insanları seviyorum. İnsan olabilmeyi seviyorum. İnsanlık kavramını seviyorum. Böyle boyanıp, pahalı elbiseler giyip, kokoş ama boş beyinlilerden nefret ediyorum. Zaten diğerleri kendilerini belli ediyorlar bence. Beni de süsleseler o elbiseler takılarla, bana da makyaj yapsalar tonla, photoshop ve estetik olsa benim de bir yerlerimde o zaman taş çıkartırım ben onlara hem de aklımla zekamla bilgilerimle ve deneyimlerimle. Gülüyorum böyle gördükçe inanın kendi kendime. Hayatta nelerin önemli olup nelerin olmadığını kavramamız gerek artık. Hani klişe bir laf vardır ya kimileri için içimize yolculuk yapmalıyız falan. Bunun klişe olduğunu düşünenler utansınlar artık bence. Gerçek güzellik nerde bir bakın bakalım. O boyalı yüzleriniz, pahalı elbiseleriniz, milyonlarınız ne olacak bir gün. Yaşlanacaksınız böyle olmayacak ozaman bedeniniz ne kadar değiştirseniz de, elbiseleriniz sizi ele verecek bir kere,kullanacak maske kalmayacak dolabınızda, başka şeyleri arar olacaksınız hayatınızda, paranız ise isterseniz kefeninize cep yaptırın harcarsınız ötede. Bende de başroldeki kadınlar karnabahar kızartmıyor ama ben karnabahar kızartan ve hayatımın başrolündeki kadınım..Kendimi sevmeyi ve onunla yaşamayı yeri geldiğinde de başa çıkmayı öğreniyorum. Tavsiye ederim. Bu hayatta şu an belki en önemli şey ingilizce bilmek, bilgisayar kullanmayı bilmek, presentabl olmayı bilmek, iki süslü kelime bilmek, araba kullanmayı bilmek, gece kulüplerinin yerlerini bilmek, kendini bişey zannetmeyi bilmek, bir dil haricinde başka dil bilmek, patronunun saçmalıklarına susmayı bilmek, evin varken bir yenisini almayı bilmek, almayı ve devamlı almayı bilmek belki ama ben kendimi bilmeyi yeğlerim..Duyurulur!

30 Ekim 2008 Perşembe

Kamptaki kediciklerimiz

Kedileri eşim de ben de çok seviyoruz hatta sanırım o benden daha çok seviyor..Hatta onun bir kedisi de var İzmir de adı da Kokoş. Pek de tatlı pufidik tüylü birşey. Onun fotoğraflarını da koyarım bir ara. Kampta bir tane hamile kedi vardı. Sürekli miyavlıyor ve yiyecek birşeyler istiyordu. Böyle başladı herşey. Sonra hanım doğurdu. Mini mini yavrularını ilk başlarda sadece uzaktan izleyebildik. Sonra şirinler büyüdüler. Ortaya çıkmaya badi badi dolaşmaya başladılar. Öyle tatlılar ki görmelisiniz. Habire annelerinden cok cok süt emiyorlar. Bir de patileriyle annelerinin memelerini ittirmeleri var ki canla başla. Hepsi birden birbirlerini ittiriyorlar süte ulaşmak için. Kamptaki mazgalları geçmeye korkuyorlardı ilk başta. Sonra alışınca büyük bir dikkatle ve patileri kayarak geçmeyi denediler. Hatta onlara kolaylık olsun diye köprü niyetine tahta parçası bile koymuştuk. Şimdi maşallah atlayıveriyorlar hemencecik üstlerinden. Oyuncular çok. Sinekleri kovalıyor, kahve içilen plastik boş bardakların rüzgarda bir o yana bir bu yana savrulmasından kendilerine pay çıkartıyorlar. Küçük cüsseleriyle dört bir yanda plastik bardağı kovalıyorlar. Tabi bir de ağaçlardaki kuşları. Fazla söze ne hacet.. Bakın bizim minik kediciklerimize de şirinliklerini görün diye dün fotoğraflarını çektim. Yemeğimizden artanları hep onlarla paylaşıyoruz. Yemez dediğimiz şeyleri bile hapur hüpür götürüyorlar vallahi.

Arkadaki siyah olanın adı Kömür; Ortadaki ve en yumuşak tüylü olanın ve bizim en çok sevdiğimiz olan bu canavarın adı Çamur aynı zamanda da Tucurnu diyoruz Turuncu'nun kedicesi yani:) Onun yanındaki gri kırçıllı olan ise ikiz; mavi gözlü olanın adı hem Mami hem de Çimen; Yeşil gözlü olan ise Çayır.. Annelerinin adı da Çulup..
İşte bu da Tucurnu'nun yakından görünüşü..Koca bıyıktır kendisi ama son derece yumuşak ve uysaldır..Hem diğerlerinden daha uzun olacak sanıyoruz bunun tüyleri..

Şu şebeğin patilerinin güzelliğine baksanıza yahuu..Bu yeşil gözlü olanımız. Diğer mami kadar canayakın değil aslında mami daha sıcak. Çağırınca hemen geliyor. Bebek gibi kucakta uyuyor. Yiğitle de bayağı anlaşıyorlar yaniii kıskanmıyor değilim hani:):)


Melül bakışlı minik kediciğimiz. Pek de güzel değil mi ama?

29 Ekim 2008 Çarşamba

Ne mutlu Türküm diyene!

Bugün 29 Ekim Cumhuriyetimizin 85. yılı. En güzel gün bugün. Keşke şu anda Türkiye'de olabilseydik de biz de o yürüyüşlere katılabilseydik, coşkuyla, sevinçle..Her yer kırmızı beyazdır şimdi. Her evde, her sokakta, her caddede, her dükkanda, her pencerede o güzelim Türk Bayrağı. Nasıl da görmek isterdim şimdi yurdumun bütün her yerini. Kanatlanıp uçmak her bir köşedeki insan yüzlerini görmek isterdim. Ama en çok da Atatürk'ü görmek isterdim. Onunla konuşmak, gözlerinin o kocaman maviliğine bakmak, ellerine dokunmak isterdim.

Çocukken okulda öğretilen marşları ve şiirleri hatırlıyorum. Şimdilerde yine dilimdeler. Yazdığım kompozisyonların bazılarını bile hatırlıyorum. Ezberlediğim şiirlerin. "Atatürk ölmedi yüreğimde yaşıyor diye başlayan o güzel marşı söylüyorum içimden yüksek sesle. Bir de beni en çok etkileyen şiiri okuyorum sayfalardan "Atatürk'ün bir saati vardı" isimli.


Biliyorum ki benimle aynı duyguları paylaşan bir sürü kişi var kimilerine inatla. Özgürce düşünen, özgürce yazan, paylaşan, yaşayan. Bu günler geçecek. Cumhuriyetimize, Atamıza dil uzatan hainler çaresiz, yapayalnız kalacak; düşecekler. Biz Türk Gençleri bu vatanı kimselere vermeyiz vermeyeceğiz. Biz bu vatanın, bayrağımızın yegane bekçileriyiz. İçimizdeki Atatürk şarkılarıyla besleniyoruz, Atatürk sevgisiyle. Gözlerimiz onun gibi bakıyor çakmak çakmak, onun gibi anlıyoruz insanları, dünyayı onun gözüyle görüyoruz. Biz onun parçalarıyız. Bugün hepimizin günü. Vatanında olamayan uzaklardaki bizler için de siz coşkuyla kutlayın bugünü.

Nice 85. yıllara. Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun.


Ne mutlu Türküm diyene!...

28 Ekim 2008 Salı

Etkileyici bir film "Fountain" ve Dramatik olduğu kadar bir o kadar da gerçekçi bir film "Beyaz Melek".

Normalde blog yazıma resimle falan başlamayı pek sevmiyorum ama bugün güzel bir gün ve ben de değişiklik yapabilirim diye düşündüm. Bu afiş dün gece zevkle izlediğimiz filmin afişi. İşte benim en sevdiğim film tipi. İzleyenler anlamıştır. Mistik, romantik, heyecanlı, içinde eski zaman hikayelerini barındıran ve karakterlerin hayat dolu olduğu bir film tabi bir de yazar olması filmde beni en çok sevindiren. Nedense bu beni çok etkiler. Filmlerin için de hep bir tane yazar olsa keşke. Çok şey öğreniyorum ben onlardan.

Bu filmde herşey ilginç. Öykü nerde başladı nerde bitti diyorum kendime. Ama tam da yerinde bence. Biraz aptallaştırır bu tür filmler ama iyi etki yapar. Özellikle filmde Rachel Weisz'in müsvette defterine ve el yazısına bayıldım. (Yukarıda sanırım bir parça da olsa görülüyor, gerisini hayal edebilirsiniz) Sonra Hugh Jackman ın saçsız ve bembeyaz parlak haline, en çok ama en çok da o süper camdan küreye bayıldım. En sevdiğim şeylerden biridir o içinde yapma kar olan küreler. Nasıl da mutlu eder insanı. Hayat ağacı ise zaten harikaydı. Daha fazla anlatmak istemiyorum aslında. İzleyin...


İşte o çok beğendiğim camdan kürecik ve içindeki Yaşam Ağacı. Benim ismim gibi aslında Cennetteki Tuba ağacı gibi. Belki de o yüzden sevdim ben bu filmi. Neden olmasın?


Şimdi gelelim Beyaz Melek filmine. Aslında çok daha evvel izlemem gerekirdi. Bir cd almıştım arkadaşımdan ama bozuk çıkmıştı sonra da sanırım unutuldu. Şimdi iyiki izlemişim diyorum. Daha filmin onbeşinci dakikasında ağlamaya başlamıştım. Mahsun Kırmızıgül'ü gerçekten tebrik ediyorum. Kurguyu çok iyi yapmış. Hiç öyle abuk bir sahne yoktu. Ki bu kadar iyi olabileceğini de beklemiyordum ben. Öyle çok ağladım ki hala gözlerim kurbağa gibi pörtlek. Hayatın zor kısımları, acı gerçekleri ama aynı zamanda yaşama çoşkusu, umut ve sevgi.

Büyükşehirlerde yaşlı insanlarımıza gerçekten ne kadar az kıymet verildiğini bir kez daha öğrendik. Yaşlılar doğudaki kadar saygı görmüyorlar malesef. İnsanlar en önemli şeyi insanlıklarını mı unutuyorlar? Oysa bir evde yaşlı biriyle birlikte yaşamanın ne kadar huzur veren bir şey olduğunu sadece yaşayanlar bilebilir. Babaannem gittiğinden beri bunu daha iyi anlıyorum ve onu. Şimdi çoğu zaman unutan anneannemin kıymetini daha iyi anlıyorum. Onun sevdiğim beyaz başörtüsüyle evimizde kuran okumasının içimi huzur dolduğunu hatırladım bir kez daha. Her zaman yaşlı insanları sevmişimdir. Tanımadığım da olsa bir resimde gördüğüm bir teyzeyi öpmek gittiğimiz bir yerdeki yaşlı bir amcayla uzun uzun konuşmak nasıl da mutluluk verici.

Filmi gerçekten sevdim. Çok ağlatmasına rağmen beni. Bu filmde de sevdiğim çok sahne var tabiki ama ilki adını şu an hatırlayamadığım filmde Mahsun Kırmızıgül'ün babasını oynayan oyuncunun ölmeden evvel söylediği şu sözlerdi; "Unutmayın, gittiğiniz her yerde bir kapınız olsun"..Ne kadar da doğru bir söz. Bir de Tuz Gölü'nün muhteşem görüntüsüne bayıldım. Ben de gidip görmek istiyorum bir gün. Hatta orada kaldıkları otelin gerçekten varolup olmadığını çok merak ediyorum. Umarım öyle bir yer vardır ve gittiğimde kalacağım yer orası olur. Her yer alabildiğine bembeyaz..Ne kadar da huzur dolu.


İnsanın gözünü rahatsız ediyordur elbet bu beyazlık fakat böyle bir güzelliği görmek için az da olsa rahatsız olunabilir sanırım. O bankta oturmak hem ilginç hem tuhaf hem de huzurlu olsa gerek.

Filmdeki herkes muhteşemdi bence. Hepsini gönülden tebrik ediyorum. Özellikle de Mahsun Kırmızıgül'ü..İyiki bu filmi yapmış.

Nihayet güzel haberi aldık

Vallahi nasıl sevindim anlatamam. Babam yazıp haber vermiş ilk. Görünce çok sevindim. Artık seni okuyabiliyoruz dedi babacım..Herhalde haberlerden anladığıma göre yeniden değerlendirme yapılana kadar mı açtılar nedir? Yeniden kapanmaz umarım yaa. Şimdi de bir korku bastı kapanır falan.
Boşu boşuna üzüldük günlerce..Ne kadar saçma bir hadiseydi. Kapanmasaydı da hiç bunları yaşamasaydık. Ama bunlardan da ders almalıyız işte. Büyük bir hareket başlattık sesimizi güzelce duyurduk. Herkesin emeği var bunda. İyiki blogspottayız.
Ben de her ihtimale karşı wordpress den blog almıştım ama aktarmamı yapmamıştım allahtan daha. Ama şimdi hemen kapatmayı düşünmüyorum. Bir müddet beklesin bakalım orda. Mazallah yine bir fikir değiştirirler falan. Yeniden aynı işlemlerle uğraşmak istemiyorum.
Wordpress de güzel bir blog sitesiymiş ama blogspota çok alışmışım. Çok yadırgadım orayı. Ama içinde kendiliğinden etiket bulutu bile varmış çok hoşuma gitti. Burdaki etiket bulutumu oluşturmak için az mı uğraştım. Yine de buna rağmen blogspottan vazgeçemiyorum. Umarım geçmem de gerekmez.
Bu güzel haber hepimize hayırlı olsuuunn.. Bir daha böyle şeyler olmasııınnnn!!!!!

27 Ekim 2008 Pazartesi

Blogger'ın kapanma nedeni ve bloglarımızın görüntülenebileceği yeni adres

Merhaba herkese yeniden;

Bugün Güldem arkadaşımın blogunda gördüm bu yazıyı ve hemen okudum. Siz de okuyun diye linkini buraya koyuyorum. Blogger ın kapanmasının nedeninin Lig Tv nin maç yayınlarının birilerinin blogundan izinsiz olarak yapılmasıymış. Yani aynen dendiği gibi kurunun yanında yaşın da yanması durumundan başka bir şey değil. Madem böyle bir şey var o zaman o blogları bulup kapatın değil mi ama. Umarım bu saçma uygulama düzelir bir an evvel. Hepimiz yeniden bloglarımıza dönmek istiyoruz arada başka sitelere girmek gerekmeden.
Bu arada yeni bir haber benim için şu tunnel denilen siteden başka www.gizlen.net adresinden bloglarımız Türkiye'den de okunabiliyormuş. Özellikle craftwoman bunu belirtmiş ve blogspotu terketmememizi istemiş. Blogspotu seviyorum ben ve burda yazmaya devam ediyorum. Bu adresten de görülebiliyorsak lütfen bizi okumaya devam edin diyorum.

26 Ekim 2008 Pazar

Beni Hala Görebilenler İçin

Herkese Merhabaa;
Bu bloglarımızın kapatılması olayına epeyce üzüldüm. Yurt dışındaki arkadaşlarımla hala haberleşebiliyoruz bloglarımızdan fakat Türkiye deki hiçkimse beni ve benim gibi olanları göremiyor malesef. Zaten amacım da bu değil miydi benim, aileme ,sevdiklerime, arkadaşlarıma 2000 km uzaktaki hayatımdan haberler vermek, içimdekileri onlarla paylaşmak. Şimdi bildiğim kadarıyla çoğu blogger kullanıcısı arkadaşım başka yerlerden adres alıp bloglarını taşıyor. Ben de öyle yapabilirim. Şimdiden wordpress den bir adres alıp blog yaptım ama tabi yazılarımı oraya nasıl taşıyacağım hakkında bir fikrim yok. Benim için yeni bir adres olduğundan daha öğrenemedim. Kurcalıyorum hala neler yapılabiliyor diye. Bu adresim tabiki yine olduğu gibi kalıcak ama türkiyeden okunabilmesi için oradan da bişeyler yazmayı düşünüyorum.
Eğer eski yazılarımı oraya nasıl aktarabileceğim hakkında bilgisi olan varsa ve tabi bu yazımı okuyabilen, bana yardımcı olursa çok sevinirim. Daha henüz oraya bir şey yazmadım ama aklınızda bulunsun diye yeni adresim bu adresimle aynı http://tugbatekeli.wordpress.com/ .Belki sorunlar çözüme ulaşır ümidiyle bekliyorum umarım bloglarımız yakında açılır.
Başka adres alan arkadaşlarımın da bana adreslerini iletmelerini rica ediyorum bağlantımızı kopartmamak adına..
Herkese Sevgilerrrr:)

25 Ekim 2008 Cumartesi

Nedir bu Yasak!

Şu anda acayip sinirliyim. Dün evimizdeyken ailelerimizle konuştuğumuzda msn de bloguma giremediklerini söylemişlerdi. Ben de teknik bir sorun vardır herhalde düzelir diye düşündüm. Çünkü ben girebiliyordum. Sonra akşam babam tekrara aradı. Blog da “Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.T.C. Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 [...] yazdığını söyledi. Yazının bu halini Craft arkadaşımdan öğrendim. Aaa resmen şok oldum yaaa.. Acayip de sinirlendim. Nedir bu şimdi? Neden engelleniyor bloglarımız. İçine tuhaf ya da ayıp yada suç teşkil edecek birşeyler mi yazmışız? Kim benim yazdıklarıma bu engel koyan? Anılarıma, hayallerime, hayatıma? Gerçekten anlayamıyorum. Gerçekten Arkadaşım Flame in dediği gibi son zamanlarda olup biten neyi anlayabiliyoruz ki..Saçmalık hem de külliyen saçmalık..Burda blogumda geçirdiğim zamanlarımın artık olmayacağını düşünmek istemiyorum. Türkiyedeki sevdiklerim arkadaşlarım ailem yazdıklarımı okuyamayacaksa ne anlamı kaldı onca yaptığım şeyin, yazıların? Burada en yakın arkadaşım benim blogum. Ve tabi blogumu sevgiyle paylaştığım arkadaşlarım. Bu durumu kınıyorum.En kısa zamanda çare bulunmasını istiyorum.
Bu arada arkadaşlarımın dediğine göre ktunnel.com adresinden okunabiliyormuş sanırım yazılar. Nasıl olduğunu pek bilmiyorum ama isterseniz deneyebilirsiniz.

24 Ekim 2008 Cuma

Sarah ve Ben

Çarşamba günü benim için çok güzel bir gün oldu. Buradaki arkadaşım Sarah ne zamandır kaldığımız kamp'a gelecekti. Bir türlü fırsat olmamıştı. Nihayet çarşamba günü geldi. Birlikte güzel bir gün geçirdik. Sabah 11.00 civarında babasıyla birlikte geldiler. Babası ofise gitti Sarah'yı da benim yanıma bıraktı. Bir müddet tv odasında oturduk sohbet ettik. Sonra öğlen yemeği yedik birlikte. Herkes benim gibi onu gördüğüne pek sevindi. Bana hep aa arkadaşın mı geldi falan dediler. Çok sevindim ben de. Tabi Sarah'yla Türkçe konuşuyoruz. Türkçesi gayet iyi. Yani benim söylediklerimin çoğunu anlıyor. Anlaşamadığımzı yerde ingilizce kullanıyoruz tabi fransızca da birşeyler söylüyor bana. Öğrenmem için. Bu ay sonunda Türk okuluna başlıyor. Türkçe sini daha da geliştirmek için. Şu anda Üniversitede Tercümanlık bölümünde okuyor İngilizce Almanca ve Fransızca. Ama en çok istediği şey Mimar Sinan Üniversitesinde Güzel Sanatlarda ya da Dekorasyon falan okumak istiyor. Bir mail yollamış onlara sanırım nasıl gelebileceğine dair bir şeyler sormak için ama bizi telefonla arayın bilgi için diye bir cevap yazmışlar. O da çok üzülmüş. Ben de ilgilenmedikleri için çok kızdım. Türkiyeye gittiğimde onun için bir araştırma yapacağım. Yurt dışından gelecek öğrenciler için ne gibi formaliteler var diye. Netten de araştıracağım biraz. Bu hususta bilgisi olan arkadaşlar varsa bana geri dönüş yapabilirler çok sevinirim.


Sarah o kadar cana yakın bir kız ki anlatamam. Onunla Türkçe anlaşabilmek de çok güzel. Tabi benim Fransızca öğrenebilmemi engelliyor ama birlikte fransızca da çalışacağız inşallah konuştuk. Keşke daha çok görüşebilme olanağımız olsaydı. Ama şimdilik pek olanak bulamıyoruz. Yeniden yanıma geleceği günü sabırsızlıkla bekliyorum. Geldiğinde ona bizim düğün cd lerimizi falan izlettim çok beğendi. Bir iki sene sonra ablası Asma da evlenecek. Ona da göstereceğiz fikir olması açısından. Asma'yı da çok seviyorum o da Sarah kadar tatlı ve sevecen. Belki bir dahaki gelişte Asma da gelir Sarah ile birlikte. Çok sevinirim.


Bunlarda o gün çektiğimiz fotolar. Allahtan makinamızın uzaktan kumandası var. Biraz zorlansam da çekerken yine de başardık sonunda. O gün gerçekten benim için çok özeldi. Uzun zamandır böyle bir şeye ihtiyacım vardı. Eski günlerde arkadaşlarımla yaptığımız güzel sohbetler gibi tat verdi bana. İlk defa kendimi yalnız hissetmedim. Ne zaman ihtiyacın olursa yanına gelirim dedi bana çok sevindim. Umarım bundan sonra daha çok görüşme fırsatımız olur..

İşte benim güzel arkadaşım Sarah..Son derece güler yüzlü...

Burası da bizim kamptaki minik odamız. Arkadaki sucuğa dikkatinizi çekerim:)

21 Ekim 2008 Salı

O.Çocukları

Dün gece eşimle yine film keyfi yaptık. Akşam yemeğimizi yedikten sonra Tv odasında biraz oturduk çay içtik. Zaten son zamanlarda tv de pek de birşey yok. Maçlar dışında tabi bir de sürüsüne bereket dizi. İçlerinde güzel olanları da var tabi ama. Genelde izleyemiyoruz özellikle maç günlerinde ve erkek nüfus çoğunluklu bir ortamda bulunduğumuz için. Sanırım sadece Asi ve arasıra da Kavak Yelleri izlenebiliyor. Neyse dün gece önce Nicolas Cage in Lord Of War adlı filmini izledik. Fena değildi bence. Çok da beğendiğimi söyleyemiycem. Belki de öyle bir film izlemeye kendimi programlamadığım içindir. Savaşın, silahların, saçma sapan politikaların, katliamların, çocuk savaşçıların bol olduğu bir filmdi. Kötü hissettim. Bunu o adam yapmasa zaten dediği gibi başkaları yapıyor. Ama nasıl bu kadar hissiz olabilmiş bu adam bu filmde anlayamadım doğrusu. Yine süper rol yapmış tabiki. Yüz ifadesindeki ablaklık da cuk oturmuş bence. Nereye ait olduğunu bilmeyen silik karakter bir anda içindeki hırsı ve bir şey olma isteğini keşfedip Savaş Tanrısı oluyor. İsim çok güzel uymuş bence. İzlenebilitesi yüksek bir film. Ayrıca film afişine de bayıldım. Buradan bakabilirsiniz.

Gelelim asıl konum olan filme. O.Çocukları. Ben çok beğendim bu filmi. Herkesin izlemesini tavsiye ediyorum. Keşke Türkiye de olup da şöyle zevkle sinemada izleyebilseydim. Kadro zaten bence süper. Konu da bir o kadar can alıcı. Gözyaşlarıma yine engel olamadım. Zaten olunacak gibi de değildi. Türkiye nin 80'ler deki o hali içler acısı. Ne kadar kötü bir durum. İyiki o zamanlarda yaşamamışım dedim filmi izlerken. Nasıl bir psikolojidir bu. İşkence yapılan filmdeki o adamı görünce o kadar çok şey geçti ki aklımdan. Çemberimde Gül Oya dizisini de düşündüm tabi. O da gelmiş geçmiş en iyi diziydi. Anarşist diye adama yapmadıklarını bırakmadılar. Şimdi insanlar özgürce ben anarşistim diyebiliyorlar.Hayat ne tuhaf.

Filmde bizi en çok güldüren şey Demet Akbağ'nın bütün küfürleri yerli yerinde ve bir o kadar güzel kullanmasıydı. Hatta bir tanesi var ki dklarca güldük sanırım. Ama burdan söyleyemem tabi ayıp:) Bir gecede küfür kültürümüz gelişti. Bazen abuk buluyorum filmlerde falan bolca kullanılmasını küfürlerin ama sonra düşünüyorum bu hayatımızın gerçeği. İnsanların onundan dokuzu dilinde küfürle yatıp kalkıyor. Hiç beklemediğimiz insanlardan bile duyabiliyoruz. Hele -istanbulun varoşlarında demeyeceğim çünkü varoş kelimesinin asıl manası bildiğim kadarıyla şehrin merkezi demek yani eskiden böyle kullanılıyormuş. Şimdiki kullanımı sanırım alışıldığı bir şey olduğu için böyle sürüp gitmiş. Vuslat gibi mesela çoğu kişi vuslat ı ayrılık veya hasret olarak bilir ama vuslat kelimesi aslında kavuşmak anlamı içerir.-İstanbul'un bazı bölgelerinde bu filmdeki gibi örneğin hayatın doğal bir parçasıdır küfür. Bazen sinirlendiğimde ben bile küfür ediveriyorum. Tabi herkesin içinde değil genelde ya yalnızken bağırarak ya da kalabalıktaysak içimden sessizce bağırarak...


Filmdeki çocuklar beni çok etkiledi. Bakışları, konuşmaları, hayatları kısacası herşeyleri. Çok düşünüyorum bu sıralar çocuklar üzerine zaten. Özellikle yoksul çocuklar üzerine. Hani doğuştan kaybetmiş gözüyle bakılanlara. Bu filmi sevmemin nedeni de hayatların değişebileceği umudunu içermesi ve çabalayanları görmek. Demet Akbağ filmde bunu pek kabul etmek istemese de yani çocukların ne olduğu belli daha iyi nasıl hayatları olabilir düşüncesinde olsa da bu düşüncesini çok güzel savunuyor bence. Bazen ona hak vermedim de diyemem. Çok gerçekçiydi. Bir yerde Türkiye de devam edemeyeceklerdi. En doğrusu gitmeleriydi. Sonunu bu sefer söylemiyorum. En harika tarafı da sonu zaten. Lütfen izleyin. Film sayesinde içimde oluşan güzel duygularla gece güzel rüyalar gördüm. Sabahta güne gülümseyerek uyandım. Böyle başarılı Türk Filmlerinin yapılması beni son derece mutlu ediyor ve gururlandırıyor. Daha çok yapılmasını istiyorum.

20 Ekim 2008 Pazartesi

Eski bir film "New York'ta Bir Sonbahar"/ Autumn in New York

Cezayir de yapmayı en çok sevdiğimiz şey bir sürü film izlemek. Oldum olası filmleri çok severdim zaten ve deli gibi izlerdim. İzmitteki film cd si satan Soydan İş Merkezindeki amcamız artık ezberlemişti bizi, sonra meldaların evinin orda çılgın bir cd ci amcamız daha vardı gecenin bir köründe pijamalarla cd almaya gittiğimiz, ama sanırım artık yok, bir de Cumhuriyet Parkı'nın oradaki film kiraladığımız dükkan vardı. Yani orada da yarı ömrümüz film izlemekle geçiyordu. Tabi yanında cipsler, patlamış mısırlar, makarnalar, içecekler vs. Hatta hiç unutamam melda bize geldiğinde bir gece Mulholland Drive ı izlemiştik. Tabi hiç birşey anlamamıştık ilk seferde. Sabah 6 falandı film bittiğinde sanırım. Biriktirdiğim film kutucuklarına renkli yünler sararak ve üzerine de renkli boncuklar yapıştırarak bir rüzgar gülü yapmıştık. Hala durur odamda. Sabahın aydınlık saatlerine kadar hemde.
Dün gece de eşimle New York'ta Bir Sonbahar'ı izledik. İkimiz de daha evvel izlememişiz meğer bu filmi. Nasıl olduysa ben de atlamışım. 2000 yapımı olmasına rağmen. Güzel bir filmdi diyebilirim. Özellikle Winona Ryder ın odasındaki kağıttan kuşu, renkli boncuklardan yaptığı odanın ortasındaki perdemsi şeyi, şapkalarının ve hediye paketinin üzerine kondurduğu küçük kuşu çok sevdim. Son derece hayat dolu bir kişilikti.
Filmde en çok sevdiğim yerlerden biri de şehre ilk kar yağdığında odanın camına yaklaşıp çocukça bir heyecanla kar' ı seyretmesiydi. Hemen kendim düşündüm. Sabah uyanıp kışın o yakıcı soğuğunda sıcacık yorganımın altından çıkıp pencereden yağan minik kar tanelerini görüp sevindirik olduğum zamanlarım geldi aklıma. Hani bilirsin artık kış gelmiştir kar da eninde sonunda yağacaktır ama sanki o anda o kar tanelerini görmek ne mühim ve imkansız birşeymiş gibi sevinirsin. Günün nasıl da güzel başlar etrafı bembeyaz gördüğünde. Çatılar başka bir ruh halindedir artık, ağaçlar daha bir yaşlanmış sanki, beyaz bir bulut vardır yeryüzünde bütün saflığıyla.. Ve ilginçtir ki hava daha bir oksijen doludur sanki.
Annem anlatırdı. İlk ondan duydum. Yılın ikinci karı yağdığında reçel ya da pekmez döküp yerlermiş eskiden. Ben de denedim bir defa enteresan bir duyguydu. Ağzımda eriyen kar taneleri vişne reçelinin mayhoş tadıyla başkalaştı sanki. Sonra ne zaman kar yağarken dışarı çıksam kafamı göğe kaldırıp sevimli bir canavar edasıyla kar taneciklerini yemeğe kalkışmayı çok seviyorum. Yağmur gibi düşmüyor alnıma şıpır şıpır. Daha yumuşak, daha narin, daha bir hüzünlü sanki. Pamuk şekerler gibi hayal kurduran insana. Bir de o yerde çıkarttığı ses yok mu ayakkabılarımızın. Ona bayılıyorum işte. Gırç gırç diyen o boğuk ses belki de hiçbir zaman beni o derece mutlu etmez. İç gıcıklayıcı gelir çoğu zaman. Ama kar onu da başkalaştırır. Yere basmak güzelleşir. Daha bir sağlam olur insan kar yağdığında. Düşmemek için belki kayıp da ama ruhumuz da payını alır sanırım bu durumdan. Kışın daha bir dayanıklı oluyorum gibi geliyor bana. Sonbahar da durgunlaşıp, kendime ve aşka yönelip; yazın da tüm çocuksuluğumla kuşlar gibi cıvıldıyorum deniz kenarlarında. Bu geçişleri seviyorum.
İşte böyle bir filmin ardından yakaladığım tüm güzel duygularım filmin sonunda uçup gitti adeta. İzlemeyenlerden özür diliyorum böyle söylediğim için belki de tüm büyüsünü bozdum filmin ama. Ben de bıraktığı etki yokoldu adeta. O cıvıl cıvıl kız gitti ve filmin hiçbir anlamı kalmadı gözümde. Ne o beyaz kağıttan kuşlar, ne o gülümseyen yüzler, ne pamuktan kar taneleri...Yok oldular. Bu yüzden sevmiyorum mutlu bitmeyen sonları. Kafamda sonlandıramıyorum. Her film mutlu bitmeli gibi geliyor bana. Yönetmen olsam belki de bu yüzden çok para kazanamazdım belki ama bence insanlar da mutlu sonları seviyorlar biraz klişe olsa da.
Yine de bu film bana güzel duygular yaşattı bir müddet de olsa. Sonunda sinirimden ağlayacaktım neredeyse. Ve inanmak istemedim. Yaşadım resmen tüm o sahneleri. Bundan sonra mutlu biten filmler izlemeye karar verdim. Ve daha önce söylediğim korkunç film izlememe durumum halen devam ediyor. Bu sıralar hep umutlu şeyler izliyorum. Herkese de tavsiyem. Yaşamın güzelliklerini keşfetmek gerek. Her gün yeniden!