hayal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2020 Cuma

Cezayir ve pandemi



Cezayir maceramıza ara vereli aylar oldu ve bazen sanki dün gibi bazense sanki ikinci uzun seferimiz hiç olmamış gibi. İnsan uzun süre bir yerde kaldığında zaman da onunla kalıyor adeta. Geçmiş ve sonra önemsizleşiyor eğer an'dan memnunsanız. Cezayir'de iken daha çok aklım memlekete kaçıyordu, çünkü orada çok izole bir hayat sürüyorduk. Bunu gerçekten ancak bizim gibi koşullarda yaşayan bilebilir. Tabi bir de nasıl biri olduğunuzla alakalı bir durum. Çok sosyal olan, etrafıyla ilgili olan, hayattan değişik beklentileri olan insanların etkileniş biçimiyle; durağan, evcimen, olduğu kadarıyla mutlu olanlarınki çok farklı oluyor. Ben orada bir süre kaldıktan sonra kabullenme evresindeyken daha iyi hissediyorum ama ilk günlerim felaket geçiyor.

Geçenlerde hala orada bulunan bir arkadaşımız kaldığımız yeri göstermek için görüntülü aradı. Hislerimi kelimelere dökmek bir hayli zor. Özlemediğimi fark etmem uzun sürmese de tuhaf bir bağlılık hissettim. Benimki daha çok eşyaya ve anılara özlem sanırım. Biliyorum eşyaya bağlanmak son derece kötü ama hep böyleydim bilmem değişir miyim? Yaşanmışlıklarıma beni eşyalar bağlıyor, fotoğraflar gibi, yazdığım defterler, pişirdiğim kaplar gibi. Sakinliğini ve izole oluşunu artık özlemiyorum çünkü zaten İzmir'de de böyle bir hayatı sağladık. Hatta bazen caf caflı sokakları arıyorum diyebilirim.  

Oradaki durum da burada olduğundan farklı değilmiş. Hatta nasıl burada artık birinci derece yakınlarımıza kadar gelebilmişken virüs illeti, orada da benzer şeyler yaşandığını duydum tanıdıklarımdan. Orada olmanın dezavantajıysa yabancı bir memlekette güvende hissetmemek, elbette Cezayir'in gelişmiş bir yer olmaması, ilaç v.s yoksunluğu ve cahillik. Her hastalığa (çoğunlukla) antibiyotik veya ağrı kesici yazan doktorların olduğu bir coğrafya. Bu yüzden ilk pandemi zamanlarında eziyetli olmasına rağmen dönmüş olmamıza seviniyorum. Nitekim ücretsiz izindeyiz, iş devam edecek ve eninde sonunda başlanan işin bitmesi için dönmek gerekecek. Belki birkaç aylığına belki daha uzun. Buna hiç hazır olmadığımı hissediyorum çünkü 4 yaşında bir çocukla birlikte maceraya atılmak için yorgun ve yaşlıyım. Evliliğimizin ilk yıllarında olsak sanırım çok daha az düşünürdüm. Hatta 20'li yaşlarımda olsam belki hala orada olmuş olurdum. Bakmayın bu halime, o zamanlar epey çetin cevizdim. Kız çocuğu olmama rağmen erkek ergenliği gibi travmalar yaşattığımı hatırlıyorum aileme az da olsa. Üzerimde hem deli cesareti hem de keşfetmeye açlık vardı o zamanlar. Bir de aile kavramını önemini bu denli anlayamamıştım. Her genç insan gibi aslında. Bazen oturup düşündüğümde daha az gezseydim de daha çok kuzenlerimle teyzemle ananem ve dedemle vakit geçirseydim diyorum. Ama o zamanlara geri dönüş yapsam yine aynı hataları yapardım biliyorum. 

Henüz gitmeye dair bir emare yok. Ama geldiğimizden beri gitmenin heyecanını içimde yaşıyorum ben. Artık ne olacaksa olsun, şu belirsizlik ortadan kalksın ve Cezayir defteri yaşansın bitsin kapansın istiyorum. Ben kesin dönüş yaptığımız 2015 senesinde bile geri gideceğimizi hissediyordum biliyor musunuz? Ama şimdi artık yıllar geçtikçe bağlı kalmak ve köklenmek istiyorum olduğum yerde. Fazla değişiklik istemiyorum, düzen, rutin ne derseniz deyin bilmek istiyorum. Bu yüzden içim hep sınava girecek çocuk heyecanıyla dolu. 

Bakalım hayat bize neler gösterecek. Güzel şeyler görelim. Sağlıkla ilerleyelim, sevdiklerimizle bir arada gülümseyen fotoğraflar çekelim. Çocuklarımızın büyüdüğünü görebilelim ve başımızı sokacağımız bir yerimiz olsun daha ne ister ki insan hayattan? Kendini gerçekleştirebilmek ister... Bunu sonra yazacağım!

İyilikle kalın!

29 Ocak 2020 Çarşamba

Geçiş


Yeni bir yıldan devam ediyorum yazmaya. Bu sefer deli dehşet bir ara oldu biliyorum ama yazmak için bir türlü kafayı toplayamıyorum. Elbette zamana suç atmak daha kolay ama en azından geceleri yazabilirim farkındayım. Geceleri çoğunlukla pilim bitmiş olarak uzanıyor, tv deki uyduruk filmlere bakıyor veya instagram'da dolaşıyorum. 

Mayıs ayından bu yana pek çok şey oldu tabi hayatımızda. Hayat devam ediyor. Temmuz'da Türkiye'ye gelmiştik Tan ile birlikte. Eylül başına kadar kaldık. Temmuz ayında Ereğli Kefken İzmit üçgeninde geçti günler. Ağustos ayında Bodrum'a geçtik. Eşim de Ağustos sonu yanımıza geldi. Tatil elbette ki çok güzeldi. Gelirken o koca zaman nasıl geçecek diye düşünürken bir de baktım dönüş hazırlığına başlamışız. Sonra ver elini Afrika. Yine yeniden. Güneşli zamanlar burada daha kolay geçiyor. Bahçe de olunca hop atıveriyoruz kendimizi. Ama Türkiye'de uzun vakit geçirince bu sefer alışması çok zor geldi. Çünkü dönmüştük artık yerleşik bir düzene geçmiştik ve alışmıştık. Sonra yeniden bavullu yaşama hızlıca geçiş yaptık. Bünyem bu sefer hemen kabullenemedi bu durumu. Neyse öyle böyle geçiyor işte derken Kasım ayı içerisinde eşim rahatsızlandı. Buradaki dr'lar apandisit dediler acil ameliyat! Tabi burada böyle bir şeye kalkışamazdık. 5-6 günlük bir karın ağrısı sonucu bu karara vardılar. Bir telaş bilet aldık ve İstanbul'a doğru yola çıktık. Ama o anki ruh halimizi ne siz sorun ne ben anlatayım. İStanbul'daydık çünkü durumun aciliyetine binayen  ne İzmit ne de İzmir'e gitmeyi düşünmedik. Orada apandisit olmadığını anladılar. Divertikülit diye bir hastalıkmış. Bağırsak iltihabı. Birkaç gün hastane yatışı biraz evde istirahat ile devam etti günler. Tabi çocukla hastane ortamı öyle zor ki. Annemler hep yanımızdaydı, büyük destek oldular. Ama tan beni bir dk olsun bırakmadığı için her şeyi onunla yaptık. Sonrasında birkaç gün İzmir ve başka tetkikler kolonoskopi endoskopi derken sonuçlarımız temiz çıktı ve döndük. Toplamda bir ay gibi bir süreyi orada geçirdik. Ama hep yüreğimiz ağzımızda, tatsız, stresle. Sonuç olarak bir daha olabilecek bir durum olduğu için ve sebebi yok pek çok şey olabilir beslenme, doğuştan olması da olası veya stres. Bu yüzden dikkat ediyoruz. Az yemek, çokça çiğnemek, yağsız falan gibi. Atlattık. Şükrediyoruz. Hayat hoop bir anda ipleri eline alıveriyor sanki her şeyi kontrolümüzde zannederken. 

Günler birbirini adeta kovalıyor. Bazen dk ları sayarken bir de bakıyoruz akşam olmuş. Tan büyüyor, her gün biraz daha ve koşar adım. Önceden 3 yaşında çocukları olanlara bakıp ay bana ne kadar da uzak derdim. Kendimi uzaktan görüyorum da o zamanlar ne kadar da bezgindim. Lohusalığı aslında çok zor atlattım ben. Mış gibi yaparak da aylar geçirmiş olabilirim. Belki de hala geçmemiştir bilmiyorum. O dönem bir nevi mikrop girmiş gibi oluyor insanın bünyesine ve bazen hortlayabiliyor. 

Haftaya oğluşumun doğum günü. İlk kez uzakta olacak. Aslında güzel bir anı olacağı kanaatindeyim. Hayırlısıyla. İlerde unutmayacağını farz ederek anlatabileceğini umuyorum kendi yorumuyla. Hastalık dolayısıyla uzun kaldığımız için asıl tatil zamanımızı erteledik. Sanırım bahar'a kadar buralardayız. Bahar geçer. Ömür geçiyor!

Deniz gibi işte hayat. Sular bir duruluyor bir deliriyor. Biz de kah serinleyip bir oh çekiyoruz kah çırpınıyoruz kaybolmamak için kocaman sularda. 

İyiyiz. Göle bakıyoruz. Sabahları camın yanındaki elektrik direğine gelen tombul kuşları dinliyoruz. Ana oğul bazen bağır çağır bazen sarmaş dolaşız. Geceye kavuşup rüyalarımızda kahraman oluyoruz. Sanırım tan çoğunlukla arabalar ile yarış yapıyor:) Aklı fikri arabalar, kirli sular, yarışlar falan. Tatlı huysuz ve masum. 

Bakalım yeniden ne zaman harflere dokunacak bu eller. 
Sağlıcakla kalın. 
Uzaklardan selamlar.  

21 Mayıs 2019 Salı

Hay bin kunduz



Elbette böyle bir manzarada uyanmak ister insan. Şehrin tam da ortasında ama şaşaalı karmaşadan da uzakta, dingin bir mimari yapının ışığı ile güne başlamak ister bu coğrafyaya gelen her insan. Ortalığın kokusu sinmiş perdeler rüzgarda dalgalanırken, bir filmden fırlamışcasına masalsı anlar eşlik edebilse keşke hayatımıza. Öyle ki istediğim saatte bile kalkamazken sıcak yatağımdan bunları sadece hayal edebiliyorum. Bizim tosbağa sabahları hep erkenci artık. Bir de öğlen uyumamak gibi bir derdi var günlerdir, beni mahvetti bu durum. Meğer bu öğlen uykusu nasıl da tam bir mucizeymiş. Ben hatırlıyorum koca kazıktım anneannem hala öğlen uykusuna yatırırdı beni. Ah ne hoş! Biz el kadar bebeye laf anlatamıyoruz. Gözler fal taşı anne kalk lüffeeen diyor:) Kalkıp arabaların sihirli ve tan'ın sinirli dünyasına geçiş yapıyoruz. 

Şu an yazmak benim için tam bir terapi. Birkaç defter getirmiştim yanımda henüz dolduramadığım. Ama onları okuduğum bir yazıdan esinlenerek hayal defteri, gerçek defteri, rüyalar defteri gibi ayırarak planlayıp mütemadiyen yazmaya karar verdim ve bugün başladım. Sadece 3 satır yazabilmiş de olsam yetti. 

Annelikten normal hayata dönüş yazıları okuyorum ama benim sanırım daha epey yol katetmem gerekiyor. Zira benim oğlum tek kelimeyle bana yapışık ve buradan bir arkadaşımın dediği üzere artık tan benim üçüncü kolum gibi bir şey oldu. Aslında çok normal çünkü çocuk doğdu doğalı benle. Günlük rutininin çoğunda anası yanında. Hal böyle olunca yapışması gerçekten çok normal ama gönül ahh şu gönül neler neler istiyor.



Kocaman dağlar var ardımızda. Uzun tünellerden geçiyor, denize minimum 2 saatte ulaşıyoruz. Sadece o Türkiye'de adım başı ulaştığımız avm'lerden biri için 1.5 saat yol gidiyoruz. Ama ne yol, dön baba dönelim. Avm'lerden kaçıyor insanlar ama burada öyle değil elbette. Çünkü oraya gidebilmek demek gerçek hayata adım atabilmek, kabuğundan sıyrılmak gibi bir şey. 


Setif, sevdiğim bir yer oldu. Muntazam bir şehir.Söylenenin aksine bizi memnun etti. Ufak dükkanlar, bir küçük bir büyük alışveriş merkezi, güzel birkaç da market bulunca ohh dedik. İzmit'in eski halini bile hatırlatmış olabilir bana. Kısacası gönül bağını kurduk gitti!



Kherrata. Kamp alanına yaklaşık 3.5 km. Aslında kocaman bir yer ama tabi her karesini adımlamak zor. Çok güzel bir bahçe malzemeleri dükkanı var şaşırdık. Züccaciyeler favorim. Güzel elbiseciler kumaşçılar falan var. Bir sonraki aşamada onlara gidebilmeyi ümit ediyorum. Şimdilik sadece 4 yer görebildim sanırım. Büyük güzel bir market var Family Shop. İçerisinde Vanish'inden hint pirincine kadar her şey var. Oldukça şaşırtıcı bir performans. Ayrıca telefon edip olmayan birşeyleri de sipariş edebiliyormuşsun. Adamcağız Türklerin haline acıyıp getiriyor sanırım. 


Yegane dost diyebilirim. Havalar ılıdığında soğuk kahve yapmak hoşuma gidiyor. İki kez sıcak bir kere soğuk denemesi yaptım bile. Evde duruşu bile ayrı bir blog konusu olabilir. Sanırım ben bu moka pot dedikleri şeyin tipini çok seviyorum. Foşurdamasından kaçmak şahane, kahvenin kokusu fevkaladenin fevkinde. 

Hayat ilerliyor. Oğlan büyüyor. Ben sanki olduğum yerde sayıyorum hatta bazı günler geriliyorum ama iyiyim. Şükrediyorum. Kendimi telkin ediyorum ve oğlanla bol bol bahçeye çıkıp koşup oynuyorum. Bugün mesela o kendine sudan suya attı hop hop zıpladı hiç karışmadım level atladım. Çocuk mutlu, evde alt üst var. Ne diye stres yapalım dimi ama. Baksın keyfine. Çocukluk bir daha geri gelmiyor. 

Yazacağım yeniden. İnatla. Uzun aralarla da olsa eninde sonunda!
Merak eden bekleyenlere kocaman kalp:)
Kaç kişi kaldık şurada. Bir de beklendiğini bilmek güzel bir motivasyon aracı benim için. Dürteleyin beni olur mu. Numara da yapabilirsiniz. 

Cezayir'den sevgiler...


Not: Cezayir ile ilgili mailler mesajlar gelmeye devam ediyor. Elimden geldiğince cevaplıyorum. Lütfen gönül koymasın yazamadıklarım. Çocuklu yaşamda elimden ancak bu kadarı geliyor. Herkesin yolu açık olsun..


18 Nisan 2017 Salı

Renkler, çiçekler, memeler

Hayat olanca hızıyla akmaya devam ediyor bizim buralarda da. Akıyor ve içinde bizi de sürüklüyor yeni maceralara, kimi zaman istekli kimi zaman zorla. 

En güzeli de ne biliyor musunuz? Bahçemde tazecik sebze meyvelerin olması ve iyi kalpli komşularımın mis kokulu çiçekler taşımaları bana. Evim buram buram gül kokuyor şimdi. 

Bebek büyüyor, büyüyoruz birlikte. Eşim dedi ki bugün; eskiden her gün ağlıyordun şimdi hiç olmazsa üç günde bir ağlıyorsun:)

Öyle evet halen ağlıyorum. Bazen ileriyi düşünüyorum, oğlumun büyüdüğünü; ağlıyorum. Kimi zaman onsuz olacağım zamanları düşünüyorum ağlıyorum, bazen korkuyorum ağlıyorum. Ağlamak için o kadar çok nedenim var ki bu sıra. Bazen sırtım çok ağrıyor ağlıyorum hatta bazen sebepsizce tontik yanaklarına ve büzüşen dudaklarına bakıp ağlıyorum. Sonra o ağlarken de ağladığım zamanlar oluyor. Yani ben hamile kaldığımdan bu yana mütemadiyen ağlıyorum. Ama diyorum ki zaten ağlamak eski bir alışkanlık bende!


Renkleri görmeye başladı bizim küçük böcek. Takip etmeye başladı. Çiçekleri seviyor anladığım kadarıyla. Bir tane oyuncak baykuşumuz var böyle anakucağına asılan, onu seviyor, müzik çalıyor diye hoşuna gidiyor. Vuuu vuuu diye diye ona sesleniyor. Henüz eliyle tutamıyor sadece istemsizce elini sallarken çarpıyor. Kafasını çevirmeye de başladı. Biliyorum ileride bu yazdıklarımı okuyup yeniden ağlayacağım çünkü o zaman tosbik kaplumbağam kocaman olmuş olacak. 


Annem döndü, yalnızım. O döndükten sonraki ilk gün tamamen fiyaskoydu bence. Odalarındaki kokuları bile dokundu bana o gün. Şimdi oraya girmedim daha ama sanki üst kattalarmış gibi geliyor bazen, öyle düşünüyorum yorgunluk ve sinir zamanlarında. Annem ne çok destekti. Ama kocam da öyle. Onun evde olmasına her gün dua ediyorum. Annem buradayken çok yoruldu, kadıncağız miguel gibi devamlı yemek yap, sil, süpür, çamaşır yıka, çocuğu oyala modundaydı. Ama şimdi evlerine gittiğimizde hemen çocuğunu kucağımıza tutuşturan insanları daha iyi anlıyorum çünkü aynını ben de yapmak istiyorum. Birisi 5 dk tutsa ohh iyi geliyor. Tan oğlan zor bir bebek değil ama anası gibi damarı var kanımca. Birkaç gündür öğlenleri uyumuyor, hal böyle olunca uyku başına vurup huysuzlanıyor tabi. Genelde geceleri kütük gibi uyuyorum. Öyle ki çıt sesine uyanan ben-ki bebekle ilgili her çıta uyanıyorum ilginçtir- etraftaki seslere tamamen kapalıyım. Bu içgüdüsel olay çok acayip. 

Şimdi sıra geldi kutsal memelere:)

Oy oy meğer bu memeler nelere kadirmiş. Sütüm yavaş yavaş çoğalıyor. Henüz hala öyle sağayım da kenara kaldırayım durumuna gelmedim. Sadece açlık durumlarında emiyor tosbağacan. Belki de ben bilemiyorum organize olmayı ama sağdığım zamanlarda da bir sonraki öğünde hemen veriyorum sağdığımı. Bu bloğu ana oğul bloğu haline dönüştürmek istemesem de yazıyorum içimden gelenleri lütfen kusuruma bakmayın:)

Malum evimiz şehre biraz uzak, e etrafta arkadaş da yok çok konuşacak bu yüzden yazmak -artık nadiren de olsa- iyi geliyor. Bir nevi dertleşmece. 

En anaç arkadaşım bile çocuk olayının ne kadar zor olduğunu söylüyor ki ben ilk haftada ah uhlamaya başlamıştım. Hakikaten sabır işi. Sabrın ötesinde alışmak çok önemli ve kabullenmek. Artık hayatının farklı bir yöne döndüğünü, eskisi gibi olamayacağını kabullenmek gerekiyor. Bunu arkadaşım ilk söylediğinde ağız burun kıvırmıştım neden hayatım eskisi gibi olmasın diye. Ama gerçekten olmuyor. Ne kadar artislensem de olmuyor bu bir gerçek. Daha güzelleşiyor deyip ahkam kesmeyeceğim çünkü öyle yazanlara sinir oluyorum. Evlat elbette ki güzel ama ufakkenki zamanları gerçekten zor. Gülüşleri, oyunları insanın içini kıpır kıpır yapıyor. Bir de o ağlayınca gerçekten memelerim sızlıyor. Yine geldik memelere:) 

Ne söylediyse yutar insan bu çocuk konusunda. Nenem 'çocuklu dostun başına kustum' dermiş. Evet anlaşılabilir bir cümleymiş. Şimdi ben de birileri için çocuklu dostum artık:) Ben gerçekten çocuklu ortamlardan çok haz etmezdim ki hala etmiyorum ama şimdi çocuklu olduğum gerçeğiyleyim. 

Mutlu ve sakin kalabilmeyi bir şekilde başarmaya çalışmak lazım. Aslında basitmiş öyle diyorlar ama onlara kesinlikle şapka çıkartmak lazım. Artık çocuk konusunda çoğu insanın artistlik yaptığını, yalan söylediğini biliyorum. Millet birbirine hava atmak veya mükemmel olduğunu kanıtlamak için sallıyor da sallıyor. Tabi biz aman terler üşür daha küçük diye en ufak rüzgarda bile dışarı çıkartmaya korkarken, el kadar bebeyle dünya turuna çıkanlar da var. 

Bir de seni sınayanlar var, nasıl gidiyor bakalım annelik diyerek? Onlara canım cicim yapmak şart. Çok söylenirsen aaaa diyorlar geçer geçer. Nabza göre şerbet vermek şart. Yani toplumumuz hep her şeyi başaran mükemmel analar olmamızı istiyor. Kır dizini otur çocuğuna bak evini de temizle yemeğini de yap gibi. Ben valla yapamıyorum. Her birini ayrı zamanlarda yapıyorum. Kimse benden hünkar beğendi de istemiyor hoş ama birini yapıyorsam diğeri kalıyor. Bu ara mottom 'bırak evi bok götürsün'. Tabi çocuklu ev deyip elime ikidebir süpürge almışlığım da var yalan olmasın. 

En çok Cezayir'deki başıboşluğumuzu özlüyorum. Her konuşmada hop sigara yakıverişimizi, içlendikçe içebildiğim zamanları, kitap okumaktan sıkıldığım anları, yapacak bir şey bulamayıp pöfürdendiğim o zamanları. Cezayir'in kara kaşı kara gözü değil yani içinde yaşadığımız anlarını özlüyorum. O anların rehavetini, uyuyabilmeyi, uyanmak istemeyip güne geç katılmayı, deli deli yemek yapmayı, çok çok yazmayı, bol bol fotoğraf çekmeyi.

İçinde bulunduğumuz her an çok kıymetli aslında. Gelen gideni aratır derler ya öyle oluyor gerçekten. Hep arıyoruz eski zamanları. Şimdi evet çekirdek aileyiz maşallah mutluyuz sağlıklıyız ama o zamanların da tadı başkaydı. Henüz geri gelmeyeceklerini kabullenmek için sanırım daha zamanım var. 

Bahar geliyor. İzmir'de dereceler gün be gün yükseliyor. Kuşlar cik cikledikçe, eve güneş değdikçe huzur geliyor içime. Oğlum da artık mini mini şeyler giysin istiyorum şöyle şortlar tişörtler tulumlar. Büyüsün bana annemmmmmm desin istiyorum böyle kalbinin taaa içinden. Bana baksın boncuk boncuk sonra kocaman sarılsın annemmmm diye. 

Hadi ben kaçtım. Oğlan uyanmadan bir tarhana karıştırayım. Dünden kalanları yeriz yanına en azından çorba yapacak zamanım olsun hemen uyanmasın:)

Ne zaman bilmem ama yine yazarım ben, inşallah başka konularda da yazarım...

Sevgiler herkese bizden. 

5 Şubat 2017 Pazar

Hamile kafası; Son düzlük

Günler tıpkı masallardaki gibi birbirini kovaladı. Hızla aktı gitti adeta tüm yaşananlar. Şimdi sadece yaşanacak bir koca gün kaldı bebeğimize kavuşmadan önce. Hala inanamıyorum hatta belki bir süre daha inanmamaya devam edeceğim bebekli bir yaşama. Rutinimizin değişeceği fikrine hala alışamadım ve doğuracakmışım gibi de gelmiyor çok acayip bir şekilde. Doğurmak ve ben, iki uzak kıta gibi birbirine. Ben sadece kelimelerden yeni ve kendime özel cümleler doğurabilirim sanıyordum şimdi içimden bir hayat çıkartacağım. İnsan nasıl şaşırmaz, afallamaz? O küçücük ponçik ayaklar ve bezelye parmaklarla ben ne yapacağım😳 Ölesiye korkuyorum, belki çok aptalca ve yersiz ama evet korkuyorum. Başından beri normal Doğum düşündük durduk, doktorum da o kafada, yapabileceğime de inandı, beni de inandırdı ama paşamız gelmek istemiyor. O halinden pek memnun, annesinin yumuş karnından çıkası gelmiyor bir türlü. Eğer bugün de doğurmazsam pazartesi sabahı sezeryana gireceğim. Daha önce hiç ameliyat olmadım, doğal olarak korkuyorum ama elden gelen bir şey yok. Söylenenlere pek kulak asmamaya çalışıyorum çünkü malum herkesi bir tecrübesi ve söyleyecekleri var. Herkesin yaşadığı kendine. Sağlıklı olalım da ana oğul gerisi nasılsa gelir. Acı çekmeden anne olunmuyormuş artık idrak ettim, normali ayrı sezeryanı ayrı dert. İkisi de birbirinden stresli. Bu iş başlı başına stres. Sonrasını yaşayarak göreceğiz. Şu an en çok nasıl bir tiple karşılaşacağımı merak ediyorum😀Bir de hemen benzetirler ya ana babaya, bakalım ilk kim diyecek şuna benziyor diye. Ne zaman yazarım  bir daha bilmiyorum ama yazmaya gayret edeceğimi biliyorum çünkü kendime de zaman ayırmam lazım. Lohusa kafasını da yazacağım zaten bakalım dedikleri kadar var mı? En çok da emzirirken gıdıklanacak mıyım onu merak ediyorum şu an. Ne kadar okuduysam o kadar unuttum okuduklarımı, sanki hepsi eski bir macera gibi durduğu yerde kalıverdi. 

Deniz kenarına gittim bugün ayrıca, çok iyi geldi deniz havası. Kendim gibi hamile bir kedicik gördüm yemeğimden verdim açtı, ona ağladım. Güldüm sonra ahh dedim şu hamile kafası. Bugün tam 4 kez ağladım. Sebeplerim çok bombastikti. 

Daha ne yazsam bilmiyorum, sanki dünyaya gelecek benim, belki de onunla yeniden doğarım kim bilir. Kutsal annelik söylemleri çok bana göre değil ama büyük konuşmayalım, yaşayalım görelim. 

Ne de olsa ameliyat, dua edin. Sağ Salim girip çıkayım, bebek de sağlıklı olsun, sevdiklerim de yanımda, daha da bişey İstemem zaten. Hoş bulalım yeni hayatımızı, aşkla huzur bir arada ilerleyelim kafi. 

Herkese sevgiler. Yeni bir macerada görüşebilmek dileğiyle...

Mutlu kalın💐



28 Nisan 2016 Perşembe

Roman tadında değil belki ama gerçek!


Herkese Merhaba;


Yazamıyorum, yorgunum, her yanım tutuk ama güneşle birlikte huzurluyum. Sabahları kendi evimde uyanıyorum. Evet bazen huysuz olabiliyorum çünkü hala alışmaya çalışıyorum yeni hayatıma, hala bazen gurbet gibi geliyor güzelim İzmir bana. Ev yoruyor, iş hiç bitmiyor. Kafamı toparlayıp şöyle bir duramıyorum, devamlı ya elim ya aklım çalışıyor. Bahçe ile uğraşmak güzel ama aynı zamanda eziyetli bir iş, hele bir de alan geniş olunca. E bir de Türkiye'de işler öyle hop deyince olmuyor, bekle dur usta gelsin, ölçü alsın, fiyat versin, yapsın getirsin, hepsi bir süreç. 


Bu fotoğrafın üzerinden epey zaman geçti, şu ara ince hırkayla iş yapıyorum, akşamları hala biraz serin oluyor. Dün akşam diktiğimiz ağaçları sularken üşüdüm mesela. Sulama işi otomatik olmadığı için henüz hortumla zorlanıyoruz biraz ama o da olacak inşallah. Öyle çiçek yok henüz bahçede varsa yoksa elma armut şeftali portakal erik ağacı gibi ağaçlar ve nane maydanoz biberiye reyhan v.b


Bu tombişleri alalı da epey oldu. Geldiklerinden beri çoğaldılar da aslında ama fotoğraflayamadım. Bir iki güne yeni yazıda yayınlarım sanırım. Bir komşum var harika bir kadın, bana çiçekler getiriyor neredeyse her gün, birlikte ekiyoruz dikiyoruz, yiyoruz içiyoruz, sohbet ediyoruz. Mutlu oluyorum çok. Demiştim ki ona Cezayirdeyken evime döndüğümde hep taze çiçeklerim olsun evin içinde istiyordum diye, buraya alışayım vazgeçmeyeyim diye getiriyor bana güllerinden, yaseminlerinden, şakayıklarından. Misler gibi kokuyor evimiz. Kaktüslerim, aloa veram, sukulentlerim, kara sevda çiçeğim, nanem, biberiyem hep onun sayesinde var. Çapraz komşum da tatlı bir hanım, onun da bahçesinden otlar geliyor çeşit çeşit, baklanın tadı mesela şahaneydi, onlar da iyi ki varla. Çok güleç bir Emine teyzem var Adile Naşit edasında, ona da bayılıyorum neşe veriyor hayatıma. Böyle böyle günleri yiyoruz işte. Geleli 4 ay oldu. Tatil gibi bir yandan, bir yandan değil ama iyi geliyor bu şekilde gitmesi. Alışmaya çalışıyoruz ama daha çok ben çünkü hala bu şehir koca bir muamma benim için. 


Bundan sonra gurbetten dönmenin nasıl olduğunu da yazacağım. Cezayir hakkında da yazacağım istek aldım:) Bu sıra hep Türkiye'den bahsediyorum ya Cezayir'i ne çabuk geri plana attın diye şikayetler var. Orada olmak ve burada olmak arasındaki farkları da yazacağım. Cezayir ile ilgili maillere de çok yanıt veremedim onları da yanıtlayacağım artık. Biraz toparladım sayılır. Her şeye birden yetişemiyorum lütfen kusuruma bakmayın!


Bu foto Foça'da çekildi, güzel bir gündü. Hop hop hopladım denizin dibinde mavinin huzurunda. Salı pazarı varmış çok güzel haftaya ona gideceğim. Etrafımız pazar yeri dolu, köyler, tarlalar, mandıralar, her yer şölen havasında sanki. Yaa zaten Cezayir'den sonra Türkiye'de her yer şölen aslında bize. Bazen insanoğlu olarak söylendiğim oluyor ama hemen ayıplıyorum kendimi, dürteliyorum çaktırmadan, oradaki günlerini unutma diyorum kendime. Yoluna giriyor yavaş yavaş. Evimiz eksiklerimiz tamamlanıyor. Ama kolay değil gerçekten. Değişiklikleri çok sevmediğimi düşünmeye başlıyorum aslında düzen bozup yeniden oluşturmak zor zanaat hakikaten. Neyse sonuçta sağlık en önemlisi, her şey nasılsa bir şekilde yoluna giriyor, su akıyor yatağını buluyor. Özlemek yine var ama en azından aynı göğün altındayız!

Hayatım roman tadında değil belki evet ama son derece gerçek, nihayet!

Yeniden görüşelim a dostlar. Bu tarafa yolu düşenleri bekliyorum artık havalar güzel nasılsa:)
Sevgiler

21 Mart 2016 Pazartesi

Tam da gülüverecekken


Her şey yeni hayatımızda tam da yoluna giriyor derken ülkemize, insanlarımıza yapılan hain saldırılarla sarsılıyor ümitsizleşiyoruz. Yazmak içimden gelmiyor bunca şey olup biterken. Şu sıra hep evden çıktıktan sonra geçtiğimiz yollar mutlu ediyor beni, tarlalar, bağlar, bahçeler, sazlıklar ve peşi sıra ilerleyen beyaz bulutlar. Alışıyorum yeni hayatıma ama Türkiye'de olmaya alışamıyorum. Güne gülümseyerek başladığım nice gün oldu ve oluyor da elbette ama içimizde hep bir korku. Telefon ediyor sevenlerimiz çıkmayın aman dikkat edin kalabalık yerlere gitmeyin. Nereye kadar? Bu bir iki gün çıkmayacağız da ya sonra? Hem neden? 

Gurbetten sonra memlekette olmak çok tuhaf. Artık başkasının evindeymişim gibi hissetmesem de tam manasıyla adapte olabildim diyemem. En kolay adapte oluşum pazarlara oldu. Menemen şu sıra favori mekanım. Komşularımla tanışıp sohbet ediyorum. Bana kabaklar, kekikler, leylaklar, kekler getiriyorlar. Seviliyorum sanırım. Ben de onları seviyorum.



Ağaçlarım var artık bahçemde şeftali, armut, erik, badem, portakal, mandalin, limon ve bir de erguvan ağacım. Onların yapraklarını sevip duruyorum. Mutfaktaki ufak saksılara maydanoz ve dereotu ektim, çıktılar bile. Bakıp bakıp seviniyorum. Ufak şeylerle mutlu olmak iyi geliyor. Daha yapılacak işler var ama tadını çıkartmaya çalışıyoruz. Ama kimi zaman öyle oluyor ki günün içinde kayboluyoruz adeta. Zaman bizi alıp çevirip yere vuruyor gibi geliyor. Gün öyle hızla kaçıp gidiyor ki. Neyse ki diyorum bahara varıyoruz!



Cezayir'deyken en çok evimde olmasını istediğim çiçeklerin hayalini kurardım. Şimdi hiç evimden eksik etmiyorum mis kokulu çiçekleri. Bazen kendim alıyorum bazen komşularım bahçelerinden toplayıp getiriyorlar. Bu leylaklar örneğin, ne harika bir hediye. Yanında taze kekik ve taze nane de geldi üstelik. Bir parça kekiği bahçeye ektim, kalan maydanoz ve derotu tohumlarını da yarın ekeceğim. Evdeki çiçekler bir alem, zambak halen açmadı, şakayık tohumlarından patladı bugün, sukulentler kendi halinde, kamkat ise miniş meyveleriyle salonda süzülüyor, toplamaya kıyamıyorum. İşte öyle böyle öğreniyorum burada yaşamayı, alışmayı.

Daha iyi şeyler olsun istiyorum. Daha mutlu olsak hepimiz. Umut etmek yoruyor, keşke umut etmeye gerek kalmasa. Öyle yaşanası olsa ki dünya, tereddütsüz ilerleyebilsek hayatın içinde. Ne anlamsız onca edindiğimiz dert tasa aslında, halen kurabileceğimiz hayallerimizin içimizde var olmasına bile şükreder duruma geldik ve ölmediğimiz her gün iyi ki diyoruz. Ne olacak bunun sonu bilemiyorum. Yine gelirim arada. Aslında çok şey var yazacağım ama dilim varmıyor!

22 Şubat 2016 Pazartesi

Biz yaşarken


Her anın aslında verilmiş bir hediye olduğu dünyamızda tesadüfen yaşamaya devam ediyoruz. Alışıyoruz günden güne ama zor oluyor doğruyu söylemek gerekirse. Biraz eksik, biraz acayip, yorucu, stresli ve bilinmez. 

Kediciği hala yanımıza alamadık ama şu birkaç gün içinde yeni evine gelir o da. Buraya sanırım o da halen alışamadı, pek havası yok gibi. Eve gelince ve bizli yaşama geri dönünce düzeleceğini ümit ediyorum. Şimdilik yumoş battaniyelerde uyumaya devam ediyor.


Havalarda İzmir etkisi sürmekte. Bahar gibi aynı. Yalnız tabi önümüz mart olduğu için soğukların geleceğini düşünüyorum. Geçenlerde balkonda oturup bir kahve içtim, hava yine bahardan çalıntıydı. Çok sessiz bizim buralar. Cezayir'deki şantiyemizi aratmıyor bu yönüyle. Etrafın yeşillik olmasını da seviyorum. Evin yolunda bağ bahçe tarla dolu. Şehre ait olmayan ruhum yeşili görünce huzur buluyor. Yalnız, ev aslında şehre çok uzak olmamasına rağmen-20 dk sürüyor Karşıyaka'ya- henüz yalnız bir yere gidemiyorum ve bu beni sıkıyor. Araba da kullanmadığım için alıp da çıkamıyorum. Şu evin ana işleri biterse pratik yapıp yakın zamanda trafiğe çıkmayı planlıyorum. Buradaki en büyük hedefim bu. Bunu başaramazsam buradaki hayatım Cezayir'dekinden pek de farklı olmayacak çünkü. 


Nihayet avizelerimizi de alabildik. Her şey ateş pahası. Fiyatlar o kadar acayip ki şaşıp kalıyoruz. İnanamıyoruz çoğu zaman insanlar bir avizeye milyarlar veriyorlar mı gerçekten? Uygun fiyatlı olur diye Karabağlar'a gittik oranın da bir farkı yokmuş diğer yerlerden. Neyse ki şansımız yaver gitti de bir nebze uygun fiyatlı şeyler bulabildik. Bizim gibi memlekete dönen arkadaşlar hep anlatıyorlardı her şey pahalı, sıkıntı yaşıyoruz diye ama insan tecrübe etmeden anlamıyormuş demek ki. Ev müstakil olduğu için de şimdilik daha çok işi var. Alt kat henüz ardiye durumunda, bahara kadar düzenlemeyi umuyorum. Daha İzmit'ten eşyalarım da gelmedi, o da ayrı bir stres. Hani 8 senelik evliyiz ama yeni evli gibi eşya taşıma dertlerimiz var. E o zaman yaşamadık bunları şimdi yaşıyoruz. Açıkçası sıkıntılı bir süreç. Öyle keyifli tarafları paran varsa var, hayatın gerçeği böyle saçma bir şey işte. En güzel tarafı henüz benim için geçerli olmasa da ait hissedebilmek. Başımızı sokacağımız bir evimiz var çok şükür ve sağlığımız yerinde. Daha da başka bir şey istemiyorum zaten. Umarım yaşadığımız sıkıntılardan sonra güzel günler bizi bekliyordur. Umarım döndüğümüze pişman olmayız. 


Bir de tabi ege mutfağına hızlıca giriş yaptım diyebilirim. Şevket'in bu hali ile yeni tanıştık, kuzu etli nohutlu hali hoşuma gitti. Öncesinde sadesini yemiştim. Bostanlı pazarı bir nimet, çarşambaları gidiyorum. Her çeşit sebze meyve var ve fiyatlar uygun. Cibez, şevketi bostan, radika, ebegümeci, mantarın türleri pazarda mevcut, en keyifli kısmı şu anlık bu. Bir tane de pazar arabası edindim fıtır fıtır çekiştirerek dolaşıyorum pazarda. İşte o an, o renklerin içinde iyi hissediyorum. Bir de gece kafamı yastığa koyduğumda üstümde çok kat olmadığını bilmek huzurla uyutuyor. Yalnız buralarda hırsızlık oluyormuş diye duyduk stresliyiz. Bahçeye çit çevirteceğiz. Gece alt kattan tık sesi gelse uyanıyorum, henüz idrak edemedim bu tip evlerin bir yerlerinden sesler gelebileceğini. 

Bilmiyorum, tuhafım. İnsanlar ölüyor, biz yaşıyoruz ama ne için? Neden çabalıyoruz bunca, neden bunca stres? Yaşayacağız ve bir gün hop gideceğiz bir başımıza. Böyle olunca işte anlamsız geliyor bunca telaş, afallıyorum. Düşünceler kafamda öyle yoğun ki geldiğimden beri bazen iç sesimi duyamıyorum. Egenin renkleri iyi geliyor bir tek, denize bile yakınlaşamamışken henüz pazara çıkmak ruhuma iyi geliyor. Bir de şu telaşı atlatıp yazmaya ve okumaya devam edebilsem, işte buna çok ihtiyacım var. A bir de geldiğime sevinen insanların olduğunu bilmeye ihtiyacım var, aranmaya, sorulmaya...Hayat bıraktığım yerden devam etmiyormuş aslında bunu anladım. Hani döndük ya hala aklım 2007 de bıraktığım hayatta, aradaki boşluk çok uzunmuş meğer ve pek çok şey değişmiş. Yaşayarak görüyorum. Yani düşündüğüm kadar kolay değilmiş. 

Yazacağım yine. Memlekete kesin dönüş yaptım ama bloga kesin dönemedim henüz.

Not: Cezayir ile ilgili mailler almaya devam ediyorum. Koşturmacadan yanıtlamaya zaman bulamıyorum ama en kısa zamanda boş vakit yaratınca yazacağım. Lütfen hemen dönüş yapamadığım için bana kızmayın!

Herkese sevgiler...

8 Şubat 2016 Pazartesi

Hayaller Villakent, gerçekler Gediz Elektrik


Türkiye maceramızın başladığı tam bir ay on dokuz gün oldu. Daha yeni dünyaya gelen bir bebek misali alışmaya çalışıyoruz. Gerçekten bir farkımız olduğunu düşünmüyorum o ilk hallerinden. İçine düştüğümüz dünya denen yerde, gayretle ilerlemeye çabalıyoruz.

Evimiz şehre biraz uzak sakin bir yerde. Seyrek köyüne yakın, bir nebze de olsa doğallıkla baş başayız. Türkiye güzel memleket, İzmir’de tabi medeniyetin sembolü, havası suyu güzel, kimilerini tenzih ederek demeliyim ki insanları da güzel, yani aslında hala iyi insanlar var etrafımızda, ama tabi ne kadar kaldılar bilemiyorum. Ortalık çakal dolu, kelimenin tam manasıyla hem de. Nereden, kimden ne kopartırım gözüyle bakıyor insanlar diğerlerine. Bir de insanlar çirkin, şöyle yüzüne bakınca içimizin açıldığı o güzel yüzlü insanlar kuş olup gitmişler sanki. Diyorum ya çakal gibi bakıyorlar böyle insanın içine içine.

İçinde yaşayınca tabi bambaşka oluyor bu memleket, dönüşüyor zamanla. Çirkin yüzlü, bedbaht, umutsuz insanlara dönüşüyor sanki.

Başka kıtadayken, her şeyden kilometrelerce uzaktayken beyaz camdan izlediğimiz o dünya aslında kurmaca gibi geliyor insana. Hani bazen tüm söylenenlere inat bu kadar da olmaz diyorsun ama şimdi bakıyorum da oluyormuş.

Cezayir gerçekten hala bozulmamış, saf bir ülke. Özlüyor muyum diye kendime sıkça soruyorum, hayır özlediğim o değil, yüzlerdeki masumiyeti özlüyorum ben. Yeni açılan alışveriş merkezinde yürüyen merdiveni hayretler içerisinde seyreden insanların saflığını özlüyorum. Benim özlediğim aslında olmak istediğimiz halimizden kopup gelişimiz. Geçmiş gibi aynı. Hani büyükler hep derler ya aah o eski zamanlar diye, ahh o eski insanlar neredeler şimdi?

Türkiye kocaman bir gayya kuyusu adeta, etrafı da rengârenk çiçeklerle, mavi denizlerle çevrilmiş. Aslında öyle olmadığını anlamak çok da uzun sürmüyor. Bir gün bir uyanıyorsunuz evinizin elektrik sayacını değiştirmeye gelen elektrikçiler (habersizce geliyorlar ve işlemi de haberiniz olmadan yapıyorlar) bir kablo bağlantı hatası yapıyorlar ve evinizdeki ısıtıcı, buzdolabı, internetin modemi, ziliniz, prizleriniz falan yanıyor.(Biz yine ucuz kurtulmuşuz kimilerinin evi bile yanmış bu şekilde) Sonra binbir güçlükle hata yapmalarına karşın basıp giden o adamları arayıp buluyorsunuz ve onlar karşınıza pişkince dikilip yani tabi olmaması lazım ama yaptık bir hata diyorlar. Ha bir de aa siz elektriğinizi kestiğimizi fark etmediniz mi diyebiliyorlar. Tabi uyurken ben genelde elektriklerin kesildiğini anlarım çünkü öyle özel güçlerim var aman sakın kimse duymasın. İşte Türkiye aslında böyle bir yer. Ha tabi biliyorduk biz böyle olduğunu sadece unutmuşuz hatırlatıyorlar günbegün. Özlemle döndüğümüz evimizde iki tane işini bilmez yüzünden günlerdir oturamıyoruz, çünkü buz gibi, çünkü buzdolabımız da bozuk, çünkü internetimiz de yok, çünkü şu anda dükkanını kapatıp gitmiş olan şömineci adamın yaptığı şömine de evin içine tütüyor onu da yakamıyoruz. 

Yani bunlar daha ne ki? Böyle bir yer işte bizim güzel memleketimiz ve canımız insanlarımız!


18 Kasım 2015 Çarşamba

İçimden trenler geçiyor


'Garibim.
Ne bir güzel var avutacak gönlümü, 
ne de bir tanıdık çehre.
Bir tren sesi duymayagöreyim
İki gözüm iki çeşme...'

Orhan Veli


Bu haliyle sevdim ben şehrimi. Tıngır mıngır trenleriyle ve upuzun, paslı demir raylarıyla. Çocukluğumu sever gibi sevdim ağaçlarını, yollarını, eski beton duvarlarını. Binaları yok oldu zamanda, yırtıldı dantelli perdeleri tanımadıklarımın. Yok yerleri resimlerle doldurabilmeyi sevdim. Yenisi yapıldı eskinin yerine, bir iz arayıp bulamadığımda dahi geçmişten, bir zamanlar orada olanı sevdim ısrarla. Orada doğdum, büyüdüm, doğruldum, sevindim, sevildim. 

Bugün Orhan Veli geldi buldu beni, bir tren sesi geldi kulağıma ağladım. Sisinin kokusunu bile özledim dedim kendime, kendimle konuştum. Babannemin elinden tutup çarşıya giderken raylardan geçme heyecanımı duydum yeniden içimde, gizli saklı köşelerde bulduğum taşları tokaçları toplar gibi topladım her birini, beş satır şiirde.  

Memleketimi özledim. Hoş; pek kimse özlemiyor bu devirde böyle hallerini. Bir ben mi kaldım uslanmaz ruhumla dolaşan bu siyah beyaz karelerde. Az sonra geçecek sanki bir tren ve el sallayacak babannelerinin elinden tutan tüm çocuklar. Annem de hemen şuracıkta duracak, gideceğim öğlenleri yanına, fotoğrafın tam da bittiği yerde...


Annem, teyzem ve anneannem. Üç güzel insan. Yürüyorlar sokaklarda zamana gülümseyerek. Ben ailemden öğrendim memleketimi sevmeyi, hatıralarımı sevmeyi. Biz hep sevdik çünkü, yerleri, odaları, sokakları, başka yüzleri. 

İzmit, içinden trenler geçen şehrim. Hep o haliyle kalacak hatırımda ve ne zaman bu şiiri hatırlasam benim de içimden geçecek o trenler, çocukluğumla!

Not: İzmit fotoğrafları web'den alıntıdır. 

10 Kasım 2015 Salı

İçimden ne geliyorsa



Heybemde Fotoğraf blogunun sahibi Ebrar bir etkinlik düzenlemiş 

Etkinlik sondan iki önceki yazısında. Katılmak isteyen Ebrar'ın blogundaki postasından bir fotoğraf seçecek. Onun çektiği fotolara bakarak içimizden ne gelirse yazıyoruz. Ben elbette ki hemen deniz ve vapur temalı fotoğrafı seçtim. Aslında sonbahar yaprakları da uygun geldi ama kararım denizden yana oldu. 

Deep ise beni yazısında etkinlik için etiketlemiş. Bu yüzden fotoğrafa bakıyorum ve içimden nasıl geliyorsa yazıyorum. 

***

Denize yakın bir yerde güne bir kez daha  başlamak; hayatın tekrarının olduğuna inanmaktır.
Bir gülümseyişle yalana aldanmaktır...
Günün yalanlarının toplamında acı bir keman sesiyle tekrar uykuya dalmaktır. 
Bir gülü koklamak,
Bir insanı anlamak,
Bir bedeni kavramak gibi
dürüstçe ama gizli gizli sızmak bir başkasının derinlerine...
Denizi anlamak yaşamı kavramaktır bir nevi.
Rüyalarım hep mavidir benim.
Kapanırsanki tüm kapılar geceleyin üzerime uzağındayken 
başka bir hayatı devralırım...
Nöbetleşe yaşarım bir başka bedenle, susuz, kupkuru...
Anlamsızca saat başlarında uyanıp su içmek gibi hep aynı saatte denizle olabilmeyi düşlerim...
Etrafımda evler yıkılıyor gibi hani öyle biçare, yanı başımda koca bir deniz…allak bullak...
Hasretimi dile getirmek için doğru bir vakit belki ama kelimelerim benden çıkmak istemiyor sanki şu anda. Kuvvetlice çekmek hatta saçlarına asılmak gerekiyor her birinin. Sonra da acısı dinsin ve bana sessizce kendisini bıraksın diye masumca okşamak. Bazen de nabza göre şerbet vermek! Deniz bu sağı solu belli olmaz.
Kaçıyorken durmadan bir şeylerden yanıbaşımda hep o mavilik vardır.
Hep telaşlı, hep tedirgin ama hep yanımda.
Gitmesi gerekiyordu ama hiç gitmedi sadık bir dost gibi adeta...
Günler geçti fakat hep aynı gün aynı saatte orada olmak gerekiyormuşcasına geçirdim dakikaları. 
Türlü zamanlardan geçtim, kumlar yaktı ayaklarımı,  yıldızlar soğuk soğuk esti üstümde, ben genede dönmedim arzularımdan...
Hatta insanlar bile nefes verdi yanıbaşımda..
Şunu hatırlıyorum bir de; elimde mor ve hardal renginden oluşan bir eşarp sallandırıyorum rüyalarımda, denize doğru. Sonra gökdelenlere tırmanıyorum ama kapısı açık asansörlerle. Rüzgarın uğultusu sağır edercesine ağır. Biri itti beni rüyamda; sırtımda bir paraşüt ; deniz renginde.
Düşüyordum tüm devirlerden geçercesine…
Açıldı o küçük çanta ve bir çift kanat sahibi oldum bir anda… sığ bir suya düştüm..
Suda yıkandım
Ağlıyordum
Kızgındım
Korkmuştum
Ama öyle mutluydum ki
Bütün duyguları  aynı anda yaşıyordum...
O bekliyordu..
Sessizdi, gülümsüyordu ışıldayarak. Işıkla gülümseyenini görmemiştim daha önce.
Kızmak, delice haykırmak gelmişti içimden ona, bunca uzak kalışımıza.
Ama öyle mutluydum ki
Anlam veremedim içimdeki kızgınlığa...
Bir el beni itti ve sanki bambaşka bir hayatta buluverdim kendimi...
Kızamadım sarıldım sonra dalgalarına.
Yürüdüm dar geçitler boyunca...
Yüzler gördüm hiç tanımadık...
Ama güldüm, içimden geldiği gibi...
Bana ait olmayan bir tarihte yolculuk yapıyor gibi şaşkın ve ürkektim
Bekledim.
Biri beni çağırıncaya dek,
Biri beni bu rüyadan çekip alıncaya dek. Denizlerimden ayırıncaya kadar düşlediklerimi.
Çünkü sonunda uyandım. Rüyanın içinde uyandım. 
Birbirimize baktık... Etraf daha aydınlanmamıştı.
Bir hayatın rüyasından uyanmanın şaşkınlığıyla birbirimize baktık denizle ve o anda etrafta müthiş bir ot kokusu...
Karadeniz’in yaylaları sanki dibimizde..
Sonra anladık onunla düşlerimizi ortak yaşadığımızı... Yüreğim denizdi benim, ellerim, gözlerim...
Gülümsedik birbirimize...
Perdeler camdan dışarı salınmıştı mor ve hardal,
Salkım salkım dağılmıştı güneş dört bir yana..
Kızarmış ekmek kokusu odada...
Ve son...Rüyam bitti...
Kalkıp gittim sonra günü yaşamaya!

Not: Yazı bana aittir. Bir rüyayı anlatır ve denize olan bitmek bilmeyecek özlemimi.

Mimlenenler: Klio, Macera kitabım, Sebuş,  Deniz, ayrıca isteyen herkes katılabilir. Aklıma gelenler şimdilik bu blog sahipleri oldu. 

3 Ekim 2015 Cumartesi

Ekim; acı ve hüznün bir aradalığı


Ekim ayına da vardık sonunda. Sıcak günler yerini sertçe esen rüzgarlara bıraktı. Kendimizi hayallerimize bağladığımız zamanlar diyordum bu sonbahar zamanlarına eskiden. Şimdi hayal kurmayı düşünmek bile çoğu zaman, dünyadaki kötülüğün yanında, vicdan azabı çektiriyor ben ve benim gibilere.

Dünyaya hayal etmek için gelir kimileri. Geceleri hayallerle uyur, gün içinde türlü hülyalara dalarlar, sonbahar çocukları daha ziyade. Hüzne aralanan geniş kapıları vardır düşüncelerinin. Şairin her dizesi eski yemek kitaplarındaki altın tarifler gibidir böyleleri için. Mutfağında karnabahar kızartan kadınlar ve onların olmasını arzu ettikleri tüm hayalleri esen rüzgarla gelir de beni bulur. Aklım sonbahar da hep anılara, çocukluğuma, mis gibi yemek kokan evlere, o eski adamların terzide özenle dikilmiş elbiselerine, odaların güneş girmeyen taraflarına kayar. 

Kutsal cumamızı geride bıraktık bir kez daha. Kutsal çünkü harala gürele geçen iş yaşamından sıyrılıp, kendimizi bulduğumuz en özel an'ları içeriyor. Bir zamanlar tanıdığım kutsal isimli çocuktan daha ötesi değil yani bendeki anlamı. Sobalı evimizdeki, o karıştırmayı çok sevdiğim kolilerin durduğu soğuk odadan, köydeki süt kokan çakır teyzenin pazen eteğinden daha kutsal değil. 

Bahçeye serdiğim çamaşırlarım uçuşuyor şu anda eminim, mandallamadıklarımı düşünüyorum. Kedilere örtü oldular belki de. Onların da işi zor, sokakta olan tüm diğer hayvanların olduğu gibi. Kendimi onların yerine koyunca, bir parça yemek için avaz avaz dilenmenin acısını içimde hissediyorum. Ya evde yemek pişiren bir kedi ailesi olsaydı ve ben onların kapısının önünde bağıran bir minik insan olsaydım? Öyle anlarda dünyanın tüm aç hayvanlarını çevreme toplayıp ziyafet çekmek istiyorum 7/24. Tabi bir de dünyanın tüm aç çocuklarını, adamlarını ve kadınlarını. Kedi ağlar ben ağlarım... Böyle böyle geçiyor günlerim! Elimden geldiğince hem kendimi hem onları beslemeye çalışıyorum da işte yetmiyor ne ruhuma ne sokaktakilerin hepsine. 

Herkes sonbaharda yapılacaklar listesi hazırlıyor. Ben sadece şunları yazabildim listeme, 
-şu sıralar okuyabildiğin her şeyi oku;
-gitmeden önce görmek istediğin yerlere git, amaçsızca da olsa Cezayir'in tozlu sokaklarında yürü, etrafın manzarasını beynine kazı, gerekirse hatırlamak için not al;
-eşyalarını derleyip topla ve içindeki tüm tereddütlerden arın!
-Bir de yazmak istediklerini erteleyip durma demeliyim sanırım son madde olarak...

Şimdi balık zamanı, Cezayir'in balıkçılarını yazayım en iyisi. Sonra da gidip çamaşırları toplarım.

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Yolculuklarım içimden başlıyor


Sayılı gün çabuk geçer diyorlar, külliyen yalan! Saya saya çoğaltıyorum ben kalan her bir günü. Kendi içlerinde bölünüyorlar adeta. 3'e 5'e bakmadan şafak kontrolü yapıyorum yine kendimi alamayarak ama heyecanım ilk günkü gibi yerinde sayıyor. 

Ben yolculuklara hep asıl zamanlarından önce çıkıyorum. Şu anda kafamda Türkiye'ye gittim, tatilimi yaptım, konuşulanları dinledim, olacakları bir bir yaşadım ve döndüm bile. Çünkü böyle düşünmeden edemiyorum. Yaşadığım gerçek anlarda da o yüzden hep o anları yaşadığımı hissediyorum, tekrar ve tekrar. 

Heyecanlanıyorum yolculuklara başlarken. Ama tatile kaçmak gibi kayıtsız ve sevinçli bir heyecandan ziyade; telaşla örtülü bir yük oluyor bende. Hani tam da yola çıkarken gitmeyelim desek, anında geri dönecek gibi. Sevemiyorum bir türlü o heyecan kumkuması halimi. 

Bazen önyargı diyorum bu, yaşayacaklarımı nasıl bilebilirim. Belki tahminimden çok daha iyi olacak her şey. Belki korktuklarım olmayacak, belki her günüm şen şakrak geçecek, nereden bilebilirim ki? Ama kafamda ne tasavvur etsem aynısı oluyor. Belki bu gidip gelme rutinini uzun senelerdir aynı şekilde yaşadığımdandır. İnsanları da zamanla daha iyi tanıyorum elbette. Neye ne tepki verecekleri bir sürpriz değil artık benim için. Hır gür, eğlence şamata hepsi bir arada hüzünle kahkahanın iç içe geçtiği günler olacak yine. 

Sadece orada daimi olarak bulunduğum an durup etrafı dinleyebilecek, belki de dinlenebileceğim. Zaten amacım hiç bir zaman Türkiye tatillerinde dinlenmek olmadı. Burada çünkü 6 ay bir fiil dinlenerek geçiyor aslında hayatımız. Orada bolca yürümek, keşfetmek, yorulmak ve eğlenmek istiyorum. Sanki  hayatın bonusu, buradaki sıkıntıların hediyesi çünkü evde olmak. 

Çok özleniyor yolda olmak hali, tabi meraklılar ve keşfetmek arzusuyla kanı kaynayanlar için. Ben çocukken de böyleydim. Daha gezmek lafı geçer geçmez hazırlanmaya başlar ve beklerdim o an gelsin diye. 8 aylık olduğuma da hiç şaşmıyorum. Daime tez canlıyım. Hemen her şey olacağı hale varsın istiyorum. 

Şu hayatta emin olduğum tek şey varsa sadece huzur ve mutluluk istediğimdir. Bunlarında en büyük anahtarı sağlık. Klişe gibi gelebilir ama geride listelediğimiz tüm isteklerin anası işte bunlar!


Yollar denize çıktığında beni benden alıyorlar. Ucu denize dokunan yolları seviyorum. Varmak istediğim tek yer uzun yolculuklarda, uzun bir deniz kıyısı...

Ağırdan alıyorum bu sefer. Bavulları yavaş yavaş yerleştiriyorum. Kedi de gelecek diye biraz stresliyim, onun için endişeleniyorum ama moralimi yüksek tutmaya çalışıyorum. Kedili ilk yolculuğumuz olacak. İki uçak stresi berbat bir şey. İstanbul'a varınca bir nebze de olsa ohh çekiyoruz ama yetmiyor. 

Oradan da yazmak istiyorum elbette. Bakalım el verirse koşullar arada şöyle böyle oldu derim. Şu an ihtiyacım olan tek şey, deniz ve rüzgar. Bir de tabi herkesle bol bol konuşmak istiyorum. Pazartesi gece yolculuk var. Bize bol şans dileyin. Kediş için rahat geçsin uçak yolculuğu. Hoop diye konuverelim evimize. Gerisi gelir nasılsa. 

Gitmeden yeniden yazarım...
Sevgilerimle