Paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2014 Pazartesi

Detaylar; Versailles

Güneşli bir gün eşlik ediyor bana ve kağıtlarımı bırakıp bilgisayarda yazmaya başlıyorum birden. Yazmak her zaman güzel ama güneşli günlerde daha da güzel. Bahar artık gitmez diye düşünüp seviniyorum. İyi geliyor havanın temiz kokusu ve bahçede oynayan iki küçük keçi de çok güzel, mutlu ediyor insanı sebepsizce.

Versailles detaylarından önce yazmak istediğim şeyler vardı aslında ama başka şeyler araya girince ertelemem gerekti. Şimdi bu güzel detaylarda biraz oyalanalım ve sonra yeni yazılarda buluşalım, bahar dolu olsun.


Altın ile demirin bu ihtişamlı uyumu beni çok etkiliyor. Çiçekler, yüzler, melekler, çocuklar, armalar, oklar ve daha niceleri sanki her daim orada kalmaya davet ediyor sizi. Alice'in büyülü dünyası gibi, girince çıkamıyorsunuz!


Onca itiş kakış arasında bu kapıyı fotoğraflamanın ne denli zor olduğundan bahsetmeye kalksam size lüzumsuz gelebilir. O anı yaşamadan inandırmak güç! Bu melek figürlü kapıyı çok sevdim. Bolca dokundum, ince detaylarını hissettim. Böyle heybetli görüntüsünün yanında epey narin bir kapıydı aslında.


Bu da bir merdiven tokmağı. Belki de adına başka bir şey deniyordur, bilemiyorum. Ona da dokunmadan geçemedim. Ellerim kirlenir, bir sürü insan dokunuyor, kötü kokuyor gibi takıntılarla dokunmayan insanlar gördüm. O anda böyle şeyler aklımın ucuna dahi gelmedi. Sadece işin dokunma kısmında hissettiğim tek şey Mary Antoinette'in de dokunduğu oldu:)


Açıkçası evimin böyle sanat dolu olmasını dilerdim. Tavandaki köşelerde minik melekler dans ederek şarkı söylesin, çiçekler, güller dört bir yana dağılsın isterdim. Sanırım yazmak için bana daha çok neden vermiş olurlardı. 


Bu da üzerinde taçların sergilendiği bir masanın alt kenarının detayı. İfadeler nedense hep hüzünlü, kızgın veya kırgın. Doyasıya gülen bir yüz görmediğime eminim. Ama değiyor inanın, fotoğraflara baktıkça her bir kareye değdi diyor insan.


Bunlarda sık sık etrafı ve bahçeyi kolaçan ettiğim pencerelerin kolları. Ahh o çiçekler ve o renk ve o kabartma doku. Neden hep benden öncekileri hayal edip duruyorum? Dili olsa da konuşsa derler ya ben en çok bu pencerenin konuşmasını dilerdim herhalde. 


Bu da pencerenin hemen yanındaki perde tutacağıydı. Orada öyle duruyordu işte, tarihi anlatıyordu, masal değil diyordu, sevdim onu çok!


Ve kadınlar... Bu damla şamdanları tutan zarif kadınlar. Boydan boya sıralı, parlak ve ağır. Olabildiğince naif, çoğunlukla sert ve mağrur. Üzerlerine yazılacak pek çok hikaye vardır eminim bir yerlerde. Kocaman yumuşak kağıtlara her santimetresini çizmek isterdim oradaki sevdiğim her detayın.

Görmek, yenilenmek demek. Burayı ve hissettirdiklerini seviyorum. 

Mutlu kalın.

16 Nisan 2014 Çarşamba

Bir masalın yeryüzündeki yansıması: Versailles Sarayı, Paris

Uzun zamandır bu yazı için hazırlık yapıyordum fakat bir türlü tamamlayamamıştım. Pek çok şeyi bir arada yapmaya çalıştığım için bazen hepsi yarım yamalak kalıyor ne yazık ki. Bu sıra havalar pek güzel Cezayir'de. Bahar geldi artık. Bundan sonra da böyle devam edecek diyorlar ya nasıl da mutlu oluyorum. 

Bahar zamanlarında sıkça Paris'i düşünüyorum. Özellikle de foto bloglarda sıkça görüyorum Paris manzaralarını. Bu yüzden hep çoğalıyor özlemim. 

Versailles gerçekten muhteşem bir yer. Yalnız yılbaşı zamanı olduğu için çok iyi şey söyleyemeyeceğim. Bahar ayında orada olup sadece yemyeşil çimenlerinde kitap okumak için gidilebilir. Şu sıra öyle bir hayalim var nedense. Paris'te olsam oraya gitmeyi tercih ederdim herhalde boş zamanlarımda, bir de Louvre'da yatar kalkardım herhalde. 

Versailles öyle merkezde bir yerde değil. Disneyland ile Versailles arasında seçim yapmak zorunda kaldık biz. İkisi de ayrı uçlardaydı. Biz kış olduğu için disneyland'ı tercih etmedik. Bir de teyzem sıkı sıkı tembihlemişti Versailles'i mutlaka göre diye. Onlar da Paris gezilerinde Disneyland'a gidip Versailles'a zaman bulamamışlardı.


Sanırım tren yolculuğumuz 40 dk sürmüştü. Zaman geçtiği için bazı detayları hatırlamıyorum. Not aldığım yerlerde var aslında ama bulamıyorum. Metro veya hızlı tren değil bu ulaşım aracı, normal bir tren. Ayrıca trenle yolculuk yapmak da ayrıca zevkli Paris'te. 

Müze kartımız ve metro kartlarımız bize Paris'te ilaç gibi geldi. Çoğu yere beklemeden girdik. Yalnız Versailles ve Eiffel için geçerli değillerdi. Eiffel de pek beklemesek de Versailles sarayının bahçesinde tam bir buçuk saat bekledik. Eğlendik beklerken ama olsun yine de fazlaydı.



Bu manzaraları saraya giderken gördük. Zaten Paris'te her yer bence başlıbaşına bir güzellik. Nereyi anlatıp tarif etmeye kalksam, diğer yer bana küsüyor gibi hissediyorum. Hepsinin insanda bıraktığı his başka ve büyüleyici. 


Girişteki o altın detaylar insanı çok etkiliyor. Bir masa girsem ancak bu kadar heyecana kapılırdım sanırım. Her bir parçasına dokunmak da büyük mutluluk bana kalırsa. Ellerimi duvarlara, resimlere, girinti çıkıntılara sürüp, havayı bol bol içime çekip durdum. Böyle acayip huylarım var işte benim!



Sanırım yılan şeklinde kıvrılmış 5 parçalık bir sıra bekledik. Uzunlukta epeyce vardı. O sırada leziz brioche'lardan yemeyi ihmal etmedim. Böyle durumlar için yanınızda yiyip içecek bir şeyler taşımak harika oluyor. İçeri girer girmez de soluğu tuvalette aldık. Orada da bir kuyruk bekleme durumu yaşadık ne yazık ki.  




Bu geniş salon beni çok etkiledi. İçeri girilmiyordu kapısında kocaman zincirler vardı ama insanların üzerine çıkmak suretiyle bu kadar fotoğraflayabildim. Zaten Versailles'te en üzüldüğüm durum kalabalık olmasıydı. Gittiğime pişman olmadım ama tat da alamadım. Aşağıda göreceksiniz.


Bu anahtar bir harikaydı. Versailles sarayının anahtarıymış. Detaylar hakkında bilgi edinmek isterseniz web sayfasını ziyaret edebilirsiniz. Bu anahtar diğer güzelliklerin yanında devede kulak kaldı elbette.


Ben bu heykellerin de hikayesini çok merak ediyorum hala açıkçası. Çok ilgimi çekenlerden bir tanesiydi. 


Her şeyde yüklüce bir zerafet hakimdi; ışıklarda bile!


Bu kapının ardında ne olduğu da hala merak konusu!


Burası da kapalı olan alanlardan biriydi. Daha kim bilir ziyarete açılmayan ne kadar çok yer vardır sarayda. Saray kelimesinin bile içi nasıl dolu dolu. Bir sarayda yaşamak nasıl bir duygu olabilir acaba? Neye benzer? Hangi kelimelerle tarif edilebilir. Bahçeleri gördükten sonra orada uzun seneler geçirebileceğime kanaat getirdim.


Versailles ihtişamın diğer adı!


O duvarlara bakmak inanılmazdı. Nasıl yapılmış o resimler. O detaylar nasıl da harikaydı. Nereye bakacağını şaşırıyor ki insan. Her bir yönde ayrı bir güzellik. Kalabalıktan göremediğim çok şey de oldu elbette. Bir de zaman geçtikçe insan bazı detayları unutuyor ya en çok ona üzülüyorum. Keşke hafızamızda her şey ilk günlerindeki gibi kalabilse!



Yatak odaları akla ziyan diye tabir edilebilecek gibiydi. Beni çok boğardı böyle odalarda uyumak ve uyanmak sanırım. Hele yatakları çevreleyen perdeler bende tabut izlenimi uyandırır daima. O yüzden en bana göre olmayan kısmı yataklarıydı diyebilirim. 


İşte kalabalığın bir kısmı. Burası harika bir yerdi. Ama öyle bir izdiham vardı ki! Abartmıyorum, ezilenler var diye haberlere çıkabilirdik. Ben bir ara o kadar umutsuzluğa düştüm ki pencereleri kontrol ettim, acaba ne kadar yükseklik var atlayabilir miyim diye? Paris'te ve özellikle de Versailles gibi bir yerde böyle bir muameleyle karşılaşacağımı anlatsalar inanmazdım. Lütfen siz inanın! Bana kalırsa yeni yıl zamanı böyle yerleri gezmek için iyi bir zamanlama değil. 


Bu da kralın odası sanıyorum. Yine boğucu bir havası var. Ama ahh o perdeler ne harikalar! Onlara dokunamadım ne yazık ki, o sırada nefes almaya çalışıyordum. Bu fotoğrafı da eve gelince fark ettim. O an can derdine düştüğümden etrafıma bakmayı ihmal etmişim.


Beni en çok etkileyen duvar işlemelerinden biri bu.



Bu tablo da en sevdiklerim arasında. Taç giyme törenini anlatıyor. Kıyafetler yine bir harika!Bana tüm bunlar hiç yaşanmamış gibi geliyor, sanki hepsi bir masaldan alınma gibi. 


Sanırım hayatımda daha önce Versailles sarayının bahçesi kadar büyük bir bahçe görmedim ben. Hava kararmaya yüz tutmuştu gezmeye başladığımızda. Ama gördüklerimiz yetti. Hep orada Mary Antoinette'in yürüdüğünü, koştuğunu hayal ettim ben niyeyse. Epey andık Mary Antoinette'i. Akıl almaz derecede büyüktü. İki yanında devasa ormanlar vardı bu bahçenin. Yani fotoğrafta gördüğünüz kadar sanmayasınız!


Bu da sonunu gösteren bir fotoğraf kesinlikle değil!

Bu bahçenin sağ kısmında trenle gidilebilen ve Mary Antoinette için yapılan Küçük Saray var. Biz saati kaçırdığımız için gidemedik. Bir dahaki için bahanemiz olsun! Sağdaki ormanlık alanlar biraz daha seçilebiliyor burada. Kaybolsam ne yapardım orada bilemiyorum. Ürkütücüydü de elbette. Ama o yorgunluğumu unutamıyorum. Dönüş yolunda yere çökmüştüm. Ve anlatmak istediğim bir detay da hava kararmasına rağmen bahçede bir tek ışık olmamasıydı. Dönerken cep telefonlarımızın ışıklarından faydalandık. Bu korkmamızda bir etkendir tabi. Sarayın içinde ışıklandırma vardı. Ama böyle büyük bir sarayda bahçede neden aydınlatma yok hala merak ediyorum ben!




Bu orta havuzun detaylarını da çok sevmiştim. Baktıkça oradaki zamanlar aklıma düşüyor, seviniyorum. İyi ki de gidip görmüşüz ve umarım yakın zamanda yeniden gitme imkanı buluruz. Bu sefer sindirerek gezmek, çimenlerinde telaşsız oturmak ve zamanın içinde sürüklenmek istiyorum.




Karanlığın içinde parlaması da bu dehşet güzellikteki saraya farklı bir anlam katıyor. Hala merak ettiğim pek çok yeri var.



Bu da en sevdiğim fotoğraflarımızdan. Bir ihtişamı ışık kadar iyi anlatabilecek başka da bir şey yok herhalde. 


O kadar yorulmuştuk ki yerlerde süründük bir süre. Ama eğlendik. Sonrasında sakince durmak iyi geldi. Yorulduktan sonra gidip otele yattık sanmayın. Paris sokaklarında eğlence son hız devam etti. Programımızdan geri kalmamak uğruna nasıl yorulduk bir anlatabilsem. Her bir dakikasına değdi. 


Bu arada merak edenler için bir detay da  vereyim. Tripodu taşıdık ama içeri sokmak yasaktı bu yüzden kapıda teslim ettik. Olsun yine de sonrasında işe yaradı. Hem zaten ben taşımaya alışkınım:) Zaten kendimize bile içeride zor yer bulurken tripodu almamaları yerinde bir karar olmuş :)

Versailles'i mutlaka görün diyorum. Bir masalın içinde hissedeceksiniz kendinizi. Bahar zamanında gidin demek istiyorum. O zaman hem daha sakin gezer hem de keyfine varırsınız oradaki zamanınızın.

Bir sonraki yazımda Versailles'teki bazı detayları paylaşacağım. Ayırdığım tüm fotoğraflar bu kadar değildi :)

30 Kasım 2013 Cumartesi

Paris: Marais'de bir bit pazarı

Hazır vakit bulmuşken yazmak en güzeli diye düşünerek yarına kadar beklemekten vazgeçtim. Hem heyecanla bekleyenleri merak ettirmek de iyi bir şey değil. Ben de hazır Paris'in büyüsüne yeniden kapılmışken yazmaya devam etmeliyim dedim. Bir süre daha bu masaldan çıkmamak iyi gelecektir.

Huzurlu sokaklardan geçtikten ve her seferinde iç geçirdikten sonra pazar meydanına vardık. Epeyce geniş bir alan. Yalnız bölge itibari ile sanırım tekin bir yer izlenimi vermiyor insana. Biraz tedirgin olmadık değil. Yine de Paris'te olduğumuzu kendimize hatırlatıp ilerledik. Zaten tezgahtaki güzellikleri gördükten sonra da tedirginlik uçtu gitti. 


Çok fazla çeşit vardı pazarda. Türkiye'dekilere de benziyor aslında bakarsanız, öyle çok değişik değil. Beyler zaten pek tatmin olmadılar öyle normal bir bit pazarı olarak algıladılar. Ama bence kesinlikle özel bir pazardı çünkü o kadar çok baykuşlu obje vardı ki inanamadım. Neye elimi atsam altından baykuş çıkıyordu. Bu benim için bulunmaz nimetti elbette. Hem eski fransızca kitaplar da başımı döndürdü, sonra eski Paris fotoğrafları da harikaydı ve daha neler neler. 


Bu pazar Türkiye'de kuruluyor olsa eminim torbalarla eve dönüyor olurdum. Buradan sonra başka bir durağımız daha olduğundan her şeyde aklım kaldı ama fazla bir şey alamadım. Bir de tabi Cezayir'e geri döneceğimiz için almadık. O aşağıda göreceğiniz dayanamayıp aldığım Jules Verne kitabının bana nasıl eziyet çektirdiğini anlatmak istemiyorum, gıkımı da çıkartmadım o ayrı:)3 euro'ya bulunca kim olsa atlardı herhalde o kitaba.  


Her bir kasayı karıştıramasam da çoğuna elimi sokmuşumdur aaa burada ne var falan diye. Zaten benim tepkilerime epey şaşırdılar. Cezayir'den sonra öyle bir pazarda kendimi bulmak büyük bir şaşkınlık yaşamama neden oldu tabi. Neden Cezayir'de bu tip pazarlar yok ki! Belki de var ama biz bilmiyoruz. Ayrıca olsa da gitmeye cesaret edemezdik sanırım, çünkü burası Paris değil!


Bakar mısınız! Öyle saçma sapidik çöp gibi görünen kutuların içinden bile baykuşlar çıkıveriyor. Her birini almaya kalksaydım herhalde ya ağırlıktan yolda kalırdım ya da otele parasız dönerdim.


Bu fotoğraf makinesinin bulunduğu tezgah harikaydı. Fotoğraf makinesine 90 euro gibi bir fiyat vermişlerdi sanıyorum. Heyecandan çekmeyi ihmal ettiğim gümüş pasta servis kaşıklarını ise hala unutamıyorum. Onlarda epey yüksek bir rakam söyledi tezgahın sahibi ama şu anda hatırlayamadım. Zaten bu tezgahla ilgili hoş olmayan anılarımız da var. Sahibinin Türkçe konuştuğunu duyunca sevinçle ellerimizde fiyatını soracağımız objelerle; 
-'aa burada bir Türkle karşılaşmak ne kadar hoş' dediğimizi hatırlıyorum. 
Sonra adamın yüzü karardı, gözleri açıldı ve kalın, boğuk bir ses tonuyla 
-Kürdüm ben! Türk değilim, Kürdüm!!! diye haykırdı. Neye uğradığımızı anlayamadan zaten elimizdekileri aldı ve kin dolu bakışlarıyla da bizi tezgahından uzaklaştırdı. Biz de elbetteki bu durum karşısında üzülüp sinirlendiğimizle kaldık. 


Her bir objenin kim bilir ne hikayesi vardır diye düşünmeden edemiyorum fotoğraflara baktığımda. Kimin evinden, kimin anılarından kopup geldiler buralara acaba. En çok pazar yerlerinde hüzünleniyorum diyorum ya hep, aynı zamanda en çok da pazar yerlerinde mutlu olduğumu hissediyorum. Her birine dokunmak istiyorum. Bütün pazarı bana verseler herhalde yine ardımda kalmış olabilecekler için üzülürdüm. 


Çok pahalı bir pazar değildi genel itibari ile. Büyük ve değerli olan parçalarda tabi fiyat yükselebiliyor ama gönül rahatlığıyla pek çok hatıra parça götürebilir insan yanında. Mesela Ankara'daki Antika pazarında olduğu gibi büyük değerli parçalar burada yoktu mesela gramafonlar gibi. O yüzden de fiyatlar uygundu.  



Pazarın bir kısmı da sebze meyveye ayrılmıştı. Her şey son derece taze ve renkliydi. Cezayir'de görmediğimiz kadar çok çeşit de vardı ama sadece yolda denemek için biraz gözümüze tuhaf meyvelerden aldık. Bir sonraki yazımda Versailles sarayının girişinde sıra beklerken o tuhaf meyveden yerken fotoğrafımı göreceksiniz. 


Bu ince uzun fasulyeleri sevemedim gitti. Buharda pişirmesi ve salatası güzel oluyor ama zeytinyağlı ya da etki yemekte tadı çok yavan geliyor bana. Sadece görmeniz için çektim. 


En çok aklımda kalan sebze taze brokoliler oldu bir de burada bulamadığımız vişneler, kerevizler. Hangi birinden alıp getirebilirdim ki. Getirene kadar da bozulurdu herhalde. En güzeli Paris'te uzun bir müddet kalmak ve bir ev kiralamak. O zaman istediğiniz sebzeyi alıp pişirebilirsiniz. 


Bunlar da pazardan alabildiklerim. Kitabı gerçekten çok sevdim. Bu kadar uygun bir fiyatı olacağını düşünmediğimden önce bakmaya pek yeltenmedim ama sonra fiyatı elli kere sorduktan sonra direk ücreti uzatıp oradan uzaklaştım.


Bunlar da baykuşlarım. Beyaz baykuş kağıt ağırlığı olarak rahatça kullanılabilir çünkü taş olduğu için epey ağır. Bu da çok sevimli bir kupa, daha çok içine kaktüs veya sukulent ekmek için ideal. Sanıyorum bunları da 5-8 euro arası bir fiyata almıştım. 


Dönüş yolunda yine vitrinlerden kendimizi alamadık. Bu çalışma masasını pek beğendim. Tam da benim sevdiğim gibiydi. Güzel bir mağazaydı, içinde daha bir çok güzel dekoratif eşya vardı. Yakından göremeyenler için çalışma masasının 1890 euro. 


Bir de elbette şu kuzine fırınlar aklımı başımdan aldı görür görmez. Zaten home tv izledim izleyelim olmadık hayaller peşinde koşuyorum. Bu kuzine fırın sevdası da oradan çıktı, bir de pinterestteki inanılmaz mutfaklar. Artık bu ve buna benzer pek çok model Türkiye'de de var tabi ama fiyata bakıldığında bu kadar paraya deyip değmeyeceğini düşünüyor insan.  Belki de sihirlidir, ne istiyorsan onu pişiriyordur. Zira ben onca parayı bayıldıktan sonra benden habersiz yemek pişirip sunmasını bile isteyebilirim. Fiyatları model ve renk değişikliklerine göre farklılık gösteriyor. Bu model 4350 eurocuk :) 


Geldik pazar maceramızın sonuna. Pazardan ayrıldıktan sonra trene binmek için gar'a gittik. Bu metro değil bildiğimiz banliyö. Biraz eski görünümlüydü ama eğlenceliydi. Marais'den Versailles sarayına gitmek trenle 40- 45 dakika sürdü hatırladığım kadarıyla. 

Bir sonraki Paris yazısında Versailles Sarayının muhteşemliğinde görüşmek dileğiyle..

Mutlu hafta sonları..