aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2018 Perşembe

Mart ayı şerefine

Eski fotoğraflara bakıyorum da ne çok yol kat etmişiz meğer. Ama insan içindeyken pek anlamıyor. Şöyle bir durup bakınca, özellikle de geceleri, zamanın nasıl da hızla aktığını daha iyi idrak ediyorum. 

Uzun bir zaman aradan sonra yeniden merhaba size;
Yokluğumu fark etmeyenler de var elbette ve beni özlemle bekleyenler de. Teşekkürler herkese. Bir iki arkadaşım hadi artık nerelerdesin deyince yazmak için vakit kollar olmuştum. Uzun süredir açmadığım bilgisayarım biraz nazlanmış olsa da yazmak için oturmayı başardım. Valla ne yalan söyleyeyim bir anda yalpaladım. Klavyede tuşların yerlerini bile unutmuşum. Üzerine günün yorgunluğu da gelince hala sersem gibiyim. Sanki yazacaklarım kocaman bir yalanmış gibi geliyor şu anda, aklımda ne varsa uçup gittiler. 

Neyse bodoslama dalayım ben konuya en iyisi:) Annelik pek zor zanaatmiş. Bilmem ki ben mi acaba zorlaştırıyorum kendi kendime diyorum ama bazen kendimi yollara vurasım geliyor, bazen de oğlanı içime sokup sarıp dürüm yapıp yiyesim var öyle diyeyim. Zaten eminim şu an bunu okuyan anneler ah ah diyorlardır biz de öyleydik ilk zamanlar, sonra geçiyor. Bana kalırsa geçecek olan tek şey yıllar. Endişeler, kaygılar, telaşlar, stresler hiç geçmiyor bence. Bir kere bir çocuk dünyaya getirdin mi anında yükleniyorsun tüm tasaları benliğine. Güzel şey hoş şey elbette ki ama gerçekten bu denli zor olduğunu hiç düşünememişim. Meğer etrafımdaki diğer bıt bıt ettiğim anneler ne kadar da güç dolularmış. 

Lohusalık denen çılgınlık halini ve emzirme olayını atlattıktan sonra bir nebze rahatladım ama bazen hala lohusamıyım acaba diye de düşünmüyor değilim. İçimden başka bir kadın çıktı adeta. Tabi bunlar hep yorgunluktan biliyorum ama bu yorgunluğun hiç bitmeyeceğini de biliyorum. Sanırım bendeki sorun hala daha çocuklu bir hayatı kabul edememiş olmam. Şu anki halimize devamlı şükrediyor olmanın dışında eskiyi çok özlüyorum. Eskinin de kara kaşını kara gözünü değil, o rahatlığını, rehavetini, sakinliğini özlüyorum. Çocuğumuzu alıp bebecik olduğu zamanlardan beri fellik fellik gezebiliyor da olsak hep üzerimde bir ay ay durumu hissediyorum. Devamlı düşünecek bir şeyler çıkıyor ve bu hal beni yoran. Canım tosbağamın büyümesini görmek süper eğlenceli. Artık daha iyi anlaşıyor olmak, oyunlar oynayabilmek muhteşem. Ama ben yine doymuyor ah bir boya yapabilsek, ah bir dillense de acıktım susadım dese falan diye dertleniyorum. O zaman geldiğinde de başka şeyler çıkacak biliyorum. Bu böyle süregelen bir halmiş demek ki. Bu hal aslında bundan sonraki yaşam yolumuz. Sağlık oldukça biliyorum her bir şeylerin zor da olsa üstesinden geliyor insan bunun farkındayım neyse ki. 

Bahara da az kaldı diye diye uyanıyorum sabahları. Ama çoğu zaman çılgınca uyumak, kalkıp aylaklık yapmak, kahve içmek, dolaşmak, yazmak, hunharca film izlemek, boya yapmak, okumak ve geceyi bar da kapatmak istemiyor da değilim. Bunu sanırım hep isteyeceğim. Aynı sigarayı bırakıp da aklından çıkartamamak gibi. 

Bugün için iyi bile yazdım valla. Ama aklım oğlanda, ya uyanırsa, şarjın kablosuna takılmadan nasıl koşarımın derdindeyim. 

Şimdilik bu kadarla kalsın. Malum sabah mesaimiz başlıyor. Yine yazmaya gayret ederim. Blog arkadaşlarıma beni dürttükleri için sonsuz teşekkürler. 



 Oğlan 1 yaşında artık. Her koşulda da 'Tan kaç yaşında' deyince eliyle 1 yapmayı da ihmal etmeyiz bilginize!


18 Nisan 2017 Salı

Renkler, çiçekler, memeler

Hayat olanca hızıyla akmaya devam ediyor bizim buralarda da. Akıyor ve içinde bizi de sürüklüyor yeni maceralara, kimi zaman istekli kimi zaman zorla. 

En güzeli de ne biliyor musunuz? Bahçemde tazecik sebze meyvelerin olması ve iyi kalpli komşularımın mis kokulu çiçekler taşımaları bana. Evim buram buram gül kokuyor şimdi. 

Bebek büyüyor, büyüyoruz birlikte. Eşim dedi ki bugün; eskiden her gün ağlıyordun şimdi hiç olmazsa üç günde bir ağlıyorsun:)

Öyle evet halen ağlıyorum. Bazen ileriyi düşünüyorum, oğlumun büyüdüğünü; ağlıyorum. Kimi zaman onsuz olacağım zamanları düşünüyorum ağlıyorum, bazen korkuyorum ağlıyorum. Ağlamak için o kadar çok nedenim var ki bu sıra. Bazen sırtım çok ağrıyor ağlıyorum hatta bazen sebepsizce tontik yanaklarına ve büzüşen dudaklarına bakıp ağlıyorum. Sonra o ağlarken de ağladığım zamanlar oluyor. Yani ben hamile kaldığımdan bu yana mütemadiyen ağlıyorum. Ama diyorum ki zaten ağlamak eski bir alışkanlık bende!


Renkleri görmeye başladı bizim küçük böcek. Takip etmeye başladı. Çiçekleri seviyor anladığım kadarıyla. Bir tane oyuncak baykuşumuz var böyle anakucağına asılan, onu seviyor, müzik çalıyor diye hoşuna gidiyor. Vuuu vuuu diye diye ona sesleniyor. Henüz eliyle tutamıyor sadece istemsizce elini sallarken çarpıyor. Kafasını çevirmeye de başladı. Biliyorum ileride bu yazdıklarımı okuyup yeniden ağlayacağım çünkü o zaman tosbik kaplumbağam kocaman olmuş olacak. 


Annem döndü, yalnızım. O döndükten sonraki ilk gün tamamen fiyaskoydu bence. Odalarındaki kokuları bile dokundu bana o gün. Şimdi oraya girmedim daha ama sanki üst kattalarmış gibi geliyor bazen, öyle düşünüyorum yorgunluk ve sinir zamanlarında. Annem ne çok destekti. Ama kocam da öyle. Onun evde olmasına her gün dua ediyorum. Annem buradayken çok yoruldu, kadıncağız miguel gibi devamlı yemek yap, sil, süpür, çamaşır yıka, çocuğu oyala modundaydı. Ama şimdi evlerine gittiğimizde hemen çocuğunu kucağımıza tutuşturan insanları daha iyi anlıyorum çünkü aynını ben de yapmak istiyorum. Birisi 5 dk tutsa ohh iyi geliyor. Tan oğlan zor bir bebek değil ama anası gibi damarı var kanımca. Birkaç gündür öğlenleri uyumuyor, hal böyle olunca uyku başına vurup huysuzlanıyor tabi. Genelde geceleri kütük gibi uyuyorum. Öyle ki çıt sesine uyanan ben-ki bebekle ilgili her çıta uyanıyorum ilginçtir- etraftaki seslere tamamen kapalıyım. Bu içgüdüsel olay çok acayip. 

Şimdi sıra geldi kutsal memelere:)

Oy oy meğer bu memeler nelere kadirmiş. Sütüm yavaş yavaş çoğalıyor. Henüz hala öyle sağayım da kenara kaldırayım durumuna gelmedim. Sadece açlık durumlarında emiyor tosbağacan. Belki de ben bilemiyorum organize olmayı ama sağdığım zamanlarda da bir sonraki öğünde hemen veriyorum sağdığımı. Bu bloğu ana oğul bloğu haline dönüştürmek istemesem de yazıyorum içimden gelenleri lütfen kusuruma bakmayın:)

Malum evimiz şehre biraz uzak, e etrafta arkadaş da yok çok konuşacak bu yüzden yazmak -artık nadiren de olsa- iyi geliyor. Bir nevi dertleşmece. 

En anaç arkadaşım bile çocuk olayının ne kadar zor olduğunu söylüyor ki ben ilk haftada ah uhlamaya başlamıştım. Hakikaten sabır işi. Sabrın ötesinde alışmak çok önemli ve kabullenmek. Artık hayatının farklı bir yöne döndüğünü, eskisi gibi olamayacağını kabullenmek gerekiyor. Bunu arkadaşım ilk söylediğinde ağız burun kıvırmıştım neden hayatım eskisi gibi olmasın diye. Ama gerçekten olmuyor. Ne kadar artislensem de olmuyor bu bir gerçek. Daha güzelleşiyor deyip ahkam kesmeyeceğim çünkü öyle yazanlara sinir oluyorum. Evlat elbette ki güzel ama ufakkenki zamanları gerçekten zor. Gülüşleri, oyunları insanın içini kıpır kıpır yapıyor. Bir de o ağlayınca gerçekten memelerim sızlıyor. Yine geldik memelere:) 

Ne söylediyse yutar insan bu çocuk konusunda. Nenem 'çocuklu dostun başına kustum' dermiş. Evet anlaşılabilir bir cümleymiş. Şimdi ben de birileri için çocuklu dostum artık:) Ben gerçekten çocuklu ortamlardan çok haz etmezdim ki hala etmiyorum ama şimdi çocuklu olduğum gerçeğiyleyim. 

Mutlu ve sakin kalabilmeyi bir şekilde başarmaya çalışmak lazım. Aslında basitmiş öyle diyorlar ama onlara kesinlikle şapka çıkartmak lazım. Artık çocuk konusunda çoğu insanın artistlik yaptığını, yalan söylediğini biliyorum. Millet birbirine hava atmak veya mükemmel olduğunu kanıtlamak için sallıyor da sallıyor. Tabi biz aman terler üşür daha küçük diye en ufak rüzgarda bile dışarı çıkartmaya korkarken, el kadar bebeyle dünya turuna çıkanlar da var. 

Bir de seni sınayanlar var, nasıl gidiyor bakalım annelik diyerek? Onlara canım cicim yapmak şart. Çok söylenirsen aaaa diyorlar geçer geçer. Nabza göre şerbet vermek şart. Yani toplumumuz hep her şeyi başaran mükemmel analar olmamızı istiyor. Kır dizini otur çocuğuna bak evini de temizle yemeğini de yap gibi. Ben valla yapamıyorum. Her birini ayrı zamanlarda yapıyorum. Kimse benden hünkar beğendi de istemiyor hoş ama birini yapıyorsam diğeri kalıyor. Bu ara mottom 'bırak evi bok götürsün'. Tabi çocuklu ev deyip elime ikidebir süpürge almışlığım da var yalan olmasın. 

En çok Cezayir'deki başıboşluğumuzu özlüyorum. Her konuşmada hop sigara yakıverişimizi, içlendikçe içebildiğim zamanları, kitap okumaktan sıkıldığım anları, yapacak bir şey bulamayıp pöfürdendiğim o zamanları. Cezayir'in kara kaşı kara gözü değil yani içinde yaşadığımız anlarını özlüyorum. O anların rehavetini, uyuyabilmeyi, uyanmak istemeyip güne geç katılmayı, deli deli yemek yapmayı, çok çok yazmayı, bol bol fotoğraf çekmeyi.

İçinde bulunduğumuz her an çok kıymetli aslında. Gelen gideni aratır derler ya öyle oluyor gerçekten. Hep arıyoruz eski zamanları. Şimdi evet çekirdek aileyiz maşallah mutluyuz sağlıklıyız ama o zamanların da tadı başkaydı. Henüz geri gelmeyeceklerini kabullenmek için sanırım daha zamanım var. 

Bahar geliyor. İzmir'de dereceler gün be gün yükseliyor. Kuşlar cik cikledikçe, eve güneş değdikçe huzur geliyor içime. Oğlum da artık mini mini şeyler giysin istiyorum şöyle şortlar tişörtler tulumlar. Büyüsün bana annemmmmmm desin istiyorum böyle kalbinin taaa içinden. Bana baksın boncuk boncuk sonra kocaman sarılsın annemmmm diye. 

Hadi ben kaçtım. Oğlan uyanmadan bir tarhana karıştırayım. Dünden kalanları yeriz yanına en azından çorba yapacak zamanım olsun hemen uyanmasın:)

Ne zaman bilmem ama yine yazarım ben, inşallah başka konularda da yazarım...

Sevgiler herkese bizden. 

21 Şubat 2017 Salı

Doğum, Loğusalık, Annelik ve diğer şeyler

Herkese Merhaba;

Nihayet yazabiliyorum. Beklediğimden daha değişik ilerliyor pek çok şey ama iyi sayılır. Aslında hep duyduğum şeyler çerçevesinde ilerliyoruz günlerin içinde. Bazen geçmek bilmiyor bazen hoop akşam oluveriyor. 

Şunu kesinlikle diyebilirim ki bir bebekle olmak zormuş. Hem küçük olması hem tecrübesizlik insanı bu hassas dönemde üzüyor. Bazen gereksiz buhranlara dalıveriyor insan. Loğusalık dipsiz bir kuyu gibi içine düşersen tırmanması zor olur, bu yüzden temkinli davranmak, sağlam basmak lazım. 

Öncelikle doğum ile ilgili birkaç şey yazmak istiyorum merak edenlere;

-Şunu anladım ki insanların söylediklerini dikkate almamak en güzeli. Herkesin macerası kendine has. Mesela sezaryeni hatta epidurali daha zor bir şey sanırdım ben, meğer epey korkutulmuşum. Tabi normal yollarla olması en çok istediğimizdi ama neden öyle olmadı diye pişmanlık duymadım. Aksine koridorda acıyla ağlayan kadınları görünce dedim iyi ki beklemiş küçük tosbağam. Merak edenler için yazayım, her şey yolundaydı normal bekliyorduk ama gelmemekte ısrar etti paşa. Kafası da azcık tombikmiş normal zor olurdu dedi dr'um. Birkaç günde toparlandım. İyiyim şimdi.Şükür!

-Anneliğe dair yazarsam henüz üzerime annelik çökmedi. Hani öyle aşkım balım her şeyim modum yok. Aslında böyle olacağını ben zaten biliyordum. Çünkü kendimi tanıyorum..Bazen inanamıyorum benim karnımdan çıktığına. Ultrason görüntülerine bakınca gerçekliğine inanıyorum. Gerçekten mucize tabi ona şüphe yok. Minnak ellerini ve ponçik boğumlarını görünce hayatı daha iyi algılıyor insan. Yaşamak güzel şey diyor her ana bir kere daha şükrediyor! 

-Loğusalık ise çok detaylandırılabilecek, üzerine sayfalar yazılabilecek bir durum bana kalırsa. İlk günler gerçekten dehşete kapılmış gibiydim çünkü, nasıl bakacağım bu bebeğe diye panik haldeydim. Devamlı ağladım birkaç gün. Uykusuzluk da çok koydu bana. Öyle gece yarılarına kadar oturup film izlemenin verdiği uykusuzluk gibi değil. Gözleri gece fal taşı gibi açılmış ve devamlı meme isteyen bir şey var karşınızda. Henüz duruma adapte olamamışken öylece gecenin içinde kalıvermek insanı sinir harbine sürükleyebiliyor. Birkaç gün sonra üzerimden atıverdim o durumu ama hala endişeli tavırlarım var, daha çok nedeni yapamamak değil aslına bakarsanız, onun üzülmesi ve yetememek duygusu. Ne insanlar çocuk büyütüyor. Herkes bizler gibi ihtimam mı gösteriyor. Çocuklar yalın ayak soğuklarda dolaşıyor. Bu daha başka bir duygu ifadesi zor. Ve anne olmak için doğduğuna inanmayan kadınlar için içinden çıkması biraz daha zor. Ben her kadının anne olması gerektiğine inanmıyorum. Kutsallık söylemlerine, o mükemmel annelik hareketlerine inanmıyorum. Bu yüzden de teslim olmam biraz daha zaman alacak gibi. 

-Fotoğraflarımdan birinin altına sihirli kelime 'geçecek' demişti bir arkadaşım. Hep onu düşünüyorum. Özellikle geceden sabaha donan o zamanlarda diyorum kendime, geçecek, büyüyecek ve bu anlar özlenecek, üzülme, devam et, sabret, mutlu şarkılar söyle içinden. Evet şarkı söylüyorum ninni niyetine biraz da. İyi geliyor. Bebek de sesimi seviyor. Bana bakıyor ama henüz tanımıyor elbette. Ama beni sevdiğini söylemesi için sabırsızlanıyorum en çok. O minik adam tarafından sevilmek arzusu dolu içim! 

-Kedicik de evde değişik durumlar olduğunun farkında. Ama rahatsız olmadı. İlk günler biraz ilgi ondan kaydı diye tedirginlik yaşadı ama sonra geçti. Arada ben emzirirken gelip kucağıma oturuyor, beni de sev diyor belli ki. Öyle oturup gidiyor beş dakika. Bebekle tanıştırdık ama öyle tepki vermedi pek. Onun masumiyetinin ve savunmasızlığının farkında bence. İdare ediyor işte!

-Ebeveyn olduk artık. Çıt çıt çekirdek ailesiyiz. Bazen özlüyorum kaygısız ve rahat zamanları ama bahara daha iyi olacak her şey inanıyorum. Çıkıp dolaşacağız birlikte, masallar okuyacağız, mimikler yapacağız birbirimize. Boncuklarını izleyeceğim gün ışığında kuş cıvıltılarında. Şimdi daha çok ufak ve bu insanı biraz tedirgin ediyor. Dışarı çıkınca heyecan oluyorum, ya ağlarsa diye endişe ediyorum. Her yerde emzirmeye de alıştım aslında hiç çekinmiyorum hoop meme dışarda:) Kadınlık çok acayip mevzu valla!

-Öyle çok ahkam kesmemek, durumun içerisine girmeden fikir yürütmemek gerekiyormuş onu da anladım. Emzirmek güzel, hiç gıdıklanmadım mesela, acıyan yerler de zamanla düzelecek biliyorum, emzirmeyi sevdim. Sütüm gelmese de emzirdim, ne zaman isterse emziriyorum. Mama takviyesi yapıyorum ve bunun için de üzülmüyorum. Hatta yalancı silikon meme de verdim onun için de pişman değilim. Bazen ihtiyaç oluyor. Kalabalık istemem sıkılırım dedim, annem ve teyzem gitsin istemiyorum şimdi yanımdan. İkinci loğusalık sendromum o ilk günlerdeki ağlamaların yanında yalnız kalmayı istememek oldu. illa birileri olsun istiyorum etrafımda, iyi geliyor. Süt sağıyorum bazen o da acayip bir şey, fork fork çekmesi komiğime gidiyor hatta. Memelerimin bu işe yaramasına şaşırıyorum, ahh diyorum memeler nelere kadirmiş:) O doysun da yeter, kim görmüş kim görmemiş hiç takmıyormuş insan. Yoksa çıplaklar kampı gibi gelirdi bulunduğum alan serde annelik olmasa!

Bir ara yine yazarım. Uyuyor şimdi tosbağa. Sabaha bir saatte ayaklanırız yine. O da bilmiyor henüz gece gündüz ne yapsın. Bir iki aya düzelir, sabretmek gerek. Demem o ki istiyorsanız yapın bir bebek, ama tereddütle yapılacak bir şey değil. Bolca sabır, hüzün, aşk ve diğer şeyleri içinde barındırıyor, hazırlanmak da mümkün değil başına gelecek öyle anlıyorsun. Güzel ömrü olsun, mutlu bir hayat sürsün, gülsün, dünyayı sevsin bizi sevsin tek arzu ettiğim bu.

Hadi bakalım bize kolay gelsin. Öperiz bizi sevenleri ve merak edenleri. Aklıma bu kadarı geldi eksik gedik olabilir, sonra yine detay veririm. Bir ara denizi görmek ve uzunca içime havasını çekmek için sabırsızlanıyorum. Yürümek iyi gelecek sanırım. Gezenti ruhlara ev basabiliyor:)Öyle ben alırım çocuğumu gezerim tozarım diye ahkam kesmekle de olmuyor, buz gibi soğukta 10 günlük bebeği sokağa çıkartmaya korkuyor insan, vicdan yapıyor aklınızda bulunsun!

5 Şubat 2017 Pazar

Hamile kafası; Son düzlük

Günler tıpkı masallardaki gibi birbirini kovaladı. Hızla aktı gitti adeta tüm yaşananlar. Şimdi sadece yaşanacak bir koca gün kaldı bebeğimize kavuşmadan önce. Hala inanamıyorum hatta belki bir süre daha inanmamaya devam edeceğim bebekli bir yaşama. Rutinimizin değişeceği fikrine hala alışamadım ve doğuracakmışım gibi de gelmiyor çok acayip bir şekilde. Doğurmak ve ben, iki uzak kıta gibi birbirine. Ben sadece kelimelerden yeni ve kendime özel cümleler doğurabilirim sanıyordum şimdi içimden bir hayat çıkartacağım. İnsan nasıl şaşırmaz, afallamaz? O küçücük ponçik ayaklar ve bezelye parmaklarla ben ne yapacağım😳 Ölesiye korkuyorum, belki çok aptalca ve yersiz ama evet korkuyorum. Başından beri normal Doğum düşündük durduk, doktorum da o kafada, yapabileceğime de inandı, beni de inandırdı ama paşamız gelmek istemiyor. O halinden pek memnun, annesinin yumuş karnından çıkası gelmiyor bir türlü. Eğer bugün de doğurmazsam pazartesi sabahı sezeryana gireceğim. Daha önce hiç ameliyat olmadım, doğal olarak korkuyorum ama elden gelen bir şey yok. Söylenenlere pek kulak asmamaya çalışıyorum çünkü malum herkesi bir tecrübesi ve söyleyecekleri var. Herkesin yaşadığı kendine. Sağlıklı olalım da ana oğul gerisi nasılsa gelir. Acı çekmeden anne olunmuyormuş artık idrak ettim, normali ayrı sezeryanı ayrı dert. İkisi de birbirinden stresli. Bu iş başlı başına stres. Sonrasını yaşayarak göreceğiz. Şu an en çok nasıl bir tiple karşılaşacağımı merak ediyorum😀Bir de hemen benzetirler ya ana babaya, bakalım ilk kim diyecek şuna benziyor diye. Ne zaman yazarım  bir daha bilmiyorum ama yazmaya gayret edeceğimi biliyorum çünkü kendime de zaman ayırmam lazım. Lohusa kafasını da yazacağım zaten bakalım dedikleri kadar var mı? En çok da emzirirken gıdıklanacak mıyım onu merak ediyorum şu an. Ne kadar okuduysam o kadar unuttum okuduklarımı, sanki hepsi eski bir macera gibi durduğu yerde kalıverdi. 

Deniz kenarına gittim bugün ayrıca, çok iyi geldi deniz havası. Kendim gibi hamile bir kedicik gördüm yemeğimden verdim açtı, ona ağladım. Güldüm sonra ahh dedim şu hamile kafası. Bugün tam 4 kez ağladım. Sebeplerim çok bombastikti. 

Daha ne yazsam bilmiyorum, sanki dünyaya gelecek benim, belki de onunla yeniden doğarım kim bilir. Kutsal annelik söylemleri çok bana göre değil ama büyük konuşmayalım, yaşayalım görelim. 

Ne de olsa ameliyat, dua edin. Sağ Salim girip çıkayım, bebek de sağlıklı olsun, sevdiklerim de yanımda, daha da bişey İstemem zaten. Hoş bulalım yeni hayatımızı, aşkla huzur bir arada ilerleyelim kafi. 

Herkese sevgiler. Yeni bir macerada görüşebilmek dileğiyle...

Mutlu kalın💐



9 Kasım 2016 Çarşamba

Gidenler ve yeni gelenler


Urla da bir zeytin bahçesinde çekildi bu fotoğraf. O gün alabildiğine güneşli ve güzel bir gündü. Bulutlar puf puftu en sevdiğim halleriyle. Ağaçlarda tek bir zeytin tanesi bile kalmamıştı üstelik. Buna rağmen bir tanesini keşfedip ısrarla bluzumun içine topladık. Baka baka bir hal oldum her birine aynı çekilen o an gibi. Ayağımıza dikenler battı, hop hop ilerledik kurumuş toprakta. 

Günler yine birbirini kovaladı ve canım yaz gitti. Sonbahar sonbahar olalı belki de pek böyle hüzün görmemişti. Sonbahar hep hüzün doludur aslında ama bilemiyorum bu seferki daha başkaydı sanki çünkü bir insanı aldı götürdü hayatımızdan. Anneannemi kaybettik. O dağ gibi kadın eridi bitti, ufacık kaldı. Senelerdir zaten çektiği acısı vardı, yaşlılıktan, bunamadan ve artık yitirdiği bir takım fiziksel özelliklerdinden ötürü de. 


O benim Meloşum, ayaklı gazetem, yumuş yumuşumdu. Bu halimiz ne kadar da harika, içtenlikle gülümsüyoruz. Birlikte çok gülümsemelerimiz oldu. Kokusunu, kollarının yumuşaklığını, saçlarının pişmaniye gibi o halini hatta onları düzeltmek için limon sürmesini hatırlıyorum an be an. Şimdi ondan bana tüm o harika anıların yanında bir çanta, iki tane mendil, başörtüsü, iki elbise ve bir de sabahlığı kaldı. 

Alıştırmıştık sözde kendimizi. Zaten 40 günden fazladır hastanede yatıyordu. Bir sürü zorlu süreçten geçti. Onu en son yoğun bakımda ziyaret ettiğimden taze bir ölüden farksızdı ama işte yine de sıcaktı hala. Annem, teyzem onu doğuran yegane varlığı kaybetti, hayatın ağırlığının altında günlerce ezildiler. Meğer hayat ne acımasızdı! 

Kendimizi kandırmakta insanoğlundan büyük usta yok. Her gün hayat ne kadar güzel diyerek başlıyoruz mutlu günlerde söze, şanslı hissediyoruz, şükrediyoruz ama işin aslı öyle mi? Birileri o buz gibi toprağa giriyor her gün, niceleri sırada ve bir gün de biz! Ve o çok anlamlı bulduğum söz de olduğu gibi, bir gün bizi tanıyan herkes öldüğünde hiç var olmamış gibi olacağız...İşte hayatın ta kendisi! Zaman zaman yeniden tanışıyoruz kendisiyle.

Gidecek olanlar gidiyor ve ölenle ölünmüyor. Hayatımıza devam ediyoruz elbette mecburen. İçinde devinip duruyoruz. Tasalar, kaygılar, hüzünler ve mutlu gülümsemelerle bazen. Hayat akıyor. Birileri gidiyor, yenileri geliyor. Bize de gelen bir yeni nefes var hayırlısıyla inşallah. İçimde bir ponçik büyüyor, küt küt tekmeleyerek aşıyor günleri. Annelik günden güne doluyormuş insanın içine öyle diyorlar, şu an sadece gelişmesini takip ediyorum, iyi olmasını arzu ediyorum her gün. Bir de maviş boncuk olsun istiyorum çok, sarı lüleleri olan maviş bir oğlan; bulut tenli, gök gözlü, güneş saçlı olsun ve hep gülümsesin inatla! Sağlıkla gelsin inşallah yeni hayatına.


Herkese sevgiler. Yakında yine yazacağım. Telaşlı günlerin ardından ancak duruluyoruz diyebilirim. Hoş, bir süre sonra farklı telaşlarımız olacak ama olsun, yine gelip yazarım ben terapi niyetine. 

10 Kasım 2015 Salı

İçimden ne geliyorsa



Heybemde Fotoğraf blogunun sahibi Ebrar bir etkinlik düzenlemiş 

Etkinlik sondan iki önceki yazısında. Katılmak isteyen Ebrar'ın blogundaki postasından bir fotoğraf seçecek. Onun çektiği fotolara bakarak içimizden ne gelirse yazıyoruz. Ben elbette ki hemen deniz ve vapur temalı fotoğrafı seçtim. Aslında sonbahar yaprakları da uygun geldi ama kararım denizden yana oldu. 

Deep ise beni yazısında etkinlik için etiketlemiş. Bu yüzden fotoğrafa bakıyorum ve içimden nasıl geliyorsa yazıyorum. 

***

Denize yakın bir yerde güne bir kez daha  başlamak; hayatın tekrarının olduğuna inanmaktır.
Bir gülümseyişle yalana aldanmaktır...
Günün yalanlarının toplamında acı bir keman sesiyle tekrar uykuya dalmaktır. 
Bir gülü koklamak,
Bir insanı anlamak,
Bir bedeni kavramak gibi
dürüstçe ama gizli gizli sızmak bir başkasının derinlerine...
Denizi anlamak yaşamı kavramaktır bir nevi.
Rüyalarım hep mavidir benim.
Kapanırsanki tüm kapılar geceleyin üzerime uzağındayken 
başka bir hayatı devralırım...
Nöbetleşe yaşarım bir başka bedenle, susuz, kupkuru...
Anlamsızca saat başlarında uyanıp su içmek gibi hep aynı saatte denizle olabilmeyi düşlerim...
Etrafımda evler yıkılıyor gibi hani öyle biçare, yanı başımda koca bir deniz…allak bullak...
Hasretimi dile getirmek için doğru bir vakit belki ama kelimelerim benden çıkmak istemiyor sanki şu anda. Kuvvetlice çekmek hatta saçlarına asılmak gerekiyor her birinin. Sonra da acısı dinsin ve bana sessizce kendisini bıraksın diye masumca okşamak. Bazen de nabza göre şerbet vermek! Deniz bu sağı solu belli olmaz.
Kaçıyorken durmadan bir şeylerden yanıbaşımda hep o mavilik vardır.
Hep telaşlı, hep tedirgin ama hep yanımda.
Gitmesi gerekiyordu ama hiç gitmedi sadık bir dost gibi adeta...
Günler geçti fakat hep aynı gün aynı saatte orada olmak gerekiyormuşcasına geçirdim dakikaları. 
Türlü zamanlardan geçtim, kumlar yaktı ayaklarımı,  yıldızlar soğuk soğuk esti üstümde, ben genede dönmedim arzularımdan...
Hatta insanlar bile nefes verdi yanıbaşımda..
Şunu hatırlıyorum bir de; elimde mor ve hardal renginden oluşan bir eşarp sallandırıyorum rüyalarımda, denize doğru. Sonra gökdelenlere tırmanıyorum ama kapısı açık asansörlerle. Rüzgarın uğultusu sağır edercesine ağır. Biri itti beni rüyamda; sırtımda bir paraşüt ; deniz renginde.
Düşüyordum tüm devirlerden geçercesine…
Açıldı o küçük çanta ve bir çift kanat sahibi oldum bir anda… sığ bir suya düştüm..
Suda yıkandım
Ağlıyordum
Kızgındım
Korkmuştum
Ama öyle mutluydum ki
Bütün duyguları  aynı anda yaşıyordum...
O bekliyordu..
Sessizdi, gülümsüyordu ışıldayarak. Işıkla gülümseyenini görmemiştim daha önce.
Kızmak, delice haykırmak gelmişti içimden ona, bunca uzak kalışımıza.
Ama öyle mutluydum ki
Anlam veremedim içimdeki kızgınlığa...
Bir el beni itti ve sanki bambaşka bir hayatta buluverdim kendimi...
Kızamadım sarıldım sonra dalgalarına.
Yürüdüm dar geçitler boyunca...
Yüzler gördüm hiç tanımadık...
Ama güldüm, içimden geldiği gibi...
Bana ait olmayan bir tarihte yolculuk yapıyor gibi şaşkın ve ürkektim
Bekledim.
Biri beni çağırıncaya dek,
Biri beni bu rüyadan çekip alıncaya dek. Denizlerimden ayırıncaya kadar düşlediklerimi.
Çünkü sonunda uyandım. Rüyanın içinde uyandım. 
Birbirimize baktık... Etraf daha aydınlanmamıştı.
Bir hayatın rüyasından uyanmanın şaşkınlığıyla birbirimize baktık denizle ve o anda etrafta müthiş bir ot kokusu...
Karadeniz’in yaylaları sanki dibimizde..
Sonra anladık onunla düşlerimizi ortak yaşadığımızı... Yüreğim denizdi benim, ellerim, gözlerim...
Gülümsedik birbirimize...
Perdeler camdan dışarı salınmıştı mor ve hardal,
Salkım salkım dağılmıştı güneş dört bir yana..
Kızarmış ekmek kokusu odada...
Ve son...Rüyam bitti...
Kalkıp gittim sonra günü yaşamaya!

Not: Yazı bana aittir. Bir rüyayı anlatır ve denize olan bitmek bilmeyecek özlemimi.

Mimlenenler: Klio, Macera kitabım, Sebuş,  Deniz, ayrıca isteyen herkes katılabilir. Aklıma gelenler şimdilik bu blog sahipleri oldu. 

28 Haziran 2015 Pazar

Her şey normal


Sıradan bir pazar günü, bol güneşli. Başlıkta yazdığım gibi her şey normal. Böyle olmasına da minnettarım. Çünkü insan tuhaf ve yorucu zamanlarda normalliğin iyiliğini kavrayabiliyor. Çiçeklerim iyi, akşamları bahçede oturabiliyoruz, yaz gribini atlatıyoruz yavaş yavaş. Seyrinde devam eden, rutini bazen bıktırsa da devam eden güzel bir yaşama sahibiz. Hala aynı heyecan ve tutkuyla yazabiliyorum, okuyorum ve düşüncelerimi hayal ettiklerimle yoğurabiliyorum.


Bazı zamanlar ki bu sıra aslında çoğunlukla demeliyim, boyama yapıyorum.  Renkler dinlenmeme yardım ediyor. Durup kendimi dinliyorum ve akışına bırakmayı her gün yeniden öğreniyorum.
  

Ne zamandır almayı arzu ettiğim renkli şezlonglarıma da kavuştum sonunda. Arkadaşlarımız bize güzel bir jest yapıp tahmin etmediğimiz bir zamanda alıp göndermişler. Çok mutlu olduk hem hayatımızda böyle insanlar barındığı için hem birlikte mutlu olduğumuz için. O sevimli şeylerde oturmak ve göğe bakmak hoşuma gidiyor. 


İçimde çocukça bir telaşla zamanı değerlendirmek ve keyifli hale getirmek adına bir şeyler yapmaya çabalıyorum. Hamurdan sevimli objeler yaptım, kuruttum, çizdim ve boyadım güzel bir akşamda. Kimi öylesine yapıldı, kimi dekoratif, kimi de yaka iğnesi olacak. 

 
Bir tatil cumasını daha ardımızda bıraktık. Bolca temiz hava aldık, bahçede keyif yaptık, konuştuk ve dinlendik. Henüz deniz veya havuz sezonunu açamadık ama suya kavuşmayı ikimizde heyecanla bekliyoruz. Belki ramazan sonrası. Çünkü daha evvelden de belirttiğim gibi ramazan da akşam saatleri hariç genelde hayat durmuş oluyor bu coğrafyada. O saatler ile ilgili bir yazıyı da yazıp anlatacağım sizlere.


Aaa bir de renkli ışıklarımız var gecelerimizi güzelleştiren. Ihlamurlar altında diyoruz onlarlı zamanlara. Bir zamanlar eşimle birbirimize uzaktayken aynı şeyi izliyor olmanın verdiği tuhaf heyecanla birleştiğimiz o diziye ithafen. Hani aynı göğün altında olduğunu bilmek bile bazen mutluluk verir ya insana, onun gibi. Uzak ama aynı yere bakan ayrı insanlar. Bir ufacık detayın bizi birleştirmesine duyduğumuz minnetle anıyoruz o günleri. Hayatımıza renk katan tombik lambalarımızla geceleri de umutluyuz ve hayal edebiliyoruz. 
 
Gün çabucak gidiyor. Akşam menüsü yazdım demin renkli kalemlerle. Kapıya asacağım akşam sürpriz olsun diye. Menüyü de söyleyeyim o zaman; ızgara et, yine ızgarada peynirli mantar ve soslu kabak, sarımsaklı ve baharatlı fırında patates, kremalı bezelye püresi. Yoğun bir hazırlık beni bekliyor. İyi ki yemek yapmayı ve yedirmeyi seviyorum. Ne güzel şey pişirmek ve evin ev olduğu zamanları yaşayabilmek. 

Mutlu haftalar hepimize!
 

15 Haziran 2015 Pazartesi

Kaktüs ve kedi girintisi

Fotoğraf: Tumblr'den alıntıdır. 

Bir kaktüsü seveli yıllar oldu. O zamanlar dedem hala yaşıyordu. Birlikte yazlıktaki otları temizler, ağaçtan ekşi elmaları toplar, denize yürürdük. Bahçede devasa bir kaktüs vardı senelerdir duran. Belki de o zamanlar bana devasa geliyordu. Hatırladığım kadarıyla boyu boyuma yakındı. Nedenini hatırlamadığım bir şekilde bir gün onu birlikte kestik. Gözlerimi kocaman açıp içinde biriktirdiği suya hayretler içerisinde bakmıştım. Öyle berrak ve çoktu ki. Sonra o tatlımsı lezzetini yudumlamıştım merakla. O günden beri hep çok sevdim. Bana gizemli ve sevimli geliyor. Çiçek açan halini, kendini koruyan o dikenlerini, yeşilinin tonlarını, kokusunu ve meyvesini severim. Üzerinde kaktüs yaşatan toprağı, sıcağa sarılışını, sımsıkı ve güçlü tutunuşunu severim. Bir çiçek olmak istesem kaktüste karar kılardım. Öyle kalın kabuklu, dikenli ama bir o kadar da naif ve kendine özgü. 

Yakınlarda pek yok. Yollarda, dağların eteklerinde dolu. Uçurumların kenarlarında, inşaat alanlarının kıyı köşesinde, sahilin yeşilinin ardındalar daha çok. Bulunduğumuz yer eskiden üzüm tarlasıymış. Ama ne üzüm! Mor ve kütür kütür, bal gibi. Top oynadığımız zamanlarda şantiyenin metal panellerini aşınca top ve üzüm tarlasına kaçınca bahaneyle gidip salkımları toplardık bir bir. Hem hakkı yenmesin hem de laf söz olmasın diye topladığımız yerlere para takardık. Henüz daha göremedik üzümleri. Uykudalar hala. Kavun karpuz zamanı şimdi. Kavunlar tupturuncu ve bal gibi. Karpuzlar daha yeni olgunlaşıyor. Minik misket limonları çok var bu sıra. Kayısıların içi geçmeye başlamış bile. Kirazlara gelince onlar daha sert ama tatlı, zaten çok muntazam olanları değil de eğri büğrü olanları güzel. 

Fotoğraf: Tumblr'den alıntıdır. 

Bir de şu kedi girintisi meselesi var. Ben öyle isim verdim aslına bakarsanız. Onlar için sabah telaşla kalkılıp öylece bırakılan yataklar en büyük hediye. Kendilerine gizli girintiler yaratmakta üstlerine yok. Öyle ki bazen bacaklarımı kendime çektip boşluk yarattığımda tüm geceyi o yarattığım boşlukta yatarak geçirebilir hanfendi. Eğer kaybolduysa biliyorum ki örtünün hemen altında. Temiz çarşafları çok seviyor, temiz çamaşırları da aynı şekilde. Güzel kokulara ilgisi var.

Ha eğer girecek bir sihirli girintisi yoksa kendince yaratmayı da biliyor bizim pufidik. Örtülerin altları, kağıtların kat kısımları, kutu içleri, poşet içleri, yumuşak kıyafet araları gibi. Onlar için hayat girintilerden ibaret sanki. Bende yeni kedi girintileri keşfetmekle meşgulüm bu sıra!


Bu da bir çarşaf altı seramonisinden kalma fotoğrafımız. Sizin için, tüm kedi severler için :)

Mutlu haftalar.

4 Nisan 2015 Cumartesi

İlk aşkım


Bu pamuk kalpli yakışıklı adam benim babam. Bugün onun 63. doğum günü. Bu yüzden doya doya onunla birlikte geçirdiğim zamanları yazmak istedim. Ne mutlu bana ki harika anılara sahibim ve harika bir aileye, beni seven ve daima gülümseten insanlara. 

Aile sahip olduğumuz en önemli şey şu hayatta. Onlar olmadan hayat eksik ve anlamsız. İnsan uzakta olunca güzel anılara güzel fotoğraflar eşliğinde sıkıca tutunuyor. Bilhassa arada kilometreler olunca ve üstüne üstlük bir de özel günler söz konusu olduğunda o tüm güzel anıları yuvalarından çıkartıp özenle karıştırmak ayrıca mutluluk veriyor.


Bu fotoğraf benim için herşeyden öte çok kıymetli. Çünkü evimize eşyalarımızın ilk geldiği gün ve anne babamın da yanımda olduğu özel bir an. Onların yüzlerindeki bu mutluluk pek çok şeye değer. Her şeyden çok kıymet verdikleri bir tanecik kızlarının evinde böylesine neşeyle oturmak hem gurur hem de büyük mutluluk verici onlar için. Bu fotoğrafa her baktıklarında bunu yüzlerinden okuyabiliyorum ve mutlu oluyorum.  


Teknolojinin bunca yaygın olduğu şimdiki zamanı her şekilde çok sevmediğimi söylesem de haberleşme açısından inanılmaz güzel. Bana böyle fotoğraflar çekip gönderiyorlar.  O zaman dünyanın en mutlu insanı oluyorum. Onların yüzleri güldükçe benim de kalbimde çiçekler açıyor. 


Babam, benim bir tanem, yakışıklım. Babamla pek çok şey yaptık bu zamana dek ve inşallah da güzel anılar biriktirmeye devam edeceğiz. Onunla yaptığım her şeyde büyük keyif aldım. Gezmek, eğlenmek, okumak, konuşmak, gülmek, tartışmak, yüzmek, top oynamak, bisiklete binmek... Babam da benim gibi hayatı çok seven biridir. Ben de bu özelliğimi ondan aldığımı düşünüyorum. Denizi sever annem gibi. Biz güzel bir aileyiz. Mutlu çocuklar daima mutlu insanlar olurlar. Ben de onların varlığı sayesinde mutlu bir çocuktum ve şimdi de mutlu bir hayata sahibim. 


Canım babam çok duygusaldır. İçinde yaşar pek çok şeyi. Çok kafa dengidir, bana güvenir ve benimle zaman geçirmekten büyük keyif alır tıpkı benim onunla olduğu gibi. Ona aldığım şeyleri komik veya çılgınca olsa bile giyer, yazdıklarımı dikkatle okur, hayata karşı beni motive eder. Hayatta hiç bir şeyim olmasa dahi ailemin varlığıyla mutlu olabileceğimi öğreten insandır. Çalışkandır, düzenlidir, titizdir, temizdir, güzel resim yapar, şiir yazar, harika bir yazısı vardır. Yaşama, ailesine bağlıdır, heyecanlıdır, tutkuludur ve keşfetmeyi sever. Birlikte keşfetmeyi birlikte görmeyi severim ben de onunla.


Şimdi orada olsaydık birlikte ne iyi olurdu, buz gibi bir bira açsaydık ve denize karşı sessizce oturup dinleseydik esen rüzgarın melodisini. İnanın başka bir yerde olmak istemem şu an ailemle olmak dışında. 


Burada da muhtemelen benimle yazıştığı bir zaman. Bizim Ereğlideki yazlık. Orayı çok sever, denize bakar uzun uzun ve benim sıkça yaptığım gibi hayale dalar. Düşünmeyi sever, romantiktir. Bana bahçesindeki gül ağacından pembe goncalar getirir. Elleriyle börekler sarar, güzel sofralar kurar. Daima mutlu biri olmamı öğütler, mutlu seçimler yapmam konusunda beni destekler, hep arkamda olmuştur ve olacaktır da. 


İpek gibi yumuşacık saçları vardır. Şimdi epey uzunlar. Ben uzun saç çok seviyorum ya o yüzden uzatmaya başladı ve öyle devam etti bu süreç :) 

Bugün doğum günü babacığımın. Yanında değilim belki ama kalbimle ona çok yakınım. Canım babam, seni çok seviyorum. Bana öğrettiklerin, birlikte yaptıklarımız çok kıymetli benim için. Sana her geçen gün daha çok benziyorum. Daha pek çok güzel zaman geçireceğiz birlikte inşallah. Uzun sohbetler etmek, güzel yemekler yemek, farklı yerler keşfetmek istiyorum seninle. Bana ellerinle yemekler hazırlamanı özlüyorum. Sabahları mutlu uyanmalarında yanında olmayı özlüyorum. Aynı evin içinde misler gibi kokunu duymayı her an özlüyorum. Seni çok seviyorum benim canım. 

Kızlar ve babaları aralarındaki aşk çok başkadır. O benim daima ilk aşkım olacak kalacak. Biz yine el ele dolaşacağız sokaklarda ve mutlulukla gülümseyeceğiz inşallah. Az kaldı. Bu gurbet sonunda bir gün bitecek. Birlikte daha nice güzel doğum günleri kutlayacağız yan yana. 

İyi ki doğdun babacım, iyi ki babamsın, iyi ki senin kızınım ben de. Nice mutlu güzel yıllara, hep birlikte!




30 Mart 2015 Pazartesi

Cezayir'de 10 yıl

Hey gidi günler hey demez de ne der insan başka! Bu fotoğraf aslında 2007 yılından. Eşim 2005 yılında geldi Cezayir'e. Dün itibariyle 10. yılı doldu. Dün yazmak istiyordum ama bir sürpriz hazırlığında olduğumdan  unuttuğumu sanması için yazmak istemedim. Burada olanaklar dahilinde, elimden geldiği kadarıyla onu mutlu edecek bir şeyler yapmaya çalıştım. Güzel çilekli bir pasta, sarı kırmızı desenli güller aldım ona. Aslında Cezayir'de 10. yıl plaketi fikri son dakikada aklıma gelmeseydi daha iyi olacaktı, iyi bir hatıra olurdu diye düşünüyorum.


Bu coğrafyaya ilk adım attığım günlerdi. İkimizde nasıl toy görünüyoruz. Başımızda kavak yelleri, kalbimizde bir dolu aşk var. Hala var, iyi ki var.

Burada sıkıntılı zamanlarımız da oldu elbet, hala da oluyor ama bazen düşünüyorum da hep güzel olanları tutalım aklımızda. İleride anlatacağımız çok deli dolu maceramız oldu birlikte. 10 yıl gerçekten dile kolay. Bir ömür işte aslında! Gençliğin en güzel zamanları burada geçti gitti. Pek çok şey var daha yapmak istediğimiz birlikte, kalp kalbe, omuz omuza. Eksikliğini hissettiğimiz çok şey var ama şanslıyız çünkü sabretmeyi bildik. Şu son zamanlar artık biraz yeter yahu desek de, içimizde kendimizle duyduğumuz gurur var. Tabi çoğunluğu eşime ait çünkü o benden iki sene daha kıdemli. Benim 8. yılım dolacak Eylül ayında. Ama 8 sene de az değil elbette. 

Bu kadar özlemle doluyken, aileye memlekete hasret sorunlu bir coğrafyada yaşarken insanın bırakıp gitmemesi büyük bir başarı gerçekten, yaşamayan bilemez! 


Öyle ki artık 10. yılını burada tamamlayan birine yarı Cezayirli denmez de ne denir :) Ben de buna istinaden ona bir Cezayir elbisesi aldım, her ne kadar günlük hayatta kullanmayacağını bilsem de :) Ona buradaki zamanlarını hatırlatacak bir hatıra olsun istedim. Yakıştı da benim canıma...Çünkü o gülümserken hep kalbiyle gülümsüyor, daima...


Daha nice yıllara demeyeceğim çünkü epeyce bir yıl biriktirdik öyle değil mi? Bundan sonrası can sağlığı... Sağlıkla güzelliklerle gidelim bu şehirden, mutlu anılarla... 

Seni bu sabrından, bu özverinden ve başarından ötürü kalbimin en derinlerindeki güzel duygularımla tebrik ediyorum hayatım. Bence sana ve elbette ki bana da, bu koşullara bunca sene tahammül ettiğimiz için, çizgimizi hiç bozmadan sükunetle, saygıyla yolumuza devam ettiğimiz için madalya vermeliler!

Binbir aksiyonlu maceraya devam...

25 Şubat 2015 Çarşamba

Bir takım güzel seyler


Olsun da, bu kadarına da şaşırmamak elde değil diyorum içimden. Hayvan sevgisi çok güzel bir şey. Onlar kesinlikle sevildiklerini o kadar iyi anlıyorlar ki. Nereye gitsek peşimizde bir pofuduk kedi dolaşıyor. Cezayir'de çok kedi görmemize rağmen de bu böyle. Hele ki İzmir'de o kadar çok kedi vardı ki etrafımızda deliye döndük. Kedi sevenler için İzmir tam bir cennet. İzmir'e yerleştiğimde kesin eve birkaç kedi getireceğim diye düşünüyorum. Öyle ki sevgililer gününde dışarıda yemek yediğimizde tam garfield tipli bir pofuduk turuncu kedi buldu ki bizi, mis gibiydi. O kadar üzüldüm ki alamadığıma. Konuşup duruyoruz o günden beri, acaba ne yaptı nerededir diye. 
 

Cezayir'de olur olmadık yerlerde karşımıza çıkmalarına da alıştık. Ben henüz tam manasıyla İzmirli de olamadığımdan hala bazı yerlerde kedi görünce şaşırıyorum. Oysa İzmirdeki insanlar bunca senedir gördüğüm kadarıyla kedilerle birlikte mutlu mesut yaşıyorlar evlerinde olsun, iş yerlerinde olsun. Cezayir'de de marketlerde, dükkanlarda, kasaplarda görmek mümkün. Bu turuncu tipitipi de Türkiye'ye gidiş uçağımızı beklerken oturduğumuz kafeterya da görmüştük. 


Bunu aslında ayrıca bir posta olarak yazacaktım ama dayanamadım. Nedense bugün tüm kedilere pek kanım kaynadı. Öğlen yemeğimden sonra eve kedimi sevmeye gittim, birlikte hava aldık biraz, kuşları dinledik. Geldiğimizden beri biraz durgun görüyorum kedimi, aklım hep onda. Aklım onda olduğu için de kedilerle ilgili bir şeyler yazmak istedim. Bu miniş biblo da hava muhalefeti nedeniyle uçağımız ertelendiği için iki gün daha kaldığımız zaman kemeraltı ziyaretimizde çekildi. İstanbul'a inemeyip Antalya'ya gidiş maceramızı ve Thy'ye giydirmelerimi daha sonra yazacağım. 
 

Bu da dönüş yolunda İzmir Adnan Menderes Havaalanı'nın hemen önünde çekilmişti. Hava buz gibiydi ve sigara içmeye çalışan tek şaşkın bizdik:) İzmir yazısı imdadımıza koştu neyse ki, güzel de bir anı oldu. Zaten hayat sadece anı olsun diye varmış gibi geliyor bazen bana!

15 Kasım 2014 Cumartesi

Caturday; Cezayir'in kedileri

Bugün günlerden Caturday. Hoşuma gitti bu söylem ve bende sıkça tekrarlar oldum. Havalar yine yağışlı. Güneşli ve yazdan kalma bir cuma günü geçirmiş olsak da sabah yağmurlu bir havaya uyandık. Uyanmak epey güç oldu. Yatağın sıcaklığına bir de kedi sıcaklığı eklendi miydi değmeyin keyfime! O yumoş patileri, huzurlu hırıltıları ve hatta bazen iç çekişleri ve horlamaları bırakıp da güne başlamak hiç istemiyorum. Gün, kedimin koynunda geçirdiğim upuzun saatlerden ibaret olsun ve öylece kalsın istiyorum. 


Kedi denilince yazacak pek dolu şey var aklımda. Yine de bazen kendimi frenliyorum. Bunca sevmek bağlanmak ne denli iyi bir şey bilmiyorum, yokluğunu düşündükçe. Yine de insanın içinde hayvan sevgisi olmalı, çocuklara hayvan sevgisi öğretilmeli yaşatılmalı. Hayvanları sevmeyenlerin gerçekten insanları sevebileceklerine inanmıyorum. Bir de derler ya insanları tanıdıkça kedileri daha çok seviyorum diye kimi zaman bunu ben de hissediyorum. Pek çok arkadaşımdan (hariç olanlar kendilerini biliyor) daha fazla arkadaşlık yapmıştır bana bu gurbetteki günlerimde kedilerim. Onlarla konuşur, dertleşir, ağlar, gülerim. Beni sorgulamaz, dinlemezlik yapmazlar, anlayışlıdırlar. 


Cezayir'de çok kedi görmüyoruz ne yazık ki. Ben etrafımda onlarca kedi görmeyi hep sevmişimdir. Onların olduğu ortam bana huzur ve mutluluk verir. Şantiyemizde son zamanlarda daha sık görür olduk kedicikleri ve bu yüzden keyfim yerinde. Yine de Türkiye'deki kadar şanslı değiller buralarda. Sokaktaki kediler çok perişanlar, açlar. İzmir kedileri örneğin pek şanslılar, İzmirliler sıcak kanlı sevecen insanlar, bencil değiller bu yüzden kedilerini de sahiplenip bakıyorlar. Orada kediler yani en azından şimdiye kadar gördüklerim hep maşallah tostoparlaklar. Mutlaka çevrelerinde sahip çıkan birileri oluyor. Ama burada bilemiyorum kediler neden yaşamın içine dahil olamıyorlar. Yiyecek bulmakta çok zorlanıyorlar. Halk da epey fakir onlarla ilgilenemiyorlar tabi. Biz elimizden geleni her zaman seve seve yapıyoruz, yapacağız da. Sadece kediler için değil tüm hayvanlar için. 

İnsanın içinde hayvan sevgisi olduğunda bunu her birine gösterebiliyor. Ne mutlu ki hala dünya üzerinde hayvan seven iyi insanlar var.


Şehrin kapıları, desenler ve kediler nasıl da yakışıyorlar birbirlerine. 

 Fotoğraf: Tumblr

Ahh bu bezgin kediye bayılıyorum. Cezayir sokaklarından bir fotoğraf diye anımsıyorum ama bazen arşivimde isimleri yanlış not alabiliyorum, tam emin değilim. O kadar tombalak ki fotoğrafa elimi uzatıp onu tutmak ve sevmek istiyorum. 

Fotoğraf: flickr by Sun Spiral

Bir de bu mavilerin içinde kalmış sert ifadeli kedimiz var. Huzurun fotoğrafı adeta. O duruşlarıyla insanı kendine hayran bırakmayı çok da iyi biliyorlar. 

 Fotoğraf: flickr by Algerina( Amal. Kh)

Bu fotoğrafçının her fotoğrafına zaten bayılıyorum ama buna ayrıcalık tanıyorum.  Renkler ve doku hayatın o kadar içinden ki güne anlam katıyor. Sarman kedicik belli ki sığınacak bir yer ve yiyecek bir kap yemek arıyor. 

Fotoğraf: flickr by Karnevil

Ahh bu minişlerin bu birbirlerine sığınmış halleri beni bitiriyor. Isınmak için sokulmuşlardır muhtemelen. Öndeki ve arkadaki ikisi belli ki akraba, işte hayat böyle bir şey. Ne bize ne de şuncacık güzelliklere kimi zaman daha iyisi için fırsatlar sunamıyor ne yazık ki. Yaşamak her gün bir muamma aslında, belki de her dakika. 


Bu pisicik de beni ne zaman baksam ağlatıyor. O kadar susamış ki, yazık ona. Nasıl da bizlere muhtaçlar bir parça yemek biraz da su verelim diye. Bunu düşünemeyen o kadar insan var ki paylaştığımız hayatta. Onlara sadece 'kedi işte ya bakar başının çaresine nasılsa' diyerek yaklaşıyorlar. Onlar gibiler sadece kendilerini üstün varlık olarak görüyorlar. Ne yazık!

Fotoğraf: flickr by sa90b1

Bu da bir Cezayirli fotoğrafçının karesi. Minişlerini emziren yorgun bir annecik. Umuyorum ki bu fotoğraflardaki her kedicik için hayat güzel günler getirmiştir. Öyle umuyorum, öyle olmasını diliyorum. 

Fotoğraf: Flickr by Toufik Lerari

Bu da pek düşünceli bir kedicik. Kocaman beyaz bıyıkları maskeyi andıran sevimli kafasıyla pek de uyumlu. Manzarayla poz vermeyi de pek güzel başarmış. 

Umarım dünya tüm hayvanlar için bir gün çok daha iyi bir yer olur, tabi biz insanlar için de öyle. Türlü güzelliklerle bir arada huzur ve barış içinde yaşanılan hayatlar masallardan ibaret olmasın, tek arzum bu geleceğe dair. 

Pazar yazısında görüşmek dileğiyle. 
Sevgiler