tunus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tunus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2017 Perşembe

İçimdeki kadınlar ve olanlar

Artık iyiden iyiye uzatıyorum, böyle sakız gibi oluyor yazmak isteyip de yazamadıklarım, sünüyor ve tadı bozuluyor sanki. Bu loğusalık ne menem bişeymiş. Ağlayıp duruyorum olur veya olmaz yerlerde ve şeylere.

O zamanlar yani çoluk çocuk yokken anne olup da kendine bakmayan kadınlara söylenirdim, sanırım 5 gündür yıkanmadım. Hatta yüzümü bile yıkamak istemiyor canım, bazen sütlü veya kusmuklu eşofmanlarla gelenlerin karşısına çıkıyorum. Bu çocuk işi beni biraz bozdu, dağıttı. Öyle tatlı ve masum ki bir yandan sadece ona bakarak saatlerce ağlayabilirsiniz, bir yandan da o kadar zor ki devamlı yatır kaldır besle gazını al dinle kontrol et... Çok rutin oluyor her şey, daha önceki rutinlerden çok daha rutin, hatta fazla rutin. Ama dışarı çıkmak benim için şu anda ayrı bir eziyet. Daha alıştım tabi ilk günlere nazaran, yine de dışarıda herhangi bir yerde memeyi örtüyle de olsa çıkartıp emzirmek fikri bile beni sinirlendiriyor. Mama yapınca soğuyor, tam altını değiştirirken kakasını yapabiliyor, hatta evden çıkacakken bir de bakıyorsun temiz elbisesine çişi çıkmış hadi avaz avaz değiştiriyorsun. Bebekler gerçekten çıplak olmaktan hiç hoşlanmıyorlar. Bunlar hep bir harp oluyor insanın kendisiyle ve çevredekilerle. Her haline de şükrediyorsun bir yandan, kendinin ve bebeğinin; anne olmak isteyip olamayanlar, çocuklarını kaybedenler, hastalıklarla boğuşanlar vb daha öyle acı şey var ki hayatın içinde. Hepsi birleşince düşüncesi bile bir loğusayı delirtebilir bence. Ben şimdi sihirli 40 ın çıkmasını ve ebediyen beni terk etmesini bekliyorum. Olay gerçekten neden ibaret bilmiyorum. Dışarı çıkınca memelerin sızlaması durumunu söylemeyi unuttum o  da ayrı bir şey tabi. Emzirmek beklediğimden eğlenceli ve güzel, yine de yavaş yavaş büyüyen bir bebeği o memeden öbür memeye taşımak bile bazen zor olabiliyor. İşte bunlar hep loğusa sendromunun getirileri. 


İçimde bildiğim ve bilmediğim hatta hiç mi hiç tanımadığım bir sürü kadın var sanki. Birinin dediği diğerini tutmuyor, biri öbürüne tapıyor, bir diğeri berikini hiç mi hiç sevmiyor. Çok tuhaf. Meyilli oluyor insan hüzne, kedere, gam'a. Bu kafayla iyi içilir aslında, efsunlu gibi bünye. 

Bilmem ne yazayım. Bazen eski zamanları özlüyorum diye ağlıyorum. Bazen de oğlanın üniversite zamanına kadar olan tüm anlarına anılar biçiyorum kendimce. Maviş boncuklarını öpmek, o küçük ağzını hüüp diye içime çekmek istiyorum ve onu böyle mıncır mıncır sıkmak. Kimisi alın bu çocuğu başkasına verin ben bakamayacağım diyormuş, kimisi camdan atmak istiyormuş, yani işin bu derecesi de var ama ben ilk günler hariç bakamayacağımı hiç düşünmedim. Bazen yanlış mı yapıyorum endişesi taşıyorum ama çingene çocukları nasıl büyüyor baksana derken buluyorum kendimi. Etrafımdaki bazı salakları da çocuk büyütürken gördüğümden ben haydi haydi yapıyorum canım diyorum. Buna da loğusalık bencillği deniyor sanırım bilemiyorum. 

Nitekim hayat ona güzel şu sıra, aslında hep de ona güzel olsa keşke, hep gülse, her anı dolu dolu yaşasa istiyorum. Kötü kaynana modeli olur muyum diye de düşünüyorum bazen, potansiyelim var gibi. Ama alt kattaki hobi odamı bile oğlumla paylaşırım diyen de pamuk bir tarafım yok değil. Sağlık olsun o bana yeter!


Hadi ben kaçtım. Oğlan uyanmadan beş günlük pisliğime bir son verip ılık bir duş almam lazım:)

Sevgiler

12 Nisan 2015 Pazar

Pazar notları: Kapılarım


Güneşli günlerde devam ediyoruz. Bugün yine pazar olması dolayısıyla biraz hüzünlü ve sıkıntılıyım. Nedense pazar günlerini buradayken hiç sevmiyorum çünkü haftanın herhangi bir gününden farkı yok. Oysa Türkiye'de pazar günleri ne güzel geçer. Bir şey yapmayıp evde bile olsa insan, o günün ruhu hep bir başka olmuştur benim düşüncemde. 

Ben de bugün yine pencereme gelen tombik minik kuşları izledim biraz. Tadı çaya yakından uzaktan benzemeyen boyalı çayımı biraz yudumladım. Sonra bir kahve söyledim ve haberleri okudum. Aklım hep dışarıda, bahçede, çimenlerde, kedilerde ve sokaktaki insanlarda. Bahçedeki yeşillik hiç bitmesin, sararmasın otlar istiyorum ve elbette oraya bir örtü serip üzerine böceklerden ve bilimum hayvanlardan korkmadan uzanmak,  sessizliği dinlemek istiyorum. Geçen sene bahçemizde sıcaktan kuruyan toprak kocaman yarılmıştı. Bir farecik de içine herhalde yuva yapmış. Gelip gidip hoop içine dalıveriyordu toprağın. Sonra ilaçlama yaptılar tabi yok oldu. Bu sene yine sıcaktan yarılır. Elimizden geldiğince suluyoruz ama fayda etmiyor. Bahçemizin hemen kenarında iki tane büyük okaliptüs ağacı var, onlar suyun bir numaralı düşmanı. Bütün suyu emiyorlar kendilerine. Fransızlar buraya geldiklerinde Cezayirlilerin suyunu kurutmak için her yere okaliptüs ağacı dikmişler. O zamandan beri etrafta büyüyen bir sürü ağaç var. Yani ne yaparsak yapalım suyu toprağa yettiremiyoruz. 

Neyse demem o ki, dinlenmek ve kendimi dinlemek istiyorum şu sıralar. Biraz da okumak. Bilgisayarımdaki dosyalarımı düzenlerken kendi çektiğim kapı fotoğraflarını buldum. İlerde büyütüp evime asmak istediklerim var içerisinde. Birkaç tanesini de paylaşmak istedim. Benim gibi kapısever çok var biliyorum. Umarım hoşlarına gider. Epeyce çekmişim, zaman zaman diğerlerini de paylaşacağım. 


Bu fotoğrafların çoğu Tunus'ta çekildi. Sidi Bou Said favori yerlerimden biri. İnsana renkleriyle huzur veriyor. İyi ki kısa zamanlı da olsa gidip gördüm dediğim bir yer. Beyaz mavi ve yeşilin buluşması harika!


Bu kapıların üzerindeki metal işlemeleri çok seviyorum. Bence böyle bir metal kapı varsa yapılabilir. Bizim İzmir'deki evin kiler-depo olarak kullanacağımız kısmında böyle metal bir kapı var. Orası için bu tip desenlerden kullanmak istiyorum. Önce maviye boyayıp sonrasında birkaç detay ekleyebilirim. Bir de kapı tokmağı ekledik mi tamamdır.


Yine hoş detaylarıyla mavi bir Tunus kapısı. 


Bu da diğerlerinden daha ufak bir bahçe kapısı. Eski ve yıpranmış olmasına rağmen yine de oldukça gösterişliydi. Ardında neler olduğunu merak ettiriyor insana. Keşke burada da tüm kapılar böyle süslü olsa. Cezayir başkentte'de var elbette böyleleri ama onları çok çekme imkanı bulamadım. Birkaç tane olacak, arşivden bulup paylaşacağım onları da yakında. 

Sevdiklerinizle, dostlarınızla keyifli bir pazar günü geçirmeniz dileğiyle.

18 Ekim 2014 Cumartesi

Mechmoum-Cennetin kokusu


Bugün haftanın ilk günü olması itibariyle zor geçti. Sakin bir gündü aslında,  belki de fazla sakin olmasıdır insanı boğan tarafı. Yine de güneşli bir gün olduğu için şanslı sayılırız. Henüz kış ile kaynaşma havasına giremedik. Havalar da böyle gittikçe gidemeyeceğimizi düşünüyorum açıkçası. 

Gittiğim gördüğüm yerler hakkında sık sık düşünürüm. Yazacağım zamanlarda özellikle aklıma türlü detaylar takılır. Ama zaman geçtikçe unutuyorum o hiç aklımdan gitmesini istemediğim zamanları. Bu yüzden üzülüyorum. Şimdilerde düşününce Fas Tunus ve Paris sanki bir masal gibi geliyor. Gözümü kapatıp kendimi orada hayal ettiğimde sadece belli başlı şeyleri hatırlıyorum. Oradaykenki hissiyatımı bir yerlerde saklayabilmeyi çok isterdim oysa ki. Zaman zaman çıkartıp o hislerle yoğrulmak iyi gelirdi. 

Yasemin çiçeği Tunustaki adıyla Mechmoum oradayken en çok aklıma yer eden şey oldu. İlk gördüğümde bir kilise bahçesindeydim, bir koca saksının dibinde unutulmuş gibi duruyordu. Eğilip kokladım, öyle güzeldi ki almaya kıyamadım onu yerinden. Oysa kökü yere değmiyordu öylece toprağın üzerinde bekliyordu sadece. Çok etkilendiğimi itiraf ediyorum. Yasemin çiçeğini severim, daha çok şeklinden ziyade kokusunu. Bazen yoğun olarak duyunca rahatsız olsam da yine de bende güzel duygular çağrıştırıyor.

Ece Temelkuran'ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar kitabını okuyorum şu günlerde. Pek çabuk ilerleyemiyorum neden bilmem. Orada bir bölümde başlıktı bu çiçek, resmi ile birlikte. Adını o ana dek bilmiyordum, tipinden tanıdım. Oradayken sorduğumuzda bir şeyler dediklerini anımsıyordum ama uçmuş gitmiş kelimeler aklımdan tam manasıyla. Mişmuum diye telafuz ediliyormuş. Güzel, ahenkli bir adı var var kendi gibi. Bu çektiğim fotoğraf da kıymetlidir bu yüzden benim için. O kilise bahçesindeki anı dondurmaktı işte hepsi o aslında, yine de özel. Elime alıp koklasam da yanımda götürmeye pek çekinmiştim, içim el vermemişti. Sonrasında bir yerlerden bir tane almıştım ama sanırım yolculuk esnasında kaybettim. Üzülüyorum. 

Buralarda yasemin ağacı sokaklarda epeyce var. Ama böylesine hiç rastlamadım. Muhtemelen kuruyunca büzülüp bozulacak kokusunu yitirecekti ama olsun, keşke onu da kaybetmeseydim anılarım gibi. Tunus sokaklarında olmak güzeldi. Bu üç büyülü coğrafta Fas, Tunus ve Cezayir hayatımda ne kadar büyük bir alanı kaplıyor düşünüyorum da, hoşuma gidiyor, zorlukları olduysa da. Hep böyle büyülü mekanlarda dolaşmak ve o heyecanı iliklerime kadar hissetmek gibi bir derdim olmuştu içten içe, burada o büyüyü fazlaca hissedemiyor olsak da yine de yetiniyorum. Tunus ve Fas ile bir gün yeniden kucaklaşmayı ümit ediyorum.

 Fotoğraf: Pinterest

Fotoğrafı alıntıladım ama aynı böyle adamları sokaklarda yaseminleri satarken gördüğümü anımsıyorum. Fotoğraf çekmeye olanak bulamamışım herhalde, ne yazık.

 Fotoğraf: www.harissa.com

Epey emek de var bu demetlerin üzerinde. O mini mini narin çiçekleri böyle incelikle bir araya getirmek herkesin harcı olmasa gerek.

 Fotoğraf: Google Tunisie Jasmin

 Fotoğraf: Pinterest

Tam da bu amcanın oturduğu yerde, kendi tabirimle karpuz kapının önünde benim de bir fotoğrafım var. Orada dakikalarca kalmak istemiştim. O beyazlık insanı çılgınca içine çekiyordu. Özlemişim o hissi. Keşke biz oradayken de bu satıcıyla karşılaşsaydık, belki ben de yanında bir süre beklerdim ve çiçeklerin kokusunu içime çekerdim. Belki de anlatacak ufak tefek şeyleri olurdu bana.

Fotoğraf: Seghaier Lotfi

Bu da eski bir tablo, yasemin satıcılarını anlatan. Hoşuma gitti paylaşmak istedim. Umarım siz de benim kadar seversiniz bu cennet kokulu çiçeklerin hayatımdaki yerini. 

19 Eylül 2010 Pazar

Tunus Tatili Bölüm 3: Otel ve çevre

Bu bölümde size otelimizden biraz bahsetmek istiyorum. Umarım böyle uzun partlar halinde yazarak sıkıntı vermiyorumdur. Tek amacım Tunus'a gitmek isteyenlere güzel bir kaynak oluşturabilmek; elimden geldiğince. Belki de Tunus'u çok sevdiğim ve pek de dönmek istemediğim için bahaneyle o günleri fotoğraflarla yeniden yaşıyor ve anıyorumdur :)

Daha önce de yazdığım gibi Otelimizin adı Paradise Palace'tı. Hamammet de bulunuyor. Ayrıntılar için buraya bakabilirsiniz.Şimdi benden birkaç fotoğraf:

Bu fotoğraf Tunus'a ilk ayak bastığımız dakikalarda çekildi. Solda Tunus bayrakları, ortada bangır bangır turist olduğumuzu bağıran mavi plakamız ve bana İzmir'i hatırlatan saat kulesi..
Burası otelimizdeki odamız. Ben odayı çok beğendim. Çok huzur verici bir mekandı. Özellikle bahçeye açılan bir balkonun olması da harika bir olaydı. Geceleri orda oturmak, kuşları dinlemek, şarap yudumlamak ve tabi bir de efkarlanıp sigara tüttürmek gibisi yoktu..Ayrıca hemen dibimizdeki hamak da çok rahattı. Özellikle denizden geldikten sonraki yorgunluğu atmakta en büyük yardımcımızdı. Bir de odamızın banyosuna değinmeden edemeyeceğim. Yere gömülü olmasına bayıldım. Dizayn olarak da güzeldi. Ev için güzel bir fikir olurdu bence tabi az daha büyük olsa fena olmaz..
Başlangı. fotoğrafı ilk akşam yemeğimizden. O akşam Japon mutfağı konsepti vardı. Sonra yanlış hatırlamıyorsam İtalyan ve Tunus mutfaklarının lezzetlerini tattık.

Buradaki fotoğraflar da otelin içinden. Kafeslere ilk görüşte bayıldım. Zaten bir kafes almadan geldim ya yuhh olsun bana diyorum..
Otel hemencik denizin kıyısında olduğu için gidip gelmek çok zevkli oldu. Dalgalarda da pek eğlendik. Düşünün ki siz olağanca gücünüzle suda duruyorsunuz ve kocaman bir dalga üzerinizden atlıyor. Harikaydı. Ayrıca kumlar, ahh tabi kumlar nasıl da pamuk gibiydi. Aynı eşimin bana ilk defa getirdiği çöl kumları kadar pürüzsüz ve güzeldi, parıldıyordu adeta. Zaten epey oynadık kumlarla, kaleler yaptık, en pürüzsüz halini tanımaya çalıştık şezlongdan elemek kaidesiyle :) Ve tabi şemsiyeler. Meksikalıların şapkaları gibi sevimli ve kocamandı. Tur düzenleyen yatlar ise her an bir korsan çıkartması olacak gibi insana heyecan katıyordu..
Tunus böyle güzeldi işte bizim için. Kumları, mis kokan yaseminleri ve begonvilleri, her yerde gördüğümüz rengarenk küpleri, mavi beyaz bir içim su evleri, muhteşem kapıları ve tabi vazgeçilmezi olan mozaikleriyle. Tabi çeşit çeşit hediyelik eşyaları da unutmayalım..

Hepiniz güzel bir pazar geçirin. Ve tüm haftanız pazar gününün güzelliğinden minik parçalar içersin..Zamanın, güzel dakikaların ve sevdiklerinizle olmanın kıymetini bilin. Bol bol da gezin ve yeni yerler keşfedin. Unutmayın ki her yenilik, bambaşka bir hayata açılan yeni bir kapı!

16 Eylül 2010 Perşembe

Tunus tatili bölüm 2; hediyelik eşyalar, dükkanlar

Tunusta en çok şaşırdığım şeylerden biri de bir sürü baykuş objesi bulmak oldu. Hepsi birbirinden tatlıydı. Dayanamadım zaten en sağdaki beyaz olanı aldım.

En çok beğendiğim diğer şeyler ise mozaik kaplama olan hediyelikler oldu. Zaten duvarlarda da bolca görmek mümkündü mozaikleri. Yalnız dünyanın sayılı mozaik müzelerinden biri olan Bardo müzesini göremedik o yüzden üzüldüm. Belki bir dahaki Tunus gezisinde..Müze hakkında bilgi almak isterseniz buraya bakabilirsiniz.
Bu heykelciklere de ayrıca bayıldım. Neden almadım diye kendime soruyorum şu anda. Ama herşey o kadar güzeldi ki hangi birini alacağını şaşırıyor insan..
Bunlar da geleneksel tunus tabakları. Desenleri son derece güzel.Ve tabaklar oldukça kullanışlı. Ben en çok sağ fotoğraftaki kapı şekilli kahvaltılıkları beğenmiştim..


Soldaki fotoğraf Sidi Bou Said'in evlerini tasvir eden bir biblo..Yanında Tunus işi bir ayna, meşhur Tunus bebeklerinden bir tane, bolca rastlalayacağınız geleneksel el yapımı kafesler. Bu kafesler dekorasyon amaçlı da olabilir tabi ya da kuşunuz için alabilirsiniz. Bir de hiçbir zaman vazgeçemediğim minik; işli kutucuklar..Küpeler için ideal bir saklama objesi olabilir.
Bunlar da Hammamet'in meşhur yaseminleri. İnanılmaz kokuyorlar. İnsan kendini cennet bahçesine düşmüş gibi hissediyor ve odanıza aldığınızda her yere o muhteşem kokusunu yayıyor. Bunlarda taç yapıp da satıyorlar turistler için.
Bu sarman kedicik de Sidi Bou Said sokaklarının uykucu kedisi. Nasıl da pofuduk şu tipe bakın. Yanından geçmemize rağmen uykusundan bir anlığına uyanmadı.

Sidi Bou Said sokaklarındaki bir sürü hediyelik eşyacıdan sadece biri. Ve biraz da gözü tok bir satıcıydı. Normalde epey indirim yapıyorlar ama bu adam kuruş inmedi turisti bol gördüğü için.


Pek görülmüyor yakın çekim olmadığı için ama baykuş motifli bir kolye vardı elimde. Küçücük bir şey olmasına rağmen şaşırtıcı derecede yüksek bir fiyat çektikleri için alamadım tabi..Ama bir sürü baykuş objesi görmek bile bana yetti de arttı bile:)

Tunus için tavsiye edeceğim, en çok beğendiğim yer Sidi Bou Said oldu. Daha sonra Hammamet, Carthage ve en son da Tunus merkez oldu. Eğer vakit bulabilirseniz Bardo müzesini ve Medinayı da gezmeyi ihmal etmeyin derim ben..

Bir sonraki yazılarımda da sırasıyla Otelden, merkezden ve Tunus'un vazgeçilmezi kapılarından bahsedeceğim..

13 Eylül 2010 Pazartesi

Tunus tatili bölüm 1; genel görünüm

Nihayet yazabiliyorum yine. Blogumu özlüyorum yazmadığım zamanlarda. Bazen netimiz yazmaya el vermeyecek kadar yavaşladığında herşey aklımdan uçup gidecek diye korkuyorum. Oysa biliyorum bir kere başlayınca devamı geliyor.

Böyle pat diye bir giriş olacak ama Tunus'a tek kelimeyle bayıldık. O kadar düzenli, temiz, turistik ki. Bu kadar güzel olabileceğini beklemiyorduk doğrusu. İnsanları çok güleryüzlü bir kere. Turist görmeye alışkın oldukları için de çok iyiler, anlayışlılar. Turistler genelde araba kiraladıklarından ve bu arabalar mavi plakalı olduğundan direk tanıyorlar ve hep yol veriyorlar yabancı olduğunu bilerek. Çok fazla italyan turist var. Son derece modernler. Merkezdeki binalar Cezayir dekilere benziyor ama hepsi o. Onun dışında son derece gelişmiş. Ne taraf kafamızı çevirsek aaa bu da var, aaa bu da mı var diye cümleler kurduk. Örneğin Shell vardı, Total vardı, ki burada en önemli nokta bu benzin istasyonlarında aynı zamanda alışveriş yapılacak minik marketlerin de olması türkiyedeki gibi aynı. Hatırladıklarım arasında başka söyleyebileceğim, teknolojik ürünler merkezi vardı, bir sürü kocaman Carrefour vardı, brillant home vardı, bir çok ünlü markanın devasa yerleri vardı örneği Loreal. Ayrıca Tunus'un Freeshop'una bayıldık. Aynı Türkiye gibi. Her çeşit ürün ve marka mevcuttu. Bir de şu meşhur La Fayette caddesi çok güzeldi görebildiğimiz kadarıyla. Merkezdeki en lüks cadde olduğunu sanıyorum. Biz gittiğimizde bayram olması sebebiyle caddedeki çoğu dükkan ve mağaza kapalıydı ama yine de güzel olduklarını anlayabildik. Zaten Fransa'dan ismini alması sebebiyle belli etti hemen kendini. 

Kalacağımız oteli Booking.com dan seçtik ve rezervasyon yaptırdık. Hiç bir sorun çıkmadı siz de gönül rahatlığıyla kayıt yaptırabilirsiniz. Biz de araştırdık önceden zaten, yorumlara falan baktık. Otelimizden de pek memnun kaldık. Ona da buradan bakabilirsiniz. Dizayn olarak türkiyedekilerden farkı yoktu. Tek eksik bizce yemeklerin çeşitliliği oldu. Ki aslında bu da çok normal birşey. Türkiyedeki yemekleri kim nerde bulabiliyor ki? Yine de lezzetli ve güzellerdi. Garsonlar fazla ilgiliydiler bile diyebilirim. Benim için önemli olmasa da çünkü otelde sevmediğim bir şeydir animasyonlar biraz zayıftı. Oraya kadar gidip gecemi animasyon izleyerek geçirmeyi sevmem doğrusu. Onun yerine kumsalda denizin sesini dinlemeyi tercih ederim. Öyle bir dalga vardı ki zaten denizde neredeyse dalgaların kıyıya vurma sesleri odaya kadar geliyordu. O yüzden epey eğlendik kumsalda. Kocaman dalgalara kendimizi bıraktık, çocuklar gibi kumdan kaleler yaptık, koştuk oynadık..


İyiki gitmişiz diyorum ben. Bir daha bile gidilebilir. Yine de önce Fas'ı da görmeyi istiyorum ikinci sefer gitmek yerine. Belki sonra yeniden gidebiliriz. Netten araştırma yaptım giderken çoğu yazan şey doğru çıktı daha ilk gün bir satıcıyla pazarlık yaptığımızda alacağımız bir malı 80 dinardan hooop diye 10 dinara indiriverdi. Şoka girdik ve gülmekten de kırıldık tabi. Bu yüzden gözümüzü hep açık tuttuk ve pazarlık yaptık sıkıca. Kiminin gözü toktu inmedi biz de inenlere gittik. Çünkü acayip kazıklamaya çalışıyorlar insanı aynı bizimkilerin turistlere yapmaya çalıştığı gibi. Ne kadar da kötü bir şey ve bir türlü vazgeçilemiyor. İnsan kendini tam manasıyla enayi gibi hissediyor. Yalnız Tunus'ta en çok sevdiğim durum fotoğraf çekmeye çalışırken arabaların bile yol vermeleri oldu bana. Bu kadar saygılıydılar yani. Son derece güzel turistik yerleri vardı ki sarı tabelalardan kolaylıkla bulduk yerlerini. Carthage'yi çok beğendik.İnanılmaz huzurlu bir mekan ve evler harika. Bir de çok lüks bir yer. Zaten Tunus kendini hemen belli etti herkesin altında son model arabalar vardı. Polisler bile Alfa Romeo kullanıyorlardı.

Daha bir çok şey var aslında söyleyecek Tunus'a dair ama şimdi biraz fotoğraflara bakın sonra yeniden yazarım ben nasıl olsa;


Sonraki yazılarda oteli, gezdiğimiz yerleri, tunus kapılarını göstereceğim sizlere..

9 Eylül 2010 Perşembe

Tunus'ta bir gün

Şimdi otelimizden yaziyorum bugün ilk defa girebildim yeni yazabiliyorum gunlerimiz pek guzel geçiyor yalnız hava biraz puslu ara ara minik yağmur damlaları dusuyor yine de huzur dolu icim keske hep tatil olsa böyle bir otelde geçse zaman diyorum içimden.dün Tunus'ta aksam iftar vakti her yer kApaliydi o yuzden bugün yeniden gidicez sidi bou Said i de görmek çok istiyorum aynı santorini gibiymiş ve gezi kitaplarında da bolca yer veriliyor özellikle de mavi beyaz evlerine ve işli kapılarına.şimdilik bu kadar denize doğru yol almalıyım.

HERKESİN BAYRAMİNİ KUTLUYORUM.