sevdiğim şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevdiğim şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2020 Cuma

Bir şiir kitabı


Şiir kitabı olduğunu bilmeden bir kitap aldım ve içinde açtığım ilk sayfada 'En çok kimsin dediklerinde tökezliyorum' yazıyordu. Bunun üzerine bir gazete yazısı yazdım. Bu cümle uzun zamandır okuduğum en iyi cümleydi, kimim ben gerçekten?

Acaba diyorum bunca şeyin arasında kim olduğunu düşünmek için gerçekten vakit var mı? Bu kadar inceliği dünya kaldırabilir mi? 

Kimse ince şeyleri umursamıyor artık. Herkes kendini düşünüyor. Durup incelikleri anlamaya vakti yok kimsenin. Çoğunluk işine nasıl geliyorsa öyle devam etmek istiyor. Ben peki neden işime gelenleri yapamıyorum? İşime gelen bir şeyler yok mu hayatta? 

Düşünceler insanı kanser edebilir. Bir arkadaşım psikoloji her şey demişti, ne kadar doğru. Eğer kafamdaki tüm şeyleri bir kenara bırakıp polyanna olarak uyandığım bir gündeysem ben dahil herkes çok mutlu. Eyvallah çektiğimiz tüm şeyler bir gün gelip bizi buluyor mu? Coğrafya bu kadar iliklerimize işliyor mu ve kader mi gerçekten? Üniversite mezunu diye düşünüp bir yerlere koyduğumuz o iyi insanlar nasıl oluyor da bodozlama dalıyorlar hislerimizin  içine? Bir yerlerden mezun olmanın okulda taktir teşekkür almanın ileride hiç bir anlamı olmayacağının doğruluğunu bu yaşımızda anlamak zorunda mıydık?  Bunun gibi pek çok şeyi kaç insan düşünüyor hayatta? Kaç kişi var kocaman yaşında eline şiir kitabı alıp gocunmadan okuyup paylaşan? Kaç kişi gerçek çiçeklerden hoşlanıyor ve evine almak için benim gibi içten gelen bir istek duyuyor? Blog yazan ne kadar insan kaldı veya okuyan? Video çekmeden de fenomen olunabiliyor mu acaba:)

Bir şiir kitabı aldım ve seneler önceki ben ile karşılaştım bir anda. Onu sarıp sarmalamak isterdim ama tam tersini yaptım ve onunla mücadeleye giriştim. Alıp veremediğimiz pek çok şey var kendisiyle. Bu yolun sonu nereye varır bilmem ama yazabilmek her zaman en iyi terapi hala...

Aralık da geldi. Başka aylar da gelip geçecek. Bunca zamanda topladığımız tüm bilgiler evrende ne kadar yer işgal ediyor ve hepsi biz bu hayattan geçip gidince neden yok oluyor? Biz ve bizi tanıyan herkes bu dünyadan göçüp gittiğinde gerçekte hiç var olmamış gibi olacağız öyle değil mi?  Öyleyse neden bu kadar çabalıyoruz hayat için? Değer verdiğimiz onca şey bizimle birlikte yok olacaksa eşyaya bu denli bağımlı olmak neden? Sadece 100 parça eşya ile hayatına devam eden insanlar da var onlar için ne diyeceğiz?

Bu eve ilk taşındığımızda bahçede iki ufak çam ağacı vardı şimdi kocaman oldular. Söylenene göre komşular dikmişler o ağacı. O insanlar ağaç dikiyorlar sahibi olmadıkları bir alana ama neden hiç selam vermediler bunca zaman? Kim olduğunu bilmediğim bir komşum sessizce kapımın önüne hünnap fidesi bırakmıştı ve o fideyi söylenerek dikmiştim toprağa. İki yazdır ondan kaplarca hünnap toplayıp yedik ve hep minnet duyduk ne tuhaf. Oğlum minik elmalar dediği hünnapları o komşu sayesinde tanıdı ve sevdi. Yani iyi insanlar hala var!

Hayat pek çok şeye rağmen durmaksızın devam ediyor. Yaşamak ne olursa olsun güzel bir uğraş. Her gün bu güzelliği yeniden keşfetmeye hazır ruhlarımız. Bazen enerjimiz bizi dibe çekse de mutlaka yeniden denemeye güç bulabiliyoruz içimizde. İşte sırf bu sebepten bile yaşamaya değer hayat denen karmaşık yapı. Gidelim çay demleyelim veya kahve. Oturalım göğe bakalım hep birlikte. Bir kitap kulübü kursak ve üzerine saatlerce konuşsak diyorum ama artık bir kitabı bitirmem bazen aylarımı alıyor. Korkuyorum teklif etmeye. Hem üniversite zamanlarında olduğu gibi gamsızca konuşmaya kimin vakti var? Pek çok arkadaşım aramıyor bile. Herkes öyle dalmış ki hayatının girdabına. Neyse ne! Büyüyelim büyütelim ve devam edelim elimizden geldiğince, sakin kalarak ve olabildiğimiz kadarına sarılarak..


21 Mayıs 2019 Salı

Hay bin kunduz



Elbette böyle bir manzarada uyanmak ister insan. Şehrin tam da ortasında ama şaşaalı karmaşadan da uzakta, dingin bir mimari yapının ışığı ile güne başlamak ister bu coğrafyaya gelen her insan. Ortalığın kokusu sinmiş perdeler rüzgarda dalgalanırken, bir filmden fırlamışcasına masalsı anlar eşlik edebilse keşke hayatımıza. Öyle ki istediğim saatte bile kalkamazken sıcak yatağımdan bunları sadece hayal edebiliyorum. Bizim tosbağa sabahları hep erkenci artık. Bir de öğlen uyumamak gibi bir derdi var günlerdir, beni mahvetti bu durum. Meğer bu öğlen uykusu nasıl da tam bir mucizeymiş. Ben hatırlıyorum koca kazıktım anneannem hala öğlen uykusuna yatırırdı beni. Ah ne hoş! Biz el kadar bebeye laf anlatamıyoruz. Gözler fal taşı anne kalk lüffeeen diyor:) Kalkıp arabaların sihirli ve tan'ın sinirli dünyasına geçiş yapıyoruz. 

Şu an yazmak benim için tam bir terapi. Birkaç defter getirmiştim yanımda henüz dolduramadığım. Ama onları okuduğum bir yazıdan esinlenerek hayal defteri, gerçek defteri, rüyalar defteri gibi ayırarak planlayıp mütemadiyen yazmaya karar verdim ve bugün başladım. Sadece 3 satır yazabilmiş de olsam yetti. 

Annelikten normal hayata dönüş yazıları okuyorum ama benim sanırım daha epey yol katetmem gerekiyor. Zira benim oğlum tek kelimeyle bana yapışık ve buradan bir arkadaşımın dediği üzere artık tan benim üçüncü kolum gibi bir şey oldu. Aslında çok normal çünkü çocuk doğdu doğalı benle. Günlük rutininin çoğunda anası yanında. Hal böyle olunca yapışması gerçekten çok normal ama gönül ahh şu gönül neler neler istiyor.



Kocaman dağlar var ardımızda. Uzun tünellerden geçiyor, denize minimum 2 saatte ulaşıyoruz. Sadece o Türkiye'de adım başı ulaştığımız avm'lerden biri için 1.5 saat yol gidiyoruz. Ama ne yol, dön baba dönelim. Avm'lerden kaçıyor insanlar ama burada öyle değil elbette. Çünkü oraya gidebilmek demek gerçek hayata adım atabilmek, kabuğundan sıyrılmak gibi bir şey. 


Setif, sevdiğim bir yer oldu. Muntazam bir şehir.Söylenenin aksine bizi memnun etti. Ufak dükkanlar, bir küçük bir büyük alışveriş merkezi, güzel birkaç da market bulunca ohh dedik. İzmit'in eski halini bile hatırlatmış olabilir bana. Kısacası gönül bağını kurduk gitti!



Kherrata. Kamp alanına yaklaşık 3.5 km. Aslında kocaman bir yer ama tabi her karesini adımlamak zor. Çok güzel bir bahçe malzemeleri dükkanı var şaşırdık. Züccaciyeler favorim. Güzel elbiseciler kumaşçılar falan var. Bir sonraki aşamada onlara gidebilmeyi ümit ediyorum. Şimdilik sadece 4 yer görebildim sanırım. Büyük güzel bir market var Family Shop. İçerisinde Vanish'inden hint pirincine kadar her şey var. Oldukça şaşırtıcı bir performans. Ayrıca telefon edip olmayan birşeyleri de sipariş edebiliyormuşsun. Adamcağız Türklerin haline acıyıp getiriyor sanırım. 


Yegane dost diyebilirim. Havalar ılıdığında soğuk kahve yapmak hoşuma gidiyor. İki kez sıcak bir kere soğuk denemesi yaptım bile. Evde duruşu bile ayrı bir blog konusu olabilir. Sanırım ben bu moka pot dedikleri şeyin tipini çok seviyorum. Foşurdamasından kaçmak şahane, kahvenin kokusu fevkaladenin fevkinde. 

Hayat ilerliyor. Oğlan büyüyor. Ben sanki olduğum yerde sayıyorum hatta bazı günler geriliyorum ama iyiyim. Şükrediyorum. Kendimi telkin ediyorum ve oğlanla bol bol bahçeye çıkıp koşup oynuyorum. Bugün mesela o kendine sudan suya attı hop hop zıpladı hiç karışmadım level atladım. Çocuk mutlu, evde alt üst var. Ne diye stres yapalım dimi ama. Baksın keyfine. Çocukluk bir daha geri gelmiyor. 

Yazacağım yeniden. İnatla. Uzun aralarla da olsa eninde sonunda!
Merak eden bekleyenlere kocaman kalp:)
Kaç kişi kaldık şurada. Bir de beklendiğini bilmek güzel bir motivasyon aracı benim için. Dürteleyin beni olur mu. Numara da yapabilirsiniz. 

Cezayir'den sevgiler...


Not: Cezayir ile ilgili mailler mesajlar gelmeye devam ediyor. Elimden geldiğince cevaplıyorum. Lütfen gönül koymasın yazamadıklarım. Çocuklu yaşamda elimden ancak bu kadarı geliyor. Herkesin yolu açık olsun..


1 Mart 2018 Perşembe

Mart ayı şerefine

Eski fotoğraflara bakıyorum da ne çok yol kat etmişiz meğer. Ama insan içindeyken pek anlamıyor. Şöyle bir durup bakınca, özellikle de geceleri, zamanın nasıl da hızla aktığını daha iyi idrak ediyorum. 

Uzun bir zaman aradan sonra yeniden merhaba size;
Yokluğumu fark etmeyenler de var elbette ve beni özlemle bekleyenler de. Teşekkürler herkese. Bir iki arkadaşım hadi artık nerelerdesin deyince yazmak için vakit kollar olmuştum. Uzun süredir açmadığım bilgisayarım biraz nazlanmış olsa da yazmak için oturmayı başardım. Valla ne yalan söyleyeyim bir anda yalpaladım. Klavyede tuşların yerlerini bile unutmuşum. Üzerine günün yorgunluğu da gelince hala sersem gibiyim. Sanki yazacaklarım kocaman bir yalanmış gibi geliyor şu anda, aklımda ne varsa uçup gittiler. 

Neyse bodoslama dalayım ben konuya en iyisi:) Annelik pek zor zanaatmiş. Bilmem ki ben mi acaba zorlaştırıyorum kendi kendime diyorum ama bazen kendimi yollara vurasım geliyor, bazen de oğlanı içime sokup sarıp dürüm yapıp yiyesim var öyle diyeyim. Zaten eminim şu an bunu okuyan anneler ah ah diyorlardır biz de öyleydik ilk zamanlar, sonra geçiyor. Bana kalırsa geçecek olan tek şey yıllar. Endişeler, kaygılar, telaşlar, stresler hiç geçmiyor bence. Bir kere bir çocuk dünyaya getirdin mi anında yükleniyorsun tüm tasaları benliğine. Güzel şey hoş şey elbette ki ama gerçekten bu denli zor olduğunu hiç düşünememişim. Meğer etrafımdaki diğer bıt bıt ettiğim anneler ne kadar da güç dolularmış. 

Lohusalık denen çılgınlık halini ve emzirme olayını atlattıktan sonra bir nebze rahatladım ama bazen hala lohusamıyım acaba diye de düşünmüyor değilim. İçimden başka bir kadın çıktı adeta. Tabi bunlar hep yorgunluktan biliyorum ama bu yorgunluğun hiç bitmeyeceğini de biliyorum. Sanırım bendeki sorun hala daha çocuklu bir hayatı kabul edememiş olmam. Şu anki halimize devamlı şükrediyor olmanın dışında eskiyi çok özlüyorum. Eskinin de kara kaşını kara gözünü değil, o rahatlığını, rehavetini, sakinliğini özlüyorum. Çocuğumuzu alıp bebecik olduğu zamanlardan beri fellik fellik gezebiliyor da olsak hep üzerimde bir ay ay durumu hissediyorum. Devamlı düşünecek bir şeyler çıkıyor ve bu hal beni yoran. Canım tosbağamın büyümesini görmek süper eğlenceli. Artık daha iyi anlaşıyor olmak, oyunlar oynayabilmek muhteşem. Ama ben yine doymuyor ah bir boya yapabilsek, ah bir dillense de acıktım susadım dese falan diye dertleniyorum. O zaman geldiğinde de başka şeyler çıkacak biliyorum. Bu böyle süregelen bir halmiş demek ki. Bu hal aslında bundan sonraki yaşam yolumuz. Sağlık oldukça biliyorum her bir şeylerin zor da olsa üstesinden geliyor insan bunun farkındayım neyse ki. 

Bahara da az kaldı diye diye uyanıyorum sabahları. Ama çoğu zaman çılgınca uyumak, kalkıp aylaklık yapmak, kahve içmek, dolaşmak, yazmak, hunharca film izlemek, boya yapmak, okumak ve geceyi bar da kapatmak istemiyor da değilim. Bunu sanırım hep isteyeceğim. Aynı sigarayı bırakıp da aklından çıkartamamak gibi. 

Bugün için iyi bile yazdım valla. Ama aklım oğlanda, ya uyanırsa, şarjın kablosuna takılmadan nasıl koşarımın derdindeyim. 

Şimdilik bu kadarla kalsın. Malum sabah mesaimiz başlıyor. Yine yazmaya gayret ederim. Blog arkadaşlarıma beni dürttükleri için sonsuz teşekkürler. 



 Oğlan 1 yaşında artık. Her koşulda da 'Tan kaç yaşında' deyince eliyle 1 yapmayı da ihmal etmeyiz bilginize!


30 Eylül 2017 Cumartesi

Kaldığı yerden

Nerde kaldığımı pek hatırlamıyorum aslına bakarsanız. Yazmaya yazmaya paslandım sanırım. Şimdi yazmaya oturdum ama her an üst kata koşabilirim zira tosbikcan uyanabilir. Öğlenleri genelde yarım saat uyuyor ama o gün şanslı günümüzdeysek bir saati bulabiliyor. 

Öyle veya böyle yazı devirdik. Suyu seven oğlum denize pek sıcak bakmadı ama endişe etmedim nasılsa büyüyecek ve denize koşar adım ilerleyecek. Sıcak zamanları atlattığımıza seviniyorum. Bahar zamanlarını oldum olası sevdim, sonbahar da içime işleyen bir taraf var, belki de doğum zamanım olduğu içindir kimbilir. Oğlan da kışın doğduğu için daha çok kışı mı sevecen acaba?

İzmir canım İzmir! Hala alışamadım desem çoğu kişi bana güler herhalde. Son yıllarda pek çok kimsenin gözdesi çünkü. Güzel şehir vesselam ama gurbet geliyor bana hala. Pek arkadaşım yok, hadi bi kahve içelim diyen yok, şöyle hemen hemen aynı dönemde bebeği olan kimse yok haliyle arayan soran da yok. İdare ediyoruz. Ben eskiden -çok anaç bir tavrım olmadığı için- çocuklu kimselerle mıç mıç görüşmek pek istemezdim kafam şişerdi. Diyorum ki şimdi de başkaları herhalde öyle düşünüyor benim için. Ne ekersen onu biçersin diyorlar ya belki de odur yaşanılan. Çok da takmıyorum açıkçası kendi ufak dünyamda mutlu olmaya şükretmeye çalışıyorum. Ama bu çocuklu olma durumlarını insan yaşamadan anlamıyormuş meğerse. Pek güzel elbette ama bir o kadar da zor. Alışmak da zor, alışmaya çalışmak da ama içinde debelenmek daha bir değişik. 

Grip olduk aile boyu tatil dönüşünde, sonra ben zona oldum ama atlattım. Şimdilerde daha az stres yaratmaya çalışıyorum kendime, her şeyi kafaya takmayayım diye işliyorum kendime her gün. Biraz vakit bulabildiğim ölçüde mutlu olmaya gayret ediyorum. Bir kahve bir mola biraz uyku iyi geliyor. Bazı günler bunlar olmayınca delirecek gibi olduğum da bir gerçek. Büyüdükçe zorlaşacak diyorlar ama iletişim kurabildiğimiz ölçüde güzelleşeceğini gördüğüm için buna pek inanmıyorum. Zorluğu dillenince bir ohh dedirtecek gibi geliyor. Şimdilerde hep bir konuşabilse üzerine kafa yoruyoruz. Derdini söylese! O günler de gelecek elbette, bekliyoruz. 

Cezayir hakkında yine çok soru ve mail alıyorum ama yetişemiyorum. Diyorum ya buraya bile uğrayamadım ne zamandır. Orayla ilgili bilgi bekleyen varsa şayet affetsin, yine bir vakit bulunca yazacağım. 

Bazen o köhne paslı şehir burnumda tütüyor ya şaşırıyorum. Dönmek için yırtındığım ağladığım zamanlar geliyor aklıma, ahh kafam ahh diyorum. Türkiye'de yaşamak bence daha zor! 

Zaman akıyor. Ölenler doğanlar büyüyenler...Hayat bir şekilde yolunda ilerliyor bizi de yanına katarak. Olabildiğince ayak uydurmaya gayret gösteriyoruz, başarıyoruzdur umarım. 

Neyse çok şansımı zorlamadan burada kesiyorum. Belki bir iki blog da okuyabilirim fırsattan istifade. Bir şeyler de atıştırsam iyi olacak. 

Herkese bizden kocaman sevgiler. Daha sık yazacağım zamanlar da gelecek elbet! :)

Mutlu kalın!


Buyrun bu da bizden size gelsin:) Oğlumun rock'çı günlerinden:) Eski Metallica'cılardan kim kaldı:)

18 Nisan 2017 Salı

Renkler, çiçekler, memeler

Hayat olanca hızıyla akmaya devam ediyor bizim buralarda da. Akıyor ve içinde bizi de sürüklüyor yeni maceralara, kimi zaman istekli kimi zaman zorla. 

En güzeli de ne biliyor musunuz? Bahçemde tazecik sebze meyvelerin olması ve iyi kalpli komşularımın mis kokulu çiçekler taşımaları bana. Evim buram buram gül kokuyor şimdi. 

Bebek büyüyor, büyüyoruz birlikte. Eşim dedi ki bugün; eskiden her gün ağlıyordun şimdi hiç olmazsa üç günde bir ağlıyorsun:)

Öyle evet halen ağlıyorum. Bazen ileriyi düşünüyorum, oğlumun büyüdüğünü; ağlıyorum. Kimi zaman onsuz olacağım zamanları düşünüyorum ağlıyorum, bazen korkuyorum ağlıyorum. Ağlamak için o kadar çok nedenim var ki bu sıra. Bazen sırtım çok ağrıyor ağlıyorum hatta bazen sebepsizce tontik yanaklarına ve büzüşen dudaklarına bakıp ağlıyorum. Sonra o ağlarken de ağladığım zamanlar oluyor. Yani ben hamile kaldığımdan bu yana mütemadiyen ağlıyorum. Ama diyorum ki zaten ağlamak eski bir alışkanlık bende!


Renkleri görmeye başladı bizim küçük böcek. Takip etmeye başladı. Çiçekleri seviyor anladığım kadarıyla. Bir tane oyuncak baykuşumuz var böyle anakucağına asılan, onu seviyor, müzik çalıyor diye hoşuna gidiyor. Vuuu vuuu diye diye ona sesleniyor. Henüz eliyle tutamıyor sadece istemsizce elini sallarken çarpıyor. Kafasını çevirmeye de başladı. Biliyorum ileride bu yazdıklarımı okuyup yeniden ağlayacağım çünkü o zaman tosbik kaplumbağam kocaman olmuş olacak. 


Annem döndü, yalnızım. O döndükten sonraki ilk gün tamamen fiyaskoydu bence. Odalarındaki kokuları bile dokundu bana o gün. Şimdi oraya girmedim daha ama sanki üst kattalarmış gibi geliyor bazen, öyle düşünüyorum yorgunluk ve sinir zamanlarında. Annem ne çok destekti. Ama kocam da öyle. Onun evde olmasına her gün dua ediyorum. Annem buradayken çok yoruldu, kadıncağız miguel gibi devamlı yemek yap, sil, süpür, çamaşır yıka, çocuğu oyala modundaydı. Ama şimdi evlerine gittiğimizde hemen çocuğunu kucağımıza tutuşturan insanları daha iyi anlıyorum çünkü aynını ben de yapmak istiyorum. Birisi 5 dk tutsa ohh iyi geliyor. Tan oğlan zor bir bebek değil ama anası gibi damarı var kanımca. Birkaç gündür öğlenleri uyumuyor, hal böyle olunca uyku başına vurup huysuzlanıyor tabi. Genelde geceleri kütük gibi uyuyorum. Öyle ki çıt sesine uyanan ben-ki bebekle ilgili her çıta uyanıyorum ilginçtir- etraftaki seslere tamamen kapalıyım. Bu içgüdüsel olay çok acayip. 

Şimdi sıra geldi kutsal memelere:)

Oy oy meğer bu memeler nelere kadirmiş. Sütüm yavaş yavaş çoğalıyor. Henüz hala öyle sağayım da kenara kaldırayım durumuna gelmedim. Sadece açlık durumlarında emiyor tosbağacan. Belki de ben bilemiyorum organize olmayı ama sağdığım zamanlarda da bir sonraki öğünde hemen veriyorum sağdığımı. Bu bloğu ana oğul bloğu haline dönüştürmek istemesem de yazıyorum içimden gelenleri lütfen kusuruma bakmayın:)

Malum evimiz şehre biraz uzak, e etrafta arkadaş da yok çok konuşacak bu yüzden yazmak -artık nadiren de olsa- iyi geliyor. Bir nevi dertleşmece. 

En anaç arkadaşım bile çocuk olayının ne kadar zor olduğunu söylüyor ki ben ilk haftada ah uhlamaya başlamıştım. Hakikaten sabır işi. Sabrın ötesinde alışmak çok önemli ve kabullenmek. Artık hayatının farklı bir yöne döndüğünü, eskisi gibi olamayacağını kabullenmek gerekiyor. Bunu arkadaşım ilk söylediğinde ağız burun kıvırmıştım neden hayatım eskisi gibi olmasın diye. Ama gerçekten olmuyor. Ne kadar artislensem de olmuyor bu bir gerçek. Daha güzelleşiyor deyip ahkam kesmeyeceğim çünkü öyle yazanlara sinir oluyorum. Evlat elbette ki güzel ama ufakkenki zamanları gerçekten zor. Gülüşleri, oyunları insanın içini kıpır kıpır yapıyor. Bir de o ağlayınca gerçekten memelerim sızlıyor. Yine geldik memelere:) 

Ne söylediyse yutar insan bu çocuk konusunda. Nenem 'çocuklu dostun başına kustum' dermiş. Evet anlaşılabilir bir cümleymiş. Şimdi ben de birileri için çocuklu dostum artık:) Ben gerçekten çocuklu ortamlardan çok haz etmezdim ki hala etmiyorum ama şimdi çocuklu olduğum gerçeğiyleyim. 

Mutlu ve sakin kalabilmeyi bir şekilde başarmaya çalışmak lazım. Aslında basitmiş öyle diyorlar ama onlara kesinlikle şapka çıkartmak lazım. Artık çocuk konusunda çoğu insanın artistlik yaptığını, yalan söylediğini biliyorum. Millet birbirine hava atmak veya mükemmel olduğunu kanıtlamak için sallıyor da sallıyor. Tabi biz aman terler üşür daha küçük diye en ufak rüzgarda bile dışarı çıkartmaya korkarken, el kadar bebeyle dünya turuna çıkanlar da var. 

Bir de seni sınayanlar var, nasıl gidiyor bakalım annelik diyerek? Onlara canım cicim yapmak şart. Çok söylenirsen aaaa diyorlar geçer geçer. Nabza göre şerbet vermek şart. Yani toplumumuz hep her şeyi başaran mükemmel analar olmamızı istiyor. Kır dizini otur çocuğuna bak evini de temizle yemeğini de yap gibi. Ben valla yapamıyorum. Her birini ayrı zamanlarda yapıyorum. Kimse benden hünkar beğendi de istemiyor hoş ama birini yapıyorsam diğeri kalıyor. Bu ara mottom 'bırak evi bok götürsün'. Tabi çocuklu ev deyip elime ikidebir süpürge almışlığım da var yalan olmasın. 

En çok Cezayir'deki başıboşluğumuzu özlüyorum. Her konuşmada hop sigara yakıverişimizi, içlendikçe içebildiğim zamanları, kitap okumaktan sıkıldığım anları, yapacak bir şey bulamayıp pöfürdendiğim o zamanları. Cezayir'in kara kaşı kara gözü değil yani içinde yaşadığımız anlarını özlüyorum. O anların rehavetini, uyuyabilmeyi, uyanmak istemeyip güne geç katılmayı, deli deli yemek yapmayı, çok çok yazmayı, bol bol fotoğraf çekmeyi.

İçinde bulunduğumuz her an çok kıymetli aslında. Gelen gideni aratır derler ya öyle oluyor gerçekten. Hep arıyoruz eski zamanları. Şimdi evet çekirdek aileyiz maşallah mutluyuz sağlıklıyız ama o zamanların da tadı başkaydı. Henüz geri gelmeyeceklerini kabullenmek için sanırım daha zamanım var. 

Bahar geliyor. İzmir'de dereceler gün be gün yükseliyor. Kuşlar cik cikledikçe, eve güneş değdikçe huzur geliyor içime. Oğlum da artık mini mini şeyler giysin istiyorum şöyle şortlar tişörtler tulumlar. Büyüsün bana annemmmmmm desin istiyorum böyle kalbinin taaa içinden. Bana baksın boncuk boncuk sonra kocaman sarılsın annemmmm diye. 

Hadi ben kaçtım. Oğlan uyanmadan bir tarhana karıştırayım. Dünden kalanları yeriz yanına en azından çorba yapacak zamanım olsun hemen uyanmasın:)

Ne zaman bilmem ama yine yazarım ben, inşallah başka konularda da yazarım...

Sevgiler herkese bizden. 

9 Mart 2017 Perşembe

İçimdeki kadınlar ve olanlar

Artık iyiden iyiye uzatıyorum, böyle sakız gibi oluyor yazmak isteyip de yazamadıklarım, sünüyor ve tadı bozuluyor sanki. Bu loğusalık ne menem bişeymiş. Ağlayıp duruyorum olur veya olmaz yerlerde ve şeylere.

O zamanlar yani çoluk çocuk yokken anne olup da kendine bakmayan kadınlara söylenirdim, sanırım 5 gündür yıkanmadım. Hatta yüzümü bile yıkamak istemiyor canım, bazen sütlü veya kusmuklu eşofmanlarla gelenlerin karşısına çıkıyorum. Bu çocuk işi beni biraz bozdu, dağıttı. Öyle tatlı ve masum ki bir yandan sadece ona bakarak saatlerce ağlayabilirsiniz, bir yandan da o kadar zor ki devamlı yatır kaldır besle gazını al dinle kontrol et... Çok rutin oluyor her şey, daha önceki rutinlerden çok daha rutin, hatta fazla rutin. Ama dışarı çıkmak benim için şu anda ayrı bir eziyet. Daha alıştım tabi ilk günlere nazaran, yine de dışarıda herhangi bir yerde memeyi örtüyle de olsa çıkartıp emzirmek fikri bile beni sinirlendiriyor. Mama yapınca soğuyor, tam altını değiştirirken kakasını yapabiliyor, hatta evden çıkacakken bir de bakıyorsun temiz elbisesine çişi çıkmış hadi avaz avaz değiştiriyorsun. Bebekler gerçekten çıplak olmaktan hiç hoşlanmıyorlar. Bunlar hep bir harp oluyor insanın kendisiyle ve çevredekilerle. Her haline de şükrediyorsun bir yandan, kendinin ve bebeğinin; anne olmak isteyip olamayanlar, çocuklarını kaybedenler, hastalıklarla boğuşanlar vb daha öyle acı şey var ki hayatın içinde. Hepsi birleşince düşüncesi bile bir loğusayı delirtebilir bence. Ben şimdi sihirli 40 ın çıkmasını ve ebediyen beni terk etmesini bekliyorum. Olay gerçekten neden ibaret bilmiyorum. Dışarı çıkınca memelerin sızlaması durumunu söylemeyi unuttum o  da ayrı bir şey tabi. Emzirmek beklediğimden eğlenceli ve güzel, yine de yavaş yavaş büyüyen bir bebeği o memeden öbür memeye taşımak bile bazen zor olabiliyor. İşte bunlar hep loğusa sendromunun getirileri. 


İçimde bildiğim ve bilmediğim hatta hiç mi hiç tanımadığım bir sürü kadın var sanki. Birinin dediği diğerini tutmuyor, biri öbürüne tapıyor, bir diğeri berikini hiç mi hiç sevmiyor. Çok tuhaf. Meyilli oluyor insan hüzne, kedere, gam'a. Bu kafayla iyi içilir aslında, efsunlu gibi bünye. 

Bilmem ne yazayım. Bazen eski zamanları özlüyorum diye ağlıyorum. Bazen de oğlanın üniversite zamanına kadar olan tüm anlarına anılar biçiyorum kendimce. Maviş boncuklarını öpmek, o küçük ağzını hüüp diye içime çekmek istiyorum ve onu böyle mıncır mıncır sıkmak. Kimisi alın bu çocuğu başkasına verin ben bakamayacağım diyormuş, kimisi camdan atmak istiyormuş, yani işin bu derecesi de var ama ben ilk günler hariç bakamayacağımı hiç düşünmedim. Bazen yanlış mı yapıyorum endişesi taşıyorum ama çingene çocukları nasıl büyüyor baksana derken buluyorum kendimi. Etrafımdaki bazı salakları da çocuk büyütürken gördüğümden ben haydi haydi yapıyorum canım diyorum. Buna da loğusalık bencillği deniyor sanırım bilemiyorum. 

Nitekim hayat ona güzel şu sıra, aslında hep de ona güzel olsa keşke, hep gülse, her anı dolu dolu yaşasa istiyorum. Kötü kaynana modeli olur muyum diye de düşünüyorum bazen, potansiyelim var gibi. Ama alt kattaki hobi odamı bile oğlumla paylaşırım diyen de pamuk bir tarafım yok değil. Sağlık olsun o bana yeter!


Hadi ben kaçtım. Oğlan uyanmadan beş günlük pisliğime bir son verip ılık bir duş almam lazım:)

Sevgiler

21 Şubat 2017 Salı

Doğum, Loğusalık, Annelik ve diğer şeyler

Herkese Merhaba;

Nihayet yazabiliyorum. Beklediğimden daha değişik ilerliyor pek çok şey ama iyi sayılır. Aslında hep duyduğum şeyler çerçevesinde ilerliyoruz günlerin içinde. Bazen geçmek bilmiyor bazen hoop akşam oluveriyor. 

Şunu kesinlikle diyebilirim ki bir bebekle olmak zormuş. Hem küçük olması hem tecrübesizlik insanı bu hassas dönemde üzüyor. Bazen gereksiz buhranlara dalıveriyor insan. Loğusalık dipsiz bir kuyu gibi içine düşersen tırmanması zor olur, bu yüzden temkinli davranmak, sağlam basmak lazım. 

Öncelikle doğum ile ilgili birkaç şey yazmak istiyorum merak edenlere;

-Şunu anladım ki insanların söylediklerini dikkate almamak en güzeli. Herkesin macerası kendine has. Mesela sezaryeni hatta epidurali daha zor bir şey sanırdım ben, meğer epey korkutulmuşum. Tabi normal yollarla olması en çok istediğimizdi ama neden öyle olmadı diye pişmanlık duymadım. Aksine koridorda acıyla ağlayan kadınları görünce dedim iyi ki beklemiş küçük tosbağam. Merak edenler için yazayım, her şey yolundaydı normal bekliyorduk ama gelmemekte ısrar etti paşa. Kafası da azcık tombikmiş normal zor olurdu dedi dr'um. Birkaç günde toparlandım. İyiyim şimdi.Şükür!

-Anneliğe dair yazarsam henüz üzerime annelik çökmedi. Hani öyle aşkım balım her şeyim modum yok. Aslında böyle olacağını ben zaten biliyordum. Çünkü kendimi tanıyorum..Bazen inanamıyorum benim karnımdan çıktığına. Ultrason görüntülerine bakınca gerçekliğine inanıyorum. Gerçekten mucize tabi ona şüphe yok. Minnak ellerini ve ponçik boğumlarını görünce hayatı daha iyi algılıyor insan. Yaşamak güzel şey diyor her ana bir kere daha şükrediyor! 

-Loğusalık ise çok detaylandırılabilecek, üzerine sayfalar yazılabilecek bir durum bana kalırsa. İlk günler gerçekten dehşete kapılmış gibiydim çünkü, nasıl bakacağım bu bebeğe diye panik haldeydim. Devamlı ağladım birkaç gün. Uykusuzluk da çok koydu bana. Öyle gece yarılarına kadar oturup film izlemenin verdiği uykusuzluk gibi değil. Gözleri gece fal taşı gibi açılmış ve devamlı meme isteyen bir şey var karşınızda. Henüz duruma adapte olamamışken öylece gecenin içinde kalıvermek insanı sinir harbine sürükleyebiliyor. Birkaç gün sonra üzerimden atıverdim o durumu ama hala endişeli tavırlarım var, daha çok nedeni yapamamak değil aslına bakarsanız, onun üzülmesi ve yetememek duygusu. Ne insanlar çocuk büyütüyor. Herkes bizler gibi ihtimam mı gösteriyor. Çocuklar yalın ayak soğuklarda dolaşıyor. Bu daha başka bir duygu ifadesi zor. Ve anne olmak için doğduğuna inanmayan kadınlar için içinden çıkması biraz daha zor. Ben her kadının anne olması gerektiğine inanmıyorum. Kutsallık söylemlerine, o mükemmel annelik hareketlerine inanmıyorum. Bu yüzden de teslim olmam biraz daha zaman alacak gibi. 

-Fotoğraflarımdan birinin altına sihirli kelime 'geçecek' demişti bir arkadaşım. Hep onu düşünüyorum. Özellikle geceden sabaha donan o zamanlarda diyorum kendime, geçecek, büyüyecek ve bu anlar özlenecek, üzülme, devam et, sabret, mutlu şarkılar söyle içinden. Evet şarkı söylüyorum ninni niyetine biraz da. İyi geliyor. Bebek de sesimi seviyor. Bana bakıyor ama henüz tanımıyor elbette. Ama beni sevdiğini söylemesi için sabırsızlanıyorum en çok. O minik adam tarafından sevilmek arzusu dolu içim! 

-Kedicik de evde değişik durumlar olduğunun farkında. Ama rahatsız olmadı. İlk günler biraz ilgi ondan kaydı diye tedirginlik yaşadı ama sonra geçti. Arada ben emzirirken gelip kucağıma oturuyor, beni de sev diyor belli ki. Öyle oturup gidiyor beş dakika. Bebekle tanıştırdık ama öyle tepki vermedi pek. Onun masumiyetinin ve savunmasızlığının farkında bence. İdare ediyor işte!

-Ebeveyn olduk artık. Çıt çıt çekirdek ailesiyiz. Bazen özlüyorum kaygısız ve rahat zamanları ama bahara daha iyi olacak her şey inanıyorum. Çıkıp dolaşacağız birlikte, masallar okuyacağız, mimikler yapacağız birbirimize. Boncuklarını izleyeceğim gün ışığında kuş cıvıltılarında. Şimdi daha çok ufak ve bu insanı biraz tedirgin ediyor. Dışarı çıkınca heyecan oluyorum, ya ağlarsa diye endişe ediyorum. Her yerde emzirmeye de alıştım aslında hiç çekinmiyorum hoop meme dışarda:) Kadınlık çok acayip mevzu valla!

-Öyle çok ahkam kesmemek, durumun içerisine girmeden fikir yürütmemek gerekiyormuş onu da anladım. Emzirmek güzel, hiç gıdıklanmadım mesela, acıyan yerler de zamanla düzelecek biliyorum, emzirmeyi sevdim. Sütüm gelmese de emzirdim, ne zaman isterse emziriyorum. Mama takviyesi yapıyorum ve bunun için de üzülmüyorum. Hatta yalancı silikon meme de verdim onun için de pişman değilim. Bazen ihtiyaç oluyor. Kalabalık istemem sıkılırım dedim, annem ve teyzem gitsin istemiyorum şimdi yanımdan. İkinci loğusalık sendromum o ilk günlerdeki ağlamaların yanında yalnız kalmayı istememek oldu. illa birileri olsun istiyorum etrafımda, iyi geliyor. Süt sağıyorum bazen o da acayip bir şey, fork fork çekmesi komiğime gidiyor hatta. Memelerimin bu işe yaramasına şaşırıyorum, ahh diyorum memeler nelere kadirmiş:) O doysun da yeter, kim görmüş kim görmemiş hiç takmıyormuş insan. Yoksa çıplaklar kampı gibi gelirdi bulunduğum alan serde annelik olmasa!

Bir ara yine yazarım. Uyuyor şimdi tosbağa. Sabaha bir saatte ayaklanırız yine. O da bilmiyor henüz gece gündüz ne yapsın. Bir iki aya düzelir, sabretmek gerek. Demem o ki istiyorsanız yapın bir bebek, ama tereddütle yapılacak bir şey değil. Bolca sabır, hüzün, aşk ve diğer şeyleri içinde barındırıyor, hazırlanmak da mümkün değil başına gelecek öyle anlıyorsun. Güzel ömrü olsun, mutlu bir hayat sürsün, gülsün, dünyayı sevsin bizi sevsin tek arzu ettiğim bu.

Hadi bakalım bize kolay gelsin. Öperiz bizi sevenleri ve merak edenleri. Aklıma bu kadarı geldi eksik gedik olabilir, sonra yine detay veririm. Bir ara denizi görmek ve uzunca içime havasını çekmek için sabırsızlanıyorum. Yürümek iyi gelecek sanırım. Gezenti ruhlara ev basabiliyor:)Öyle ben alırım çocuğumu gezerim tozarım diye ahkam kesmekle de olmuyor, buz gibi soğukta 10 günlük bebeği sokağa çıkartmaya korkuyor insan, vicdan yapıyor aklınızda bulunsun!

9 Kasım 2016 Çarşamba

Gidenler ve yeni gelenler


Urla da bir zeytin bahçesinde çekildi bu fotoğraf. O gün alabildiğine güneşli ve güzel bir gündü. Bulutlar puf puftu en sevdiğim halleriyle. Ağaçlarda tek bir zeytin tanesi bile kalmamıştı üstelik. Buna rağmen bir tanesini keşfedip ısrarla bluzumun içine topladık. Baka baka bir hal oldum her birine aynı çekilen o an gibi. Ayağımıza dikenler battı, hop hop ilerledik kurumuş toprakta. 

Günler yine birbirini kovaladı ve canım yaz gitti. Sonbahar sonbahar olalı belki de pek böyle hüzün görmemişti. Sonbahar hep hüzün doludur aslında ama bilemiyorum bu seferki daha başkaydı sanki çünkü bir insanı aldı götürdü hayatımızdan. Anneannemi kaybettik. O dağ gibi kadın eridi bitti, ufacık kaldı. Senelerdir zaten çektiği acısı vardı, yaşlılıktan, bunamadan ve artık yitirdiği bir takım fiziksel özelliklerdinden ötürü de. 


O benim Meloşum, ayaklı gazetem, yumuş yumuşumdu. Bu halimiz ne kadar da harika, içtenlikle gülümsüyoruz. Birlikte çok gülümsemelerimiz oldu. Kokusunu, kollarının yumuşaklığını, saçlarının pişmaniye gibi o halini hatta onları düzeltmek için limon sürmesini hatırlıyorum an be an. Şimdi ondan bana tüm o harika anıların yanında bir çanta, iki tane mendil, başörtüsü, iki elbise ve bir de sabahlığı kaldı. 

Alıştırmıştık sözde kendimizi. Zaten 40 günden fazladır hastanede yatıyordu. Bir sürü zorlu süreçten geçti. Onu en son yoğun bakımda ziyaret ettiğimden taze bir ölüden farksızdı ama işte yine de sıcaktı hala. Annem, teyzem onu doğuran yegane varlığı kaybetti, hayatın ağırlığının altında günlerce ezildiler. Meğer hayat ne acımasızdı! 

Kendimizi kandırmakta insanoğlundan büyük usta yok. Her gün hayat ne kadar güzel diyerek başlıyoruz mutlu günlerde söze, şanslı hissediyoruz, şükrediyoruz ama işin aslı öyle mi? Birileri o buz gibi toprağa giriyor her gün, niceleri sırada ve bir gün de biz! Ve o çok anlamlı bulduğum söz de olduğu gibi, bir gün bizi tanıyan herkes öldüğünde hiç var olmamış gibi olacağız...İşte hayatın ta kendisi! Zaman zaman yeniden tanışıyoruz kendisiyle.

Gidecek olanlar gidiyor ve ölenle ölünmüyor. Hayatımıza devam ediyoruz elbette mecburen. İçinde devinip duruyoruz. Tasalar, kaygılar, hüzünler ve mutlu gülümsemelerle bazen. Hayat akıyor. Birileri gidiyor, yenileri geliyor. Bize de gelen bir yeni nefes var hayırlısıyla inşallah. İçimde bir ponçik büyüyor, küt küt tekmeleyerek aşıyor günleri. Annelik günden güne doluyormuş insanın içine öyle diyorlar, şu an sadece gelişmesini takip ediyorum, iyi olmasını arzu ediyorum her gün. Bir de maviş boncuk olsun istiyorum çok, sarı lüleleri olan maviş bir oğlan; bulut tenli, gök gözlü, güneş saçlı olsun ve hep gülümsesin inatla! Sağlıkla gelsin inşallah yeni hayatına.


Herkese sevgiler. Yakında yine yazacağım. Telaşlı günlerin ardından ancak duruluyoruz diyebilirim. Hoş, bir süre sonra farklı telaşlarımız olacak ama olsun, yine gelip yazarım ben terapi niyetine. 

3 Eylül 2016 Cumartesi

Haydi bre pehlivan!


Meğer ne de çok olmuş yazmayalı. Zaman yine su misali akıp gitmiş. Ben belki iki ay olmuştur derken bir de baktım nisandan bu yana yazmamışım. Hayat iteleyip durduğu için arkamızdan bir şey anlamadık geçen zamandan. İnsanoğlu işte yaranılmıyor öyle de böyle de!

Hala alışıyorum demeyeceğim çünkü artık alıştım. Yalnız herkes Türkiye'nin en iyi en güzel şehrine yerleştin dese de burası da hala bana bir nevi gurbet. Henüz ait hissedemiyorum ama tanıyorum, öğreniyorum, seviyorum. Güzel şehir izmir, insanları güzel, sokakları güzel, kafalar güzel! Yalnız havası hiç güzel değil. Tamam kışlar çok uzun sürmüyor, soğuk olsa da devamlı değil, bu kışı güzel geçirdik ama yazı berbattı! Cezayir'de ben bu kadar sıcağı hissetmemiştim, her yer klimalıydı orada, bu sene İzmir'de hele ki Haziran ayında her gün söylendim diyebilirim. Dışardan davulun sesi hoş geliyor elbet, sen İzmirdesin orası yakın burası yakın diyen çok oluyor ama kazın ayağı öyle değil. Yakın olan yerler ateş pahası, e zaten insan aylarca da tatil yapamaz ki hadi hafta sonu git, hadi git bir hafta kal tamam işte! Sanıyorlar ki biz her gün burada Alaçatı Çeşme Foça kop koptayız:)

Evin işleri hala bitmedi ama ev işi değil de bahçe işi kaldı. Bir de salondaki kocaman camın önüne iki berjer alamadım gitti. Yeni ev ve yeni hayatımızda bir dönem saç saç paraları yapmak gerektiğinden bütçe ayarlamasına odaklıyız şu an. Türkiye pahalı bir yer(miş). Her şey masraf her şey para! Hele bir de ev müstakil olunca altından kalkmak biraz zor oluyor haliyle. Öğreniyoruz!

Memlekette olmak güzel elbette doğruya doğru. Ama arada bir gitmek aklıma esmiyor da değil, hal vaziyetlerimiz malum memleket olarak. Cezayir'deki sade yaşantımız, yalnızlığımız bazen düşüyor aklıma bir gitsek diyorum. Hatta dönsek mi ki biz acaba dediğim zamanlar oldu. Kendimi cırmalıyorum şişşşt otur oturduğun yerde diye ama ne kadar devam eder bu böyle bilemem! 

Çok şükür iyiyiz. Burada hep şükrediyoruz, yaşadığımız için, başımıza bir şey gelmediği için, sağlığımız için, evimiz olduğu için... Türkiye'de yaşayabilmek bile bir mucizeymiş bunu öğrendik.

Okuyorum bol bol ama pek yazamadım işte. Hem söylenmek istemedim sıkıldığım zamanlarda, hem de biraz kendimle kalayım istedim sanırım. Hoş; bir işe de yaramadı ama olsun, denedim. 

Şimdilerde biraz serinlik var bu diyarlarda, ohh iyi geliyor. Daha da serin olsun istiyorum. Şöyle bir hırka giysek de otursak balkonda, bahçede üşüsek akşamları çorap giysek mesela. Yaz'dan hiç bu seneki kadar sıkılmamıştım. 

Bundan sonra daha sık yazarım artık herhalde, bir zahmet! Yazmazsam da dürtün beni olur  mu, hadi tuğba diye.

Haberler şimdilik bu kadar. İyiyiz, sağlıklıyız, yuvarlanıp gidiyoruz. Özlemlerim özlemelerim yine devam ediyor ama en azından kilometrelerce uzunluğunda değiller. Olabildiğimiz kadar mutluyuz! Siz de öylesinizdir umarım, ancak bu kadarına dilimiz varıyor artık çünkü!

Herkese sevgiler...

28 Nisan 2016 Perşembe

Roman tadında değil belki ama gerçek!


Herkese Merhaba;


Yazamıyorum, yorgunum, her yanım tutuk ama güneşle birlikte huzurluyum. Sabahları kendi evimde uyanıyorum. Evet bazen huysuz olabiliyorum çünkü hala alışmaya çalışıyorum yeni hayatıma, hala bazen gurbet gibi geliyor güzelim İzmir bana. Ev yoruyor, iş hiç bitmiyor. Kafamı toparlayıp şöyle bir duramıyorum, devamlı ya elim ya aklım çalışıyor. Bahçe ile uğraşmak güzel ama aynı zamanda eziyetli bir iş, hele bir de alan geniş olunca. E bir de Türkiye'de işler öyle hop deyince olmuyor, bekle dur usta gelsin, ölçü alsın, fiyat versin, yapsın getirsin, hepsi bir süreç. 


Bu fotoğrafın üzerinden epey zaman geçti, şu ara ince hırkayla iş yapıyorum, akşamları hala biraz serin oluyor. Dün akşam diktiğimiz ağaçları sularken üşüdüm mesela. Sulama işi otomatik olmadığı için henüz hortumla zorlanıyoruz biraz ama o da olacak inşallah. Öyle çiçek yok henüz bahçede varsa yoksa elma armut şeftali portakal erik ağacı gibi ağaçlar ve nane maydanoz biberiye reyhan v.b


Bu tombişleri alalı da epey oldu. Geldiklerinden beri çoğaldılar da aslında ama fotoğraflayamadım. Bir iki güne yeni yazıda yayınlarım sanırım. Bir komşum var harika bir kadın, bana çiçekler getiriyor neredeyse her gün, birlikte ekiyoruz dikiyoruz, yiyoruz içiyoruz, sohbet ediyoruz. Mutlu oluyorum çok. Demiştim ki ona Cezayirdeyken evime döndüğümde hep taze çiçeklerim olsun evin içinde istiyordum diye, buraya alışayım vazgeçmeyeyim diye getiriyor bana güllerinden, yaseminlerinden, şakayıklarından. Misler gibi kokuyor evimiz. Kaktüslerim, aloa veram, sukulentlerim, kara sevda çiçeğim, nanem, biberiyem hep onun sayesinde var. Çapraz komşum da tatlı bir hanım, onun da bahçesinden otlar geliyor çeşit çeşit, baklanın tadı mesela şahaneydi, onlar da iyi ki varla. Çok güleç bir Emine teyzem var Adile Naşit edasında, ona da bayılıyorum neşe veriyor hayatıma. Böyle böyle günleri yiyoruz işte. Geleli 4 ay oldu. Tatil gibi bir yandan, bir yandan değil ama iyi geliyor bu şekilde gitmesi. Alışmaya çalışıyoruz ama daha çok ben çünkü hala bu şehir koca bir muamma benim için. 


Bundan sonra gurbetten dönmenin nasıl olduğunu da yazacağım. Cezayir hakkında da yazacağım istek aldım:) Bu sıra hep Türkiye'den bahsediyorum ya Cezayir'i ne çabuk geri plana attın diye şikayetler var. Orada olmak ve burada olmak arasındaki farkları da yazacağım. Cezayir ile ilgili maillere de çok yanıt veremedim onları da yanıtlayacağım artık. Biraz toparladım sayılır. Her şeye birden yetişemiyorum lütfen kusuruma bakmayın!


Bu foto Foça'da çekildi, güzel bir gündü. Hop hop hopladım denizin dibinde mavinin huzurunda. Salı pazarı varmış çok güzel haftaya ona gideceğim. Etrafımız pazar yeri dolu, köyler, tarlalar, mandıralar, her yer şölen havasında sanki. Yaa zaten Cezayir'den sonra Türkiye'de her yer şölen aslında bize. Bazen insanoğlu olarak söylendiğim oluyor ama hemen ayıplıyorum kendimi, dürteliyorum çaktırmadan, oradaki günlerini unutma diyorum kendime. Yoluna giriyor yavaş yavaş. Evimiz eksiklerimiz tamamlanıyor. Ama kolay değil gerçekten. Değişiklikleri çok sevmediğimi düşünmeye başlıyorum aslında düzen bozup yeniden oluşturmak zor zanaat hakikaten. Neyse sonuçta sağlık en önemlisi, her şey nasılsa bir şekilde yoluna giriyor, su akıyor yatağını buluyor. Özlemek yine var ama en azından aynı göğün altındayız!

Hayatım roman tadında değil belki evet ama son derece gerçek, nihayet!

Yeniden görüşelim a dostlar. Bu tarafa yolu düşenleri bekliyorum artık havalar güzel nasılsa:)
Sevgiler

21 Mart 2016 Pazartesi

Tam da gülüverecekken


Her şey yeni hayatımızda tam da yoluna giriyor derken ülkemize, insanlarımıza yapılan hain saldırılarla sarsılıyor ümitsizleşiyoruz. Yazmak içimden gelmiyor bunca şey olup biterken. Şu sıra hep evden çıktıktan sonra geçtiğimiz yollar mutlu ediyor beni, tarlalar, bağlar, bahçeler, sazlıklar ve peşi sıra ilerleyen beyaz bulutlar. Alışıyorum yeni hayatıma ama Türkiye'de olmaya alışamıyorum. Güne gülümseyerek başladığım nice gün oldu ve oluyor da elbette ama içimizde hep bir korku. Telefon ediyor sevenlerimiz çıkmayın aman dikkat edin kalabalık yerlere gitmeyin. Nereye kadar? Bu bir iki gün çıkmayacağız da ya sonra? Hem neden? 

Gurbetten sonra memlekette olmak çok tuhaf. Artık başkasının evindeymişim gibi hissetmesem de tam manasıyla adapte olabildim diyemem. En kolay adapte oluşum pazarlara oldu. Menemen şu sıra favori mekanım. Komşularımla tanışıp sohbet ediyorum. Bana kabaklar, kekikler, leylaklar, kekler getiriyorlar. Seviliyorum sanırım. Ben de onları seviyorum.



Ağaçlarım var artık bahçemde şeftali, armut, erik, badem, portakal, mandalin, limon ve bir de erguvan ağacım. Onların yapraklarını sevip duruyorum. Mutfaktaki ufak saksılara maydanoz ve dereotu ektim, çıktılar bile. Bakıp bakıp seviniyorum. Ufak şeylerle mutlu olmak iyi geliyor. Daha yapılacak işler var ama tadını çıkartmaya çalışıyoruz. Ama kimi zaman öyle oluyor ki günün içinde kayboluyoruz adeta. Zaman bizi alıp çevirip yere vuruyor gibi geliyor. Gün öyle hızla kaçıp gidiyor ki. Neyse ki diyorum bahara varıyoruz!



Cezayir'deyken en çok evimde olmasını istediğim çiçeklerin hayalini kurardım. Şimdi hiç evimden eksik etmiyorum mis kokulu çiçekleri. Bazen kendim alıyorum bazen komşularım bahçelerinden toplayıp getiriyorlar. Bu leylaklar örneğin, ne harika bir hediye. Yanında taze kekik ve taze nane de geldi üstelik. Bir parça kekiği bahçeye ektim, kalan maydanoz ve derotu tohumlarını da yarın ekeceğim. Evdeki çiçekler bir alem, zambak halen açmadı, şakayık tohumlarından patladı bugün, sukulentler kendi halinde, kamkat ise miniş meyveleriyle salonda süzülüyor, toplamaya kıyamıyorum. İşte öyle böyle öğreniyorum burada yaşamayı, alışmayı.

Daha iyi şeyler olsun istiyorum. Daha mutlu olsak hepimiz. Umut etmek yoruyor, keşke umut etmeye gerek kalmasa. Öyle yaşanası olsa ki dünya, tereddütsüz ilerleyebilsek hayatın içinde. Ne anlamsız onca edindiğimiz dert tasa aslında, halen kurabileceğimiz hayallerimizin içimizde var olmasına bile şükreder duruma geldik ve ölmediğimiz her gün iyi ki diyoruz. Ne olacak bunun sonu bilemiyorum. Yine gelirim arada. Aslında çok şey var yazacağım ama dilim varmıyor!

13 Aralık 2015 Pazar

Kalın harflerle yazılan kelimeler gibi


Fotoğraf: Tumblr

Bomboş bir sayfaya atılan bir başlıktaki kalın harflerle yazılan kelimeler gibi net ve silinmesi güç buradaki anlar, yaşananlar. Kocaman bir devrin tam da ortasında açılan böyle süslü bir kapıdan girip baktığımız, türlü tecrübeler edindiğimiz, anılar biriktirdiğimiz, bambaşka bir alem!

Şu sıra kalbim kuş gibi heyecanla çarpıyor her gün. Hani birazdan yola çıkacakmışım gibi çocukça. Toparlanmaya başladım, ağırdan alarak ilerlemeye çalışıyorum. Aslına bakarsanız ev hala olduğu gibi duruyor gözümde, kirli çıkı gibi aç aç bitmiyor içindekiler sanki. Daha çok buradan hatıra olacak şeyleri çantalara doldurma derdindeyim. Önceden hiç bir şeyi veremeyen ben şimdi kendime hayret ediyorum. Bir süredir daha iyi biri oldum diyorum ya bu özelliğime de borçluyum bu içimde hissettiğim iyiliği. Kurtulmayı, rahatlamayı, azalmayı biliyorum artık, dağıtıyorum kafamdaki puslu düşünceler gibi kıyafetleri, ayakkabıları, eşyaları ve diğer şeyleri. Benden daha çok yarayacağı niceleri var etrafta. Hem bir güzel tebessüm de yetiyor karşıdan aldığım. Pıt pıt su serpiyor sanki içime. Öyle bir haller işte.

Gideceğim için mutluyum da ama çoğu hüzünle karışık duygularımın. Bir devir kapanıyor diyor herkes ya galiba hakikaten öyle. Çok idrak edemiyoruz henüz. Gideceğiz ve ardımızda bir coğrafya bırakacağız. Burada belki de sanki hiç var olmamışız gibi akmaya devam edecek hayat. Bizde kalın harflerle yer eden bu yer hiç bir zaman silinmeyecek ama ayak izlerimiz silinecek sokaklardan. Esnaf belki diyecek ne zamandır uğramıyorlar, derler çünkü biliyorum. Desinler zaten, ne mutlu bir şey kısacık bir anda da olsa hatırlanmak.

Başka ne mi yapıyorum? İç çekiyorum, ayaklarımı sallıyorum, tırnaklarımın kenarlarını yiyorum ama ekmek makarna pilav yemiyorum bir haftadır. Sigara içiyorum, kahve, yeşil çay, bazen de çikolata. Git gelliyim ama iyiyim. Şimdi tek arzum uçak yolculuğunun sağ salim bitmesi ve tanıdık kokulara uyanmak. Bu uçak stresi neymiş kardeşim bu kadar, ömrümü tüketti. Bir süre görmek dahi istemiyorum o tombalakları. Yerdeyken güzeller tıpkı mantarlar gibi:)

Yine yazarım. İçimdekileri biriktirince batıyorlar zaten, yazayım da ohh rahatlayayım. Gelince de özledim diye yazarım artık, belki de hiç anlatmam bilmiyorum ama sanırım dayanamam. Şu yeni yıla evimizde bir girelim de her şeyin hayırlısı. Herkese kocaman sarılmak istiyorum ve doyasıya ağlamak. Tut tut nereye kadar!

Gitmeden görüşürüz yeniden dostlar. İyi ki varsınız! Bana burada yarenlik ettiniz her biriniz içten kelimelerinizle. Mutluyum bunun için. Güzel bir hafta geçirin.

Sevgilerimle

8 Aralık 2015 Salı

Portakallı zihin kuşlarım


Yeni bir günden merhaba;
Yine sözlerimi yedim ve daha sık yazacağım dememe rağmen hemen geri dönemedim yazmaya. Bu yazmadığım süre içerisinde aslında herşey kaldığı yerden devam ediyor. Artık biliyorsunuz burada zaman daha ağır ilerliyor ve olağan rutinimizi sürdürüyoruz gün aşırı. 

Havalar halen tam da kış gibi değil. Sabahları buz gibi olan hava öğlenleri yerini sonbahar havasına bırakıyor, güneşle ısınıyoruz. Sokaklardaki kavuncular tezgahlarını daha toplamadılar. Kadınlar güneşi görür görmez çamaşırlarını balkonlara asmaya devam ediyorlar. Minik serçeler henüz yaprakları dökülmeyen ağaçlardan her gün şarkılar söylüyorlar. Kedicikler pek ortada görünmeseler de bir tane bahçemizin daimi elemanı sarı kediciğimiz gelip gitmeye devam ediyor. 

Ben gitme moduna girdim diyebilirim, aslında epey bir süre önce girmiştim ama haftalar geçip zaman yaklaştıkça daha da o modda buluyorum kendimi. Ama telaş etmiyorum. Henüz evi toplamaya başlamadım. Sadece ayıklıyorum, fazlaları veriyorum, bazen bavul yerleştiriyorum hepsi o. Bunca sene nasıl da geçiverdi diye düşünüyorum çoğunlukla da. Endişen sadece bu kadar zaman sonra Türkiye'deki hayata yeniden adapte olabilmek üzerine yoğunlaşıyor. O kalabalığa, zamanın akışına hatta yemeklerde kullanılan yağa bile bir alışma süreci oluyor. Bunu zaten senelerdir kısa zamanlı gidiş gelişlerimizde yaşıyoruz, tabi bu sefer kalıcı olduğumuz için süreç nasıl işleyecek diye merak ediyorum. 

Sanırım buradan gittiğimde en çok özleyeceğim şeylerden biri de yukarıdaki fotoğraflardaki desenli seramikler ve yollara serpilmiş tombalak portakal ağaçları. Zihnim epey karmaşık. Bir o düşünce bir bu düşünce gelip gidiyor dallara konan kuşlar misali. O portakalların dallarındaki ağırlığı gibi ağırlık yapıyor bazısı üzerimde. Yine de yeni yıla evimizde girebileceğimizin düşüncesi bile huzur bulmama yardım ediyor. Hatta bazen acaba yeni yıl ruhunu kısa sürede evimize getirebilir miyim diye bile düşünürken buluyorum kendimi. Henüz evimiz için ısınma sistemimiz yok, gider gitmez halletmeyi düşünüyoruz. Bunu tamamladıktan sonra sabahları orada uyanmak ve akşamları orada uykuya dalmak ve yeni gelen seneyi sevdiklerimizle mutlu gülümseyişlerle karşılamak keyif verecek bize. 

Dile kolay benim 8. senem bitti eşimin de 11. senesi. Cezayir denilen bu tozlu, turuncu iklimde pek çok anı biriktirdik. Umuyorum güzelliklerle de ayrılacağız. Şimdilik tam kesin olmasa da 15 güne kadar döneceğiz diye hazırlanıyoruz. Bu epey kısa bir süreç aslında 9 seneden sonra:) 

Bu konuyla ilgili biliyorum ki kısa zamanda yeniden yazacağım ama şimdilik burada son veriyorum. Umarım herşey gönlümüzce olur. En kısa zamanda yeniden görüşmek üzere...

30 Kasım 2015 Pazartesi

So(m)bahar giderken


Som; katışıksız ve içi dolu olan anlamına gelen sevdiğim bir kelime. Bir de şarkısı var sevdiğim. İçimde dizeleriyle uyandığım, zaman zaman...
'Çok şey istemem ihtiyacım var bir tebessüme' diyor. 

Dünya bunca çıldırmışken sadece bir tebessümün iyi ettiği insanlardan olmak istiyorum ben de. 

Bir zaman kayıp sözcükler oluyor ağzımda gözümü açar açmaz sabahın o ilk yakıcı ışıklarıyla, bir zaman da öyle bilindik, tıpkı eskiden olduğu gibi. Sadece iki gündür dilimde bir şarkıyla uyanmıyorum. Çünkü ağırlaşmış hissediyorum. Gün içinde onlarca sınava tutulacakmışım gibi heyecan var göğsümde. 


On gündür aralıksız yağdı so(m)baharın yağmurları. Hırçın, tehlikeli ve çıldırmış gibi. Ne varsa attı gitti önünde. Şimdi güneşe teslimiz ama aldatıcı bir güzellik olduğunu bilerek verdik ipleri eline. Yine de göğü mavi görmeyi üç kısa günde bile özlüyormuş insan bunu anladım. 

Sinekler var etrafta çamura yapışır gibi üzerimize yapışan. Evdeki yaza kaçmaya çalışan bir iki de sersem sivrisinek var. Kadınlar olağan gücüyle çalışıyor, elleri çamaşır suyu kokarak, herkes işinde gücünde. Kiminin evlenme hayalleri var her gün dile getirdiği, çekinmeden, bağırarak; kimiyse sadece aş derdinde ve yeteri kadar para. Erkeklerin çoğu da bıkmış görünüyor içinde bulunduğu yaşantısından. O bıkmışlığıyla çiğniyor ağzındaki lokmaları şaap şaap. O bıkmışlığıyla temizliyor tabağını ekmeğiyle ve ağzını doldurarak. Tüm bu bıkmışlığın içinde her güne gülümseyerek devam eden bir tek kişi var o da yaşlı bir kadın, çiçekli basma entarisiyle. Sanırsınız ki dünya onun için rengarenk bir eğlence parkı. Utanıyorum onu gördüğüm zaman yorgunluğumdan. Aslında bütün dertler üzerinde ama o hep gülümsüyor inadına.


Kasım gidiyor. Ne zaman geldiğini bile hatırlamazken hafızam çıktığı gün için minnet duyuyorum. Çünkü bugün hala yaşıyorum. Onunla hoşçakal diyorum so(m)bahar'a, umutlar ve hayaller eşliğinde.

Bu mavi panjurlu eski evlerin göğün altında parıldaması gibi durmalıyım diyorum göğün altında kendime. Yeni gelecek yıl için umutlanmaya gayret ediyorum. Bir yanım delicesine bitkin, halsiz ve 90'larında bir kadın gibi. Ne var ki diyorum şu deli dünyada yaşamaya değen. Dürtüyor öbür yanım kendine gel diye. Çünkü diyor hala aklın yerinde, sağlığın iyi ve sevenlerin var etrafında seni iyi edebilen. 

Yani işte durum bundan ibaret. Dışarıda kocaman bir gün var yaşamak için. Ya o da olmasaydı, ya göğü göremeseydik kapalı kapılar ardında kalsaydık kelimelerimizle. Şu evrende küçücük bir nokta kadar yer kaplayan dünyada insanları kapatmaya hakkımız yok yazmış bugün Nil, ne güzel yazmış, hep onlar yankılanıyor aklımda, üzülüyorum. Utanıyorum yeni başlangıçlar için heyecan duymaya! 



Burası huzurun başkenti değil elbette. Bir anlatsalar da duysanız yaşadıklarını insanların. Bir anlatsalar da kulağınıza çekinerek, ne işkenceler çektiklerini kısacak geçmişlerinde. Ama şaşırıyorum doğrusu, şu anda benim memleketimden huzurlu bir yer burası. Korkuyorum buradan adım atacak olmaya. Düşünsenize gelmekten korkuyorum. Geceleri hep türlü türlü sorular kafamda, uyku tutmuyor, üçü çeyrek geçiyor, sonra uyuyorum. Bir de hep şehir var aklımda, sokaklar, sarı pembe çiçekli battaniyeler var balkonlara asılan, bağıran satıcılar ve eski püskü arabalar. Eski arabaları yollarda görmek çok güzel, içinden geçmek gibi zamanın. Seviyorum bu eskimeyen eskiliği!


İşte öyle böyle geçiyor hayat. Günler kovalıyor birbirini. Bir bahar bitiyor,  yerine kardeşi geliyor soğuk ve sevimsiz olanı. Ama gelirken onu sevelim diye renkler de getiriyor yanında, ya da renksiz ama pamuk gibi yumuşak güzellikler. Herkes telaşta, süsleyip duruyorlar evlerini ve mis kokan yemekler pişiyor dört bir yanda. En güzeli de bu, kediler uyuyor, çocuklar koşuyorlar. Kadın olmaksa zor zanaat, içinden çıkılmıyor. 

Gideyim; biraz güneşe bakayım. Yarın yeni bir ay, yeni bir gün, güneşli. Yazayım bolca. İçimdeki enerjiyi bayat ekmeklerle değil ancak yazarak atabilirim. Yeni ay, yeni umutlar getirsin. 2015 gitsin, yerine daha iyisi gelsin, öyle umalım, öyle olsun. Olduğu kadar, olmadığı kader artık ne yapalım!

Not: Fotoğraflar web'den çeşitli forumlardan alıntıdır.