ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2015 Perşembe

Haziran, çocukluğum ve olağan şeyler


Haziran ayına da güzel havalarla hızlı bir giriş yaptık. Çabuk geçiyor bazen zaman ama bazen de geçmek bilmediği bir gerçek. Haziran'a varabildiğimiz için seviniyorum. Artık yaza doğru ilerliyoruz. Burada havalar ısındıkça bahçeye atıyoruz kendimizi, hep böyle güzel gitsin deyip duruyoruz. Ev-iş arası mekik dokusak da havaların iyi olması bizi de iyi ediyor.


Fotoğrafları annem albümden çekip göndermişti. Üstteki oğlan çocuğu gibi olan fotoğraf aklıma takılmıştı onu ararken birkaç tane de ekstradan yollamış. O kepçe kulaklı, kırmızı kurdelalı halimi seviyorum. Bir de bu ikinci fotoğraftaki bebeğim Aliş'le olan fotoğrafı seviyorum. Bu vesileyle blogdan arkadaşım Deep'in mimi'ni de yanıtlayayım dedim. Ne de olsa geçmişe dair yazılar yazmak ayrıca hoşuma giden bir durum.

-Çocukluğum hep mutlu anılarla dolu. Tabi bu fotoğraflardaki kadar ufak olduğum zamanlara dair bir şeyler yok hatırımda. Olsun. 

-Plastik topları çok severdim. Bisiklete binmeyi Bmx sarı kırmızı bir bisiklette öğrenmiştim. İnce uzun sokağımızda nasıl kullanacağımın heyecanını hala hatırlıyorum. 

-Eve girmek istemeyen bir çocuktum. Bakkaldan su içer, evden ekmek arası yaptırır bir koşu sokağa atardım kendimi. Birbirimizi evlerden toplardık bağırış çığırış. Ellerimin toz kokmasını ve o lavaboya dökülen kapkara suları da hatırlıyorum.

-Korkak bir çocuktum. Anne babamın sözünden çıkmazdım. Geceleri karanlıktan korkup annemi hep yanıma çağırırdım.

-Çocukluğumun geçtiği evi çok severdim. Öyle ki taşındıktan bir süre sonra bile yanlışlıkla hep o eski evin kapısına gittim durdum. Ufak ve sobalı bir evdi ama benim için en güzel evdi. Bir süre hep büyüyünce o evi almayı hayal etmiştim.

-Yazları çocukluğumu geçirdiğim Kefken'i de çok severdim. Büyüdükçe akşamları da dışarı çıkardık arkadaşlarımla. Hep top peşinde koşardım. İstop, yakartop, voleybol, tombik oynayarak büyüdüm. Saf ve iyi niyetliydim. Arkadaşlarımı hep çok sevdim. Bahçede evcilik oynardık bol bol. Şimdi o evcilik oynadığım arkadaşlarımla hala görüşüyorum.

-Kocaman kalabalık sofralarda yemek yerdik hep, cümbür cemaat. Anneannem yoldan geçen çocukların bile ağzına lokmalar tıkardı. Babaannem bir dediğimi iki etmezdi, çok yumuşak kalpli bir kadındı. Onunla kahverengi ve keçe gibi bir kumaşı olan koltuklarda oturup trt müzik dinlediğimizi hatırlıyorum. Nalan Altınörs ve Yıldırım Bekçi'yi o zaman tanımıştım. Bana dilim dilim portakal soyardı. Birlikte gezmelere giderdik. Tek çocuk olduğum için hep sevdim, sevildim, korunup kollandım. İşte bu yüzden hep en değerli şey anılarım oldu. 

-Okuldayken çok çalışkan sayılmazdım, vasattım ama idare ediyordum. İlkokul ve ortaokulu aynı okulda okudum çok güzeldi. Lise de yine tüm tanıdık sevdiğim arkadaşlarımla aynı okuldaydık. Annemin okulunda okudum liseyi, binamızı çok güzel restore ettiler şimdi, sınıfların kokusunu bile özledim ve o telaşı.

-Okula gitmeyi hep sevdim. Anaokulunda korkmuştum bir tek hatırlıyorum. Ama babaannem beni hep korkmayayım diye beklerdi ya müdürün odasında, ya komşuda ya bahçede. 

-Lise zamanı çok asi zamanlarım da oldu. Ergenlikle birlikte Nirvana'nın da etkisiyle değişimler yaşadım ama Üniversite'de ayrı eve çıkmamla duruldum, sakinleştim. Ankara'da da güzel zamanlarım oldu. Teyzemler kuzenlerimle birlikte kaldığım zamanları düşününce şimdi keşke onlarla daha çok vakit geçirseydim diyorum hep. O günler bu kafayla yaşamayı çok isterdim. O zamanlar serde gençlik vardı elbet ve başımda kavak yelleri.

Bilmem daha ne yazayım, o kadar çok şey var ki. Özümde hep iyi biri oldum. Kimseye küsmedim kızmadım kavga etmedim. Elimdekilerin kıymetini çocukken de bilirdim şimdi de biliyorum. Sevgiyle büyüdüm, bu yüzden sevmeye sevilmeye hep kıymet verdim ve sevdim; her şeyi sevdim, seviyorum. Yaşamak anılarla güzel.

Belki biraz fazla takıntılıyım geçmişe ama geleceğe baktıkça daha da çok bağlanıyorum anılarıma. Çünkü artık hayat çok acayip. İnsanlar acayip ve kötü. O günlerin masumiyetini hep özlüyor ve arıyorum. O kocaman güzel ailemi hep özlemle ve güzelliklerle anıyorum. Umarım daha yaşacak çok güzel günlerim vardır, ümit ediyorum!


Saçlarımın uzun olması hoşuma gidiyor, her ne kadar eşim kısa saç sevse de. Belki dönünce kestiririm ama şimdi kıyamıyorum. Yazın zor da olsa rüzgarda uçuşmaları hoşuma gidiyor. Hala aynı kız çocuğunu görüyorum kendime baktıkça ve hala benzer hayalleri taşıdığımı.

-Astronot olmaktan kısa sürede vazgeçtim ama yazar olma hayalim hala devam ediyor. 

-Alf'i gelsin diye çok bekledim. Hala biraz fantastik şeylerle karşılaşmayı ümit ederek yaşıyorum. Belki başka diyarlara açılan bir kapı keşfederim günün birinde. Masalları hep çok sevdim ve seviyorum. Yaşamın içinde onlar olduğu için güzel bir bakıma. 

-Denizi hep çok sevdim. Hep denize yakın olmayı istedim. Bu yüzden buradaki yazlar zor geçiyor. 8 senelik Cezayir macerası bana çok şey öğretti ama pek çok şeyden de uzaklaştırdı. Bu yüzden bazen biraz üzülüyorum. Yaşamak denen şey sıcakta bir bardak soğuk suyu kana kana içmek gibi aynı. Hala ne zaman bu yaşa geldim, o yılları nasıl yaşadım hayret ediyorum. 

Tüm bunların dışında etrafı metal panellerle çevrili hayatımız tüm rutiniyle devam ediyor işte. Özlüyor ve özleniyoruz. Bu sıra kendimi ne zaman kötü hissetsem türk sanat müziği dinliyorum. Bana çok iyi geliyor. Ama tabi  her an efkar kafasında olmak da pek iyi değil:) Ahh bir de rakımız olaydı... Şantiye ortamında neden herkes içiyor artık çok iyi anladım. Şantiyeler en çok alkol tüketilen yerler olmalı. Acayipliklerle dolu!

Neyse ki yarın tatil. Tüm günü bahçede geçirmek istiyorum. Bahçe, ruhuma iyi geliyor. 

Mutlu bir hafta sonu olsun sizin için de, güzel anılarınızı her daim hatırlayın ve eski fotoğrafları yakınınızda tutun! Yaşadığınız her anın kıymetini bilin...



8 Ekim 2014 Çarşamba

Kokular, kediler, kitaplar ve diğer şeyler


Günler kâh kocaman karanlık bulutlarla yoğun ve baskın, kâh kristal gibi parlak, göz alıcı ve mini mini çizgi film bulutlarla geçiyor. Geçiyor ve gidiyor tüm telaşıyla bir şekilde. İçindeyken ibadet ediyormuşçasına bağlılıkla sarılmak istesem de ona, içimdeki tüm hoyratlığımla uzaklaştırıyorum kendimden gelenlerin hepsini, bir önceki günde olduğu gibi. Pek bir kızgınım, ama neye bilmem? Belki de herşeye! Belki sadece daha sık yazamadığım için kendimedir kızgınlığım. Yahut insanlığa da toptan! Herşey olabilir, her biri olabilir etrafımda yuvarlanıp duran nedenlerin. Güneşe de bazen çok kızıyorum ama ne çare, gitmeyip de dursa yerinde şöyle ellerini bağlamış oturan minik bir kız çocuğu gibi. 


Öğlen yemeklerini hızlıca yediğim için de kızıyorum kendime. Ağzımda uzunca çevirmeyi bir türlü öğrenemedim, yutup duruyorum. Öğlenleri eve gitme telaşımı seviyorum ama. Çünkü hem beni evde bekleyen yumoş bir kızım olduğu için hem de yol üzerinde burnuma değen ekmek kokusu için. Biraz yanıyor sanırım her seferinde, ama en güzeli de öylesi değil mi zaten? Kızarmış ekmek kokusu kadar çok sevdiğim ne var sıralamalıyım, not edeyim bunu bir yere. Ekmek kokusunu duyunca bahçede oturuyorum biraz, hayal kuruyorum. O an ne aklımdaki işin sıkıntısı ne evin dağınıklığı umurumda olmuyor.

Bir de yanan kağıtları seviyorum. Yanık kağıt kokusu içimi hoş ediyor. Yine de üzülüyorum yanmalarına. Ne çok kağıt ziyanlığı yapılıyor. İnsanlar konuşarak anlatabilecekleri her bir detayı kocaman kağıtlara on gram mürekkeple yazıyorlar. Prosedürmüş, bana kalırsa ziyanlık. Hala Seka kağıt fabrikasından eve gönderilen kağıt balyalarını özenle saklayan biri olarak ben kesinlikle kağıtların ziyan edilmesini sevmiyorum. Bunun için de kızıyorum mesela. Ama tüm bu hislerim, yanarken bıraktıkları kokuyla kendimden geçmeme engel olmuyor.


Kedileri kendime çeken bir şey var bende sanırım. Hiç olmayacak bir anda ve şekilde çıkıyorlar karşıma. Seviyorlar beni hissedebiliyorum. Çünkü bende onları seviyorum karşılık beklemeden. Bir minik ses duysam aranıyorum nereden geliyor diye. Sonra sevgiyle tutuyorum kollamaya çalışıyorum. Belki de yalnızlıktan bilmiyorum ama bu denli sevdiğim için de korkuyorum, bunun için de kızıyorum kendime.  Bir kimseye veya şeye böyle bağlanmak iyi değil gibi geliyor!


Bu fotoğrafı paylaşırken altına iliştirdiğim 'bu pofuduğu bırakıp işe gitmek hiç istemiyorum' yazısı o kadar gerçek ki.  Çünkü o anki sıcaklığı beni iyileştiriyor, çünkü orada huzurlu biliyorum.


Memleketimdeki odamın her yerine yayılan dağınıklığı, rahatlığı özlüyorum. Kitaplarımın kokusunu, dokusunu özlüyorum. Unuttuğum kitaplarımı unuttuğumu bilmek onlara ihanet gibi geliyor. Neden bu kadar kıymet veriyorum bilmiyorum. Defalarca okuduklarımı bile yeniden defalarca daha okumak istiyorum. Yaşlandıkça sanırım maddeci biri oluyorum, objeler, araçlar kıymetleniyor nedense. Belki de bu bir çeşit ait olma, tutunma çabası. Artık neyse ne...

Geleyim artık meydan okuma hallerine; 

22. gün: Seni ağlatan bir kitap yaz bakalım dediklerinde onlara şöyle diyeceğim;
'Beni pek çok kitap ağlatabilir. Öyle ki sadece bir kapak, sadece bir söz veya kelime dizisinde ağlayabilirim. Ağlama potansiyeli hep var olan ve yüksek bir kadınım. Bu yüzden çok kitap sayabilirim bu seçenek için. Ama üstteki fotoğrafta görebileceğiniz Neval El Saddavi'nin 1984 yılında yayınlanan Sıfır Noktasındaki Kadın kitabı  beni ağlattığında yaralamıştı da hatırlıyorum. Bir de Uçurtma Avcısında epey ağlamıştım. '


23. gün: Ne zamandır okumak isteyip de bir türlü okuyamadığım kitap kendimi bilmiyormuş gibi ingilizcesini aldığım ama haliyle çok bir şey anlayamadığım Chauser'ın Canterbury Hikayeleri. Birkaç tane daha var ama en çok aklımda yer eden budur!

24. gün: "Keşke daha çok insan okusa" dediğin bir kitap?
Keşke daha çok insan okusa, aslında ana fikri bu tüm söylemek istediklerimin. Okumanın bir ayırımı olmamalı, her eser kendine has kimliğiyle hayatımızda yerini alıyor. Keşke herkes herşeyi okusa, bir sözlük, bir gazete kağıdı, bir müsvettede yazılmış aykırı bir hikaye, bir günlük, bir anı veya şiir. Keşke daha çok okusak. Telefon rehberi bile okuyabilir insan ahh ben epey okurdum zamanında. Ama illa bir kitap ismi vermem gerekiyor biliyorum. Fazla laf kalabalığı yapmayayım da yazayım. Nedenleri ile birlikte dört kitap önermek istiyorum yürekten okunmalı dediğim:

1-İlahi Komedya, Dante Alighieri (Dünya ve değeri üzerine düşünmeyi, varlığımın anlamını sorgulamamı sağladı)
2-Leo Busaglia, Yaşamak, sevmek, öğrenmek (Bu kitap yaşamı ve diğer her şeyi sevebilmeyi öğretti)
3-Jostein Gaarder Sofi'nin Dünyası (Bu kitap başka dünyalara ve hikayelere inanmaya devam etmeyi öğretti. Ayrıca felsefeyi hayatımın içine dahil etmem ve daima, durmaksızın okumam gerektiğini idrak etmemi sağladı.
4-Samed Behrengi, Küçük Kara Balık (Bu kitapsa inandıklarım uğruna çabalamayı, umut etmeyi ve yolda olmayı sevmeyi öğretti.)

2 Ekim 2014 Perşembe

En sevdiğim ay, 4 günün meydan okuması ve evrene mesajlar



Artık Ekim ayındayız. Ekim benim en sevdiğim ay, çünkü doğduğum ay. Genelde duyduğum, insanların doğdukları ayı sevmedikleri ama istisnalar elbette ki var. Ben kesinlikle sonbaharı çok seviyorum. Renkler, kokular, baharın içinde barındırdığı hüzün benim yansımam gibi hayattaki. Git gelli ruh hallerim de epey uygun bu aya. İnsan inanıyorum ki doğduğu ayın özelliklerini üzerinde taşıyor gerçekten. 

Ayı 1'i itibariyle yazmak istiyordum aslında ama malum önümüz bayram, bir bayram temizliği havasına kapıldım dün, fırsat bulamadım. Yine üşenmeyip bilgisayarımı eve taşıdım yazarım diye ama rüzgar el vermedi bahçede yazmaya. Gecenin ilerleyen saatlerinde hava epey ılıktı, bahçede çay içip gitar çaldık. O an da hiç bilgisayarı açıp ortamın havasını bozmak istemedim. Bir filme takıldım tv'de dün gece, elbette Poirot'u izledikten sonra. Eşim dışarı çıktı havayı güzel görünce, biraz pratik yapayım parmaklarım iyice nasır tutsun diyor bu sıra:) Baktım o ince melodi eve dağılıyor, sonra oturdum düşündüm bu anı kaçırmamalıyım dedim, çünkü tekrarı yok. Filmi tamamlamaktansa onunla bahçede olmayı tercih ettim, sadece durdum ve dinledim, hayal kurdum; sonra birlikte şarkı söyledik, iyi geldi. Müzik ve sevgi hep iyi geliyor!


Harika gifler var bu sitede, bayıldım :)

Kitap meydan okuması halen devam ediyor, az kaldı bitimine. Sonlara doğru sorular zorlaştı benim için ama elimden geleni yapmaya çalışıyorum. 

14. gün: Filmi çekilen ve mahvedilen bir kitap
Bunu cevaplamak zor. Genelde okumasını heyecanla ve ilgiyle bitirdiğim kitapları filmi çekildiğinde izlemeyi tercih etmem. Çünkü beklentim yüksek olur ve filmde illaki bir eksik bulurum. Patrick Suskind'in Koku adlı eserini, filme sonradan dahil olarak izledim ilk seferinde. Epey karanlık gelmişti bana film. Mahvetmemişler güzel çekmişler ama kitabı kadar heyecanla izleyemedim ne yazık ki. Dan Brown'un Melekler ve şeytanlar kitabını tuhaf bir heyecanla okuyordum, uykudan uyanarak veya bir arkadaş buluşmasından koşarak eve gelerek. Filmi güzeldi ama o hissi yaratamadı bende. Mahvedilmemiş ama hissiyatı zayıf diyelim. İlk göz ağrım kitabım Alice in wonderland'da filminde kesinlikle çuvallamış bana kalırsa. Once Upon a time bile filme 10 basar kanımca.

Ayrıca Bizim Büyük Çaresizliğimiz filmini öncesinde izleyip ardından kitabını okusam da filmi yetersiz bulduğumu ifade etmeden geçemeyeceğim.

15. gün: En sevdiğin erkek karakter 
En sevdiğim erkek karakter deyince aklıma ilk Poirot geliyor ve bir de 100 seri kitabı bile çıksa delice koşup alacağım Mentalist dizisindeki Patrick Jane. Hayatımda en sevdiğim ilk erkek karakter babam, ikincisi eşim ardından da bu beyler geliyor:) 

16. gün: En sevdiğin kadın karakter
Elbette ki Virgina Woolf'un Mrs.Dalloway'i. Belki de bir takıntı ama seviyorum. İçtenlikle yakın bulduğum, arızalı hallerini sevdiğim, hafızamda yer tutan iyi bir karakterdir. 


17. gün: en sevdiğin kitaptan en sevdiğin alıntı: Kitapla ilk tanıştığımda okuduğum ilk cümle nedenini bilmediğim bir şekilde içime ağır bir taş gibi çöküp kalmıştı. Daha pek çok alıntı yapmak isterim elbette ama şu an gönlümden geçeni bu!


Bu sıra epey konuşuyorum kendisiyle. O koskocaman haliyle beni ne kadar duyabiliyor bilmiyorum ama o da kendince sinyaller gönderiyor diyelim. Geçen akşam eve gitmeden önce yemekhaneye uğradım acaba ne yemek var diye. Ofis yolundan dönüp, yemekhanenin yokuşunu inmeye yakın aklımdan karpuzun mevsiminin geçtiğini, artık yiyemeyeceğimi düşündüm. Kavun kışın bile kalıyor, tarlalar hala kavun dolu ama epeydir karpuz yemiyorduk. Nereden  bilmiyorum ama düşüverdi işte bir anda aklıma. Yemekhanedeki aşçıya akşama ne var dediğimde direk yemekten önce çok harika karpuz var bal gibi ve kıpkırmızı dedi! Şaşırdım. Sanki az evvel dile getirdiğimi evren ona pıt diye hemencik ulaştırıverdi. Birkaç seferdir bunun gibi benzeri durumların içerisinde buluyorum kendimi. Epey hoşuma gidiyor ama bazen düşüncelerimden korkuyorum, sanki hepsi olacak gibi. Deniz kenarında oturmak istiyorum biraz, dalgaları izlemek, acaba olur mu evren? Aaa bir de kitabım için biraz ilhama ihtiyacım var bocalıyorum lütfen yardım et!

 Görsel: Pinterest

Bu sıra çokça Ankara'yı düşünüyorum. Sokaklarını, havasını, sonbaharda renklenen yapraklarını, sahaflarını, bir de o sakarya caddesindeki ufak mantıcıyı. İki porsiyon yemek istiyorum şu an, yanında bir ufak şişe kola da içerdim. Bazen eve giderken bile canım çeker, yolumu değiştirir mantı yer öyle dönerdim. Ufacık samimi havasını seviyorum. Ne zaman Ankara'ya gitsem ki birkaç senedir gidemedim, yalnız da olsam mutlaka uğrarım, sanki zamanda yolculuk yapmak gibi ve sanki beni hala hatırlıyorlarmış gibi. Tüm bunlar kafamdan geçerken hop diye mailime düşen bir posta ile Ankara'dan yeni bir arkadaş edindim. İyi geldi bana, Ankara'nın bozkırlarının tozlu kokusunu burnuma getirdi teşekkür ederim kendisine okuyorsa bu satırları. Mina ise benim Ankara'daki ruhum, yansımam oluyor daima, anılarımı onun kelimeleri ile tazeliyorum çoğu zaman, onu anmadan geçemeyeceğim. Ankara deyince artık aklıma gelen yegane şey kendisi!
Evren böyle bir dost kazandırdığı için bana minnettarım. Belki bir gün gelir benim de ona bir kıyağım olur, bilemem...

20 Mart 2014 Perşembe

Bana uzun uzun yaz


Uzunca yazmaya başlayalı epey zaman oldu aslında. Ortaokul yıllarıydı, şiir ile yatıp şiir ile kalktığım zamanlardı. Dizelerim hep uzun olurdu, çünkü anlatmaya çalıştıklarımı yarıda kesmeyi taa o zamanlarda dahi sevmezdim. Küser gibi gelirdi kelimeler sanki. Olağan gücümle, bastıra bastıra yazardım.

Daktilo sevdam da o zamanlarda başladı. Sahile bile taşırdım cılız bedenimle o koca ağırlığı, sırf denizin sesiyle daktilonun çıtırtısı karışsın birbirine diye. Hem tuzlu tenimle yazmayı da severdim güneş yakarken...

Yanımdaki sıra arkadaşımla mektuplaşmaya da o zamanlarda başladım. Anlatacak hep çok şeyim varmış bakıyorum da. Bitmek bilmeyen kelimeler ordusu kurmalıymışım zamanında. Yazmak belki de en iyi ilaçtı ruhuma, şiir gibiydi bir parça ve anlattıkça çoğalıyordum kendimce.

Uzun uzun yazdığımız zamanlardı birbirimize. Daha öğlen yanından ayrıldığım arkadaşıma sayfalar dolusu yazardım sanki yıllarca konuşmaya hasret kalmış gibi. 

Geçen bir arkadaşım sana uzun uzun yazmam lazım bir ara dedi ve işte o anda üşüştü tüm anılar üzerime. Uzun uzun yazmayı ve bana uzun uzun yazılmasını çok seviyorum ben. İyi ki bana yazanlar var ve kalbiyle ruhuyla kilometrelerce uzağa gelebilenler var kelimelerden kurulan köprülerle. İyi ki güzel yürekli insanlar var yakınımda, bana dokunmadan değebilenler var, güneş gibi içimi ısıtan, uzun uzun yazanlar. 

Yazmak gelen gün ile yeniden var olmak demek adeta!

13 Aralık 2010 Pazartesi

Ankara Ankara karlı Ankara

Ankaradayız. Uzuuuun zaman oldu geleli..Yine her zamanki gibi yazmakla cebelleşiyorum. Hep bu akşam yazacağım diyorum olmuyor. Ankara tam gaz devam ediyor soğuğa kar'a. İki senedir ilk kez kar gördüğüm için mutluyum. O pamuk görüntüyü çok özlemişim.Ama soğukla hiç aram yok. Hep aklımda bahar var yaz da değil..Zaman pek geçmek bilmiyor burada.Annemin ameliyat olduğu 15 günden fazla oldu. Şimdilerde daha iyi. Yavaş yavaş da daha iyi olacak inşallah. Zor zamanlar bunlar. Bütün aile bir arada olmak güzel oluyor. Burada iyiki teyzemler var. Düşünüp duruyorum böyle imkanımız olmasaydı izmitte napabilirdik diye. Biliyorsunuz İzmitteki doktorlar anlamadılar annemin hastalığını. Oyüzden pek de güvenim kalmadı açıkçası. Bu işler zaten epey çetrefilli. Herkes ayrı telden çalıyor. Hastanelerin halini görseniz herkes hasta herkes kanser. Özellikle de göğüs ve kolon (bağırsak)kanseri en çok görünenleri. Bir de kime sorsak sigara içmiyor. Tuhaf yani..Hani bangır bangır ya televizyonlar. Yine de tabi içmemek lazım hemen bırakmak lazım hatta yanından geçmemek lazım. Dünyaya dert yağmış diyorum ben.İçinde olmadan kimse anlamıyor. Doktorlar hastaneler bir alem. Tanıdık falan yoksa kimse suratınıza bakmıyor. Hele biraz sessiz çekingenseniz vay halinize. Cabbar olmak lazım böyle durumlarda, tuttuğunu koparmak hatta bazen cırlamak gerekiyor ki istediğiniz yapılsın. İlk hastane deneyimim oldu benim. Zor oldu tabi. İnsan tedirgin oluyor oysa her yer doktor hemşire. Yine de en yakınından biri olunca hasta insanın içi sızım sızım sızlıyor. Hele bir de elden birşey gelmemesi durumu olunca daha bir kötü. O üzülüyor acı çekiyor siz de kelimelerle avutmaya çalışıyorsunuz. Nasıl da zor bir şey. Hemencik geçsin gitsin bu zor zamanlar. Herşey eskisinden daha güzel olsun inşallah.

Karlı zamanlardan sonra İzmite dönüş planımız var ama henüz netleşmedi tarih. Ben bu sırada 22 sinde gelecek olan eşimi beklemedeyim. Ayrı kalmak pek zor hele birbirimize bu kadar alışmışken..Bir alışkanlık bu kadar mı güzel olur. Zaman buldukça ve teyzem de evde oldukça dışarı çıkmaya ve birkaç arkadaşımı görmeye çalışıyorum. Ayça ile zaman geçirdik birkaç kez. Nasıl da iyi geldi. İyiki var diyorum o. Bana çok yakın çok yardımcı ve çok da tatlı :) Gitmeden yine yeniden görüşmek için can atıyorum.

Yeniyıl da geliyor.Nasıl da kıpır kıpır içim. Her yerde kıpkırmızı şeyler var; noel babalar, geyikler,kurabiye adamlar, kar taneleri en çok sevdiklerim. Aaaa ama daha daçok kar kürelerini seviyorum.Kendime bu yılbaşında içinde melek olan kocaman bir kar küresi almak istiyorum ama henüz bulmuş değilim.Vitrinler nasıl da insanı cezbediyor.Özel bir çekim güçleri var sanki. Herşey sanki beni al diye bağırıyor bana. Ama herşey bir o kadar da ateş pahası.. Bazı şeyleri hele aklım almıyor. Düdük düdük şeylere inanılmaz etiketler koyuyorlar deli oluyorum. Bir de böyle bizim gibi dar zamanlı geliş gidişleri olan insanlar daha iyi bilirler tabi insanın herşey alıp yanında götüresi geliyor. Nasıl da sığdırır ki insan o her istediği şeyi almış olsa bile 30 kilocuk bavula. Zaten iki kazak iki pantalon iki ıvır zıvır hemencik 30 kilo ediyor. Sonra da ayıkla pirincin taşını..Rakamları hiçbir zaman sevmedim şimdilerde ise nefret ediyorum. Memleketimi özlüyorum. Hele Ankarayı ayrıca. Karı da gördüm ya Ankara'da ooohh bi mutluyum bi mutluyum. Bir de gitmeden fotoğraf çekmeye çıkabilsem yeniden daha da neşeleneceğim. En çok da neşeye ve minik mutluluklara ihtiyacım var şu anda..Kediciklerimi de çok özlüyorum.Artık hiç kediciğim yok. Hepsini eşim ben yokken kampa götürdü yani ofisin oraya. Zira evde üçüne bakmak inanılmaz zordu..Charlotte kalıcaktı aslında ama ben minişleri yalnız bırakmak istemedim aklım onlarda kaldı. Hiç olmazsa anneleri göz kulak olur dedim ama duyduğuma göre minişler pek mutlularmış çimenlerde sekiyorlarmış tombalaklarım benim.Charlotte şu anda nerede tam olarak bilemiyorum. Ama nasıl özledim anlatamam. Her gün fotoğraflarına bakıyorum. Miniklerden bir tanesini sanırım dönünce dayanamayıp alacağım. Tv de her whiskas reklamı çıktığından ağlamaklı oluyorum. Bir daha o yumuş gövdelerini sevip okşayamayacak olmak, o şebekliklere gülemeyecek olmak ve o sıcaklığı hissedemeyecek olmak beni çok üzüyor. Nasıl da alışmışım. Off offf yaşamayan anlayamaz. Umarım kediciklerim hep iyi olurlar. Umarım evlerini özlemiyorlardır ve bana kızmıyorlardır. Kediciklerim bekleyin geleceğim ben yanınıza:(

Şimdilik bu kadar. Yeniden yazacağım aklıma koydum. Yazmak en sevdiğim şey, bana en iyi gelen. Keşke her aklıma geldiği an aklımdayken düşüncelerim ve kelimelerim yazabilsem.Aynı gözümün hergördüğünü anında fotoğraflamak isteyişim gibi. Böyle bir teknoloji olmalı.Bir gün olmalı!

Herkese sağlıklı, mutlu ve umut dolu günler diliyorum..

11 Kasım 2010 Perşembe

Ankaradaki zamanlar

Uzun bir zamandır Ankara'ya gitmek isteği vardı içimde.Özlemiştim.Bu sefer bir gün İzmitte kaldıktan sonra ertesi gün Ankara'ya gittik. Bu fotoğrafı da Bolu'da çektim.  Hava ilk gittiğimizde pek güzeldi hatta o gün evde şortla bile dolaşmıştım. Ama sonra nasıl soğuk yaptı anlatamam. Tabi bünye hala yaza ayarlı benim. İnanamadım o soğuğun gerçekliğine. 7 dereceye kadar düştü. İnsanlar hani nasıl güneşi görünce hemen kabakçiçeği gibi açılırlar, soğuğu da görür görmez berelerini atkılarını takıvermişler. Bir an neye uğradığımızı şaşırdık. Ben tabi tabiri caizse:) zibidi gibi ince bir mont ve konversler ile gittiğim için anında ortama ayak uydurabilmek adına lahana moduna döndüm.Kendi kendime soğuğu unutmuşum deyip durdum hep.Sanki onca zaman orada yaşamamışım üniversiteyi orada okumamışım gibi. Keskin bir soğuk vardı havada, hele otobüse binince klimalardan ötürü sıcağa girmek ee tabi onca zamandan sonra otobüsün keyfine de varmak pek güzel oldu inmek istemedim. Sanki her gittiği yere beni de götürse gibi geldi. Eskiden hatırlarım kış günü o minibüslerin otobüslerin demirlerine tutunmak soğuk soğuk ne kötü olurdu. Ayy hiç sevmem. Ama şimdi o demirin kokusunu, hatta poşetlerin bile kokularını özlüyorum. Koku demişken artık bez torbalara da geçiş oldu ya pek memnunum. Tabi her yerde yok daha ama bazı yerlerde harika dizaynlar vardı. Yalnız bazılarının fiyatları da öyle uçuk ki insan hadi be ordan diyor. Şaşırmış bunlar. Şu eski kafalı cezayir de bile bez torbalar var. Hatta pazar çantalarından satıyorlar eski tip kalın çizgili olanlardan. Neticede onlar da plastik ama olsun diğerlerinden iyi ve hiç olmazsa uzun ömürlü. Geçen gün marketten devasa bir tane bez torba aldım malzemeleri koymak için. Burada 100 Dinar'a satıyorlar. Yani 1tl ye geliyor. Oldukça da büyük nerdeyse dolu poşetten 6 tane alır sanıyorum. Yalnız genelde onu burada taşıma amaçlı kullanıyorlar fazlalık olmasın ellerinde diye. Yoksa amaçları doğaya katkı yapmak değil, poşet her yerde aynen kullanılmaya devam ediliyor..

 Annecik ile babacık ankarada teyzemlerde mutfakta otururken çektim bu fotoyu..Ankara'ya geldiğimizin ilk günüydü.
Misbah ablam ve Engin abi'nin evlilik yıldönümleriydi sonra kutladık birlikte..Daha nice mutlu seneleri olsun bizlerle birlikte diyorum yeniden..
 Bu fotoğrafta da bizim minik nil ve leziz yani kısaca les teyzemi görüyorsunuz. Tuay ablamın küçük kızı. Ayy nasıl da büyümüş güzelleşmiş, şirinleşmiş. Bayıldım bayıldım. Pıtı pıtı yürüyor, sevimli ama güzel konuşuyor insanın hep dinleyesi geliyor ne diyor diye. Hatta bazen kelimeleri de tekrar ettiriyoruz sıkılıyordur çocuk bizden:)
 Bu da bizim kokoş defne :)Ona parlatıcı pembe ruj aldık çantasında taşıyor ve her fırsatta çıkartıp sürüyor:) Pek şeker o da tadına doyulmuyor valla. Nasıl da seviniyor anaokulundan gelip de bizi yine evde görünce. Hele okula almaya gittim ben bir iki defa o zaman deli oldu. Sonra gidemediğim zamanda da Tuğba ablam niye gelmedi diyormuş.
 Bu da benim doğum günü pastaaaamm. Bu sefer de güzel bir doğum günü geçirdim. Keşke hepimiz bir arada olabilseydik tabi Yiğit de olsaydı ama artık başka bir zamana inşallah..

 Burada da Disney on ıce dan fotolarımızı görüyorsunuz. Bizimkiler minişlerle gidelim diye bilet almışlar. Pek de güzel oldu. Bütün masal kahramanları oradaydı. Sanki gerçek gibi. Ben bile bayıldım ki tüm çocuklar ağızları açık izlediler özellikle de defne :) kimbilir hayal dünyasında neler vardı..Eğlenceliydi fakat konuşmalar ara sıra pek anlaşılmadı. Ben en çok stitch e bayıldım. Favorim o tüylü yaratık..Herkes zaten akın etmiş nasıl kalabalıktı anlatamam. Fotolarda boş gibi duruyor ama ilk girdiğimiz an çektim diye sanırım. Yoksa doldu da doldu..Hele satılan oyuncakları görmeniz gerekiyordu. Bayıldık.Böylece değişik ve güzel de vakit geçirmiş olduk iyi oldu..

Arada zaman buldukça da tabi biraz dolaştık değişiklik olsun diye. O kentucky de yediğim tavukların tadını unutamıyorum öyle güzeldi ki. Bir gün de teyzemle döner yedik o da epey büyük etki yarattı uzun zaman sonra bende:) Geçen türkiyeye gidişte döner yiyememiştim aklım kalmıştı şimdi yedim rahatladım:)

Daha bir sürü fotoğraf var elbet. Yavaş yavaş onları da yükleyip koyacağım. İlk sırada tombik kediciklerimiz var. Daha sonrada biraz daha toparlanınca buradaki yeni evimizi göstereyim diyorum sizlere. Onun dışında havalar bir güzel bir kapalı. Biz de anlamadık bu nedir böyle. Aslında tam hastalık havası. Çok dikkat etmek gerekiyor. Güneşe aldanıp dışarı çıktın mı incecik güneş gittiğinde kendini kutupta sanıyorsun.Özellikle de ben çok üşüyen bir insan olarak yorgan battaniye ikilisine talim ettim artık. Hem sobalar da harıl harıl yanıyor bir hışım. Kedicikler de sobanın karşısında oynuyorlar. 

Herkese kocaman sevgiler gönderiyorum. Bir dahaki yazıda görüşmek üzere. Mutlu kalın!

21 Aralık 2009 Pazartesi

Baykuşlar ve Diğerleri

Ankaradaki günlerim pek keyifli geçti. Fotoğraflara baktıkça mutlu oluyorum. Hava buz gibiydi kalın kalın giyindim hep. Ehh biraz da hava değişikliğinden ve uzun zamandır ankara'nın soğuğunu yemediğimden öksürmeye başladım. İlk günler halsizdim çok ama orada olmanın verdiği heyecanla çabuk toparladım. Bir an evvel kendimi dışarı atmak istiyordum. O sırada Amerika'dan arkadaşım Kadir'in geldiğini öğrendim. Bir gün buluştuk ve ertesi gün için sözleştik. Ulus'ta dolaşıp fotoğraf çekmek için. Aynı zamanda Koç Müzesindeki Minyatür odaları da görmek istiyordum. Bir de uzun zamandır aklımda olan Baykuş objelerle dolu olan dükkanı da görmek için can atıyordum. Daha önce arkadaşlarım bahsetmişlerdi ve bloglarda da okumuştum. Nihayet o gün geldi ve Ulusa gittik. Hava şansımıza biraz kötüydü hatta sonra yağmur bile yağdı pek fotoğraf çekemedik. Ama müzeye ve baykuşları görmeye gidebildik.

Baykuşlar ve Diğerleri adlı yer Ulusta Pirinç Han'ın oradaki Antikacılar çarşısındaydı bulmak kolay oldu. Adını sıkça duyduğum bu güzel yerin sahibi Ahmet Bey bizi oldukça sıcak karşıladı. Son derece konuşkan ve sevecen biri kendisi. İçeri girince nereye bakacağımı şaşırdım zaten. Cennete düşmüş gibi oldum adeta. O kadar çok baykuş obje var ki. Uzun uzun sohbet ettik. Hatta bloga yazmak istediğimden bahsetmiştim Ahmet beye de ama biraz uzun sürdü yazmam. Kendisinden özür diliyorum bu kadar zaman beklettiğim için onu. Malum koşturmaca içinde geçti tatil zamanlarım ancak fırsat bulabildim.

Sadece Baykuşlar yok burada. Çeşit çeşit bir sürü obje var. En sevdiklerim metal kutular oldu özellikle de üzerinde eski türk filmlerinin artistlerinin olduğu kutular. Sonra şişeler. Nasıl da biriktirmiş özenle Ahmet Bey. Kendisine de söyledim "ben bunları satmaya kıyamazdım" diye. O da öyleymiş zaten. Bu yüzden birkaç tane alıyor birini kendisine saklıyormuş diğerlerini satıyormuş dükkanında. Süper bir fikir gerçekten. Orada onca baykuşun içinde olmak nasıl güzeldi anlatamam. Akla hayale gelmeyecek şeyler vardı. Baykuş şişeler, kutular, sabunlar, lambalar, süsler, saatler v.s Bence herkesin gidip görmesi gereken bir yer. Ayrıca içinde bulunduğu pasaj da son derece keyifli bir yer. Çeşit çeşit dükkan var. Ahmet Bey'i de bulmak çok kolay oldu etraftaki esnafa sorduğumuzda. Kendisine Baykuş Ahmet diyorlarmış. Çok hoş gerçekten de. Bırakayım da gerisini fotoğraflar anlatsın. Ne de olsa onlar zamanın en iyi tanığı;

Kapıda sizi bu sevimli baykuşlar karşılıyorlar.

Bu kocaman beyaz baykuşun olduğu abajura tek kelimeyle bayıldım. Evimde olmasını ne de çok isterdim. Bir gün Türkiye'de evim olduğunda ki eğer hala satılmamış olursa almayı çok isterim.

Şu şişelerin güzelliğine bakın. Nasıl da zarifler. İnsan oradaki herşeyden bir tane almak istiyor. En zoru da onca güzelliğin içinden birini seçmek. Ben epey zorlandım seçerken. Diğerlerinin hepsinde de aklım kaldı.

Vee bu süper yerin mimarı Ahmet Çomak. Ördüğüm baykuşla birlikte güzel bir poz verdi benim için. Çok teşekkür ediyorum burdan kendisine. Bir dahaki Ankara ziyaretimde yine uğrayacağım ilk yer olacak Baykuşlar ve Diğerleri isimli bu masallardan çalınmış dükkan. Mutlaka görün diyorum ve başka da bir şey demiyorum...

2 Aralık 2009 Çarşamba

Ankara'da olmak

Bir haftadır Ankara'dayım. Bayram arifesinden beri. Günler yine birbirini kovalıyor zaman hızla akıyor. Ankara'nın soğuğunu da unutmuşum ilk onu farkettim geldiğimde. Nasıl da yakıyor insanı. O kadar sene ben bu soğukta nasıl yaşamışım dedim hep kendime. Hala daha diyorum zaten.
Ankara benim için hep önemli oldu bambaşka bir şehir oldu. Bakıyorum da hala öyle. Ama içinde eskiler yok diye biraz tatsız. Çıkıp dolaşacağım eski günlerimdeki gibi eğleneceğim saatlerce sokaklarda yürüyebileceğim arkadaşlarım yok artık. Kimi çalışıyor görüşemiyorum dilediğimce kimi uzaklarda kimindense haberim yok. Yine de herşeye rağmen şehrin kokusunu duymak o eski ama bildiğim hisleri yeniden yaşamak güzel.
Nete girip de yazamıyorum pek. Kendimle çelişiyorum farkındayım. Hep daha çok yazacağım diyorum ama bazı şeyler beni alıkoyuyor. Birazdan dışarı çıkacağım yine. Ulus tarafında gezeceğim.Kaleye çıkacağım, sonra hanlara uğrayacağım fotolar çekeceğim sonra da Rahmi Koç Müzesine gideceğim. Umuyorum ki güzel bir gün olacak bugün. Yarın da dönüyorum zaten. Döndüğümde evime fotolarla anlatmaya devam ederim..Sevgiler herkese

26 Ocak 2009 Pazartesi

Sakal Hikayesi

Ankarada her zamanki günlerimden birini yaşadığıma kanaat getirmiştim o gün.. Ama içimde bir şeyler bangır bangır bağırıyordu hatırladığım kadarıyla. İçimde yine olası sıkıntı köprüleri kuruluyordu bense titrek titrek adımlar atıyordum oraya doğru. Tam olarak ne olduğunu hatırlamıyorum aslında. Gerçekten. Ama hiç unutmadığım gibi iç sıkıntılarımı; yine unutmamışım işte. Sokaklarda yürüdüğümü hatırlıyorum ama yürüyen ben miydim yoksa isimsiz bir gölge mi hala bilmiyorum. Şimdilerde adımı seviyorum. Eskiden hiç bakmazdım yüzüne. Herkeste vardı ya bende olmamalıydı sanki. Başka isimler yakıştırırdım kendime. Ama şimdi ismim gibi olduğumu biliyorum ve seviyorum onu. Ankara sokaklarında dolaşmak iyi geliyordu o zamanlar. Çünkü geçiciydi yaşadığım yalnızlık hissi biliyordum. Arkadaşlarım vardı, orada bir hayatım, bir evim vardı. Elimi telefona götürsem o an yanıma gelecek birileri elbetteki vardı. Sıhhiyeden Olgunlar'a kadar yürüdüm. Oradaki kitaplara bakındım. Sonra o zamanlarda sıkça gittiğim Sakal Cafe'ye uğrama isteği baskın geldi. İlk ne zaman gitmiştim hatırlamıyorum ama sonraları orası ikinci evim olmuştu. Ortam huzurluydu. Kedicikler camdan tavanda pıtır pıtır gezerlerdi. Lezzetli kekleri, börekleri vardı. Ve güne kafayı takmayan güler yüzlü insanları. Sahipleri de o zamanlar bir o kadar iyiydi. Şimdi de onlar varsa eğer bilemiyorum umarım yine öyle güzel bir mekandır. Pencereleri kocamandı kapatılmış bahçenin; yine de içerideki kitap kokusu geliyordu insanın burnuna zaman zaman. Duvarda mütemadiyen birşeyler astığım dilek ağacı vardı. Duvardan çıkan bir köktü sanırım bozulmayan. Benden ona çeşitli zamanlarda tokalar, lastikler, renkli ipler asıldı hep.

O gün de işte ayaklarım oraya gitti. Yalnızdım. Somurtuyordum. İçimden neler neler düşünüyordum. Sanırım çay ve çin böreği söyledim yanında verilen çıtır salatalıklarla önce. Not defterimi ve kalemimi çıkartıp yazmaya başladım olacaklardan habersiz. O zamanlar her tür insan gelirdi oraya ama öyle saçma tipler değil, kitap severler, kitap kokusu severler, aşıklar, gençler, yaşı ileri ama ruhu çocuk insanlar v.s. O gün çaprazımda orta yaşlı biri oturuyordu elinde gazetesiyle. Masaya oturduğumda görmüştüm göz ucuyla. Yazmaya başladım deli gibi aklıma ne geliyorsa. Bir yandan da düşünüyorum elbet. O çapraz masadaki bey bir şey söylemek için izin istedi bir ara. Şaşırdım. Ama öyle iyi görünüyordu ki söylemesine izin verdim. Babacan bir tavırla "öyle hüzünlü görünüyorsunuz ki kendimi tutamadım; nedir sizi böylesine yaralayan şey sorabilir miyim?" dedi. Ben yine şaşkın şaşkın "önemli değil sadece düşünüyordum günlük şeyler işte" deyiverdim. "Peki rahatsız ettiysem bağışlayın" dedi ve yerine gitti. Tabi bu olay ben oraya gittiğimden herhalde yarım saat sonra falan oldu. Pek takmadım açıkçası. (O zamanlar tv de bu kadar çok kötü haber yoktu zaten ve bilmediğim insanlara sapık muamelesi yapmıyordum.) Nasıl göründüğümü de bilmiyordum hiç. Sonra adam yemeğini bitirdi kalktı ve gitti. Görevli arkadaşlardan biri - ki o zaman hepsini tanırdım konuşurdum- elinde en sevdiğim çikolatalı kekle masama doğru geldi. "Ben sipariş vermedim ki" dedim. "Bu bizden" dedi. "Neden" dedim. "Siz buraya her geldiğinizde kocaman gülümsemeniz bizi de mutlu ediyordu ama bugün hüzün kaplısınız. Bu sevdiğiniz çikolatalı kekin iyi geleceğini düşündük arkadaşlarla dedi." Gülümsedim tabi. O da sevindi. Dedim ben de ne var ki böyle insanları apaçık gördüğü. Bazı zamanlarda olduğu gibi yine üzgün ve düşünceliydim hepsi bu. Yazımı bitirdim kekimi şapır şupur yedim hazırlandım çıkmak üzere. O gün oradaki herkesin gerçekten ne kadar iyi olduklarını yeniden anladım. Mutsuzum diye hesap almadılar benden o gün. Giderken de güzel peçetelere iki tane kek dilimi sarmışlar elime tutuşturdular. Mutsuzluğum bitsin diye. Teşekkür ettim. Merdivenlerden çıkmak için yöneldim. Duvarda asılı aynaya baktım bir an ; kendimi hiç öyle görmemiştim. Ben gitmiştim sanki o yüz başkasınındı. O zaman anladım o adamın bana neden öyle dediğini. Yüzüme hiç yakışmamıştı o hüzün çünkü. Pis bir tarafı vardı. Gözlerimin maviliği simsiyahtı öylece bakıyordu anlamını kaybetmiş. Sonra keke baktım. Peçeteyi kıvırdım kemirmeye başladım. Gülmeliyim dedim. Ne istiyordum ki ben daha? Yolda küçük bir kız gibi sıçraya sıçraya yürüdüm. O kek bana çok iyi geldi. Sakal'a gitmeye devam ettim tabi. Şimdi orayı özlediğimi hissettim. Acaba hala eskisi gibi güzelmidir yemekleri, mis gibi kitap kokuyor mudur?



Bakanlıklardaki otobüs durağına geldiğimde yanıma bir teyze oturdu. Daha gelmesine zaman vardı mavibüs'ün. En sevdiğim kısmıydı ankara'nın; otobüslerinde cinnah yokuşunu tırmanmak ve inmek..Bazen kendini alamayıp kuğulu da inmek kıtır da kokoreç bira ziyafeti vermek. Teyze bana "kızım ne güzelsin maşallah güleryüzlüsün sen kesin ankara'nın dışından gelmişsindir" dedi. Yine şaşırdım tabi. Bu kadar mı değiştirmişti beni iki dilim kek ve güzel sözler. "Teyzecim aynan var mı" dedim bu sefer şaşkınlığım ona geçti. Var kızım dur çıkartayım dedi. Aldım bol gümüş işlemeli aynasını baktım ki ben geri gelmişim. Hem de sanki çocukluğumdan fırlamışım. O pis hüzün nereye gitmişti hemencik. Teşekkür ettim. Otobüse bindik birlikte ve sonra birlikte indik yürüdük. Birlikte alışveriş yaptık gülümsedik birbirimize. Hüznüm uçtu gitti. Dünyada hala iyilik var mutluluk var dedim durdum kendime. Teyze de sevdi durdu sözleriyle beni torunlarını anlattı, hayatını anlattı. Hüznün bana sadece fotoğraflarda yakıştığını ilk o gün anladım işte. Şimdi sebepsiz yere gülüp duruyorum. Ve gülümsemem yüzünden sevdiğim adamla güzel bir hayatım var şimdi. Beni çocukça ve umarsızca güldüğüm için sevdi çünkü..Şimdi bu şehirde, bu saatte, bu kadar acıkmış olmama rağmen, hüzünlere istemeden bulaşsam da zaman zaman gülebilmemin tadını çıkartıyorum..Hayatımı seviyorum..

P.s: Fotoğraf google http://www.sirden.net/ den.

7 Ocak 2009 Çarşamba

Yine geciktirdiğim bir yazı:Yılbaşı gecemiz

Birkaç gündür bu yazıyı yazmayı istiyordum ama bir türlü fırsat olmadı. İnternetin ve bilgisayarımın azizliğine uğradım yine. Her zamanki gibi git gel'li bir ruh hali içerisindeydi internetimiz; beni çileden çıkarttı. Bilgisayarımsa ne kadar fazlalıklarını yok etmiş olsam da kaplumbağa yavaşlığında çalışıyordu günlerdir. Bugün format yeme günüydü aslında ama bilgisayarcımız olmadığından kurtardı bakalım şimdilik. Ben de daha fazla gecikmeden yazayım dedim.


Yeniyıla evimizde girdik. Geçen sene kampta girmiştik pek de haz vermemişti bize. Ne de olsa her zaman kamptayız. Bu sefer bari evde başbaşa olalım dedik. Gidilecek fazla bir yer alternatifi yoktu zaten. Yemeğimizi dışarıda yedikten sonra çerezlerimiz, cipsimiz, meyvelerimiz, ve tabi sofranın olmazsa olmazı beyaz peynir ve rakımız vardı. Ahh keşke kavunda olsaydı. Burada hala kavun bulabiliyoruz. Nasıl Türkiye de Kırkağaç kavunu meşhursa burada da Tiziouzu Kavunu meşhur ve hala satılıyor yollarda. Bu memleketin de bu özelliğini seviyorum işte meyve çok bol ve her zaman çoğu şey bulunabiliyor.



Yeni aldığım elbisemi giydim hemen eve gelir gelmez. Yeni yılda yeni şeyler almayı ve giymeyi çok seviyorum. Kocaman ailemle geçirdiğim yeni yılları özlüyorum. O zaman da herkes süslü püslü giyinir onlarca yemek hazırlanır. Kocaman hindi ve iç pilav ve çeşitli mezeler eşliğinde sohbetler edilir, bazen tombala oynanır, yeri gelir kalkılır göbek atılır..Biz pek kalkıp göbek falan atmadık tabi. Ama yine de güzel geçti gecemiz. Çok istedim aslında bir yere gitsek de şöyle eğlensek diye ama malum burası Cezayir. Pek tarzlarımız da uymuyor sanırım. Büyük otellerde eminim güzel programlar vardı ama çoğu için rezervasyonda gecikmiştik. En son sorduğumuz yerin fiyatı da dudağımızı uçuklatmaya yetti. Neredeyse milyarlar.. İki kişi için. Parayı kolay kazanılıyor zannediyor onlar herhalde. Güzelim memleketim dururken ben neden kalkayım da buralara geleyim o zaman değil mi yani kolay kazansaydım?



Eski yeniyıl akşamlarımızdan bahsetmişken onlardan da birkaç kareyi paylaşmak istiyorum sizinle, ben de yeniden hatırlamış olayım böylelikle o günleri. Zaten durup durup bakıyorum ama:)

Soldan ilk fotoğrafta Ankaradaki yılbaşı akşamı sofrasını görüyorsunuz. Çeşit süperr..En sevdiklerim. Ayrıca o kocaman şarap kadehlerine de bayılıyorum. Çok büyük keyif alıyorum onlarla şarap içerken.

Onun yanındaki benim cicikom annem. Tabi o zaman azıcık tombili. Bu fotoğraf bayağı eski. Devamında göreceğimiz gibi babannem de fotoğrafta. (Babannemi 2006 da kaybettik.) Annem düğünümüz için tam 9 kilo verdi. Maşallah tığ gibi oldu zuzum benim. Hindimizi getirirken görüyorsunuz annemi.

Altta solda İzmitteki eski fotoğrafın devamı. Soldaki kırmızılı ben. O zaman saçlarım sarıydı. Fotoda pek belli olmasa da. Yanımda ananem, babannem, sofra başında babam, amcam, yeğenim elif, yengem ve annem. Fotoyu çekende halam:) ama onu göremediniz. Onun da fotosunu koyacağım bu foto grubunda hep o çekmiş hiç çıkmamış.

Alt sağda ise Ankara akşamının devamı. Herkesi ayrı ayrı çook seviyorum. Hepsini çook özledim. Umuyorum ki bir dahaki yeniyıl da bu fotolarda eşimle biz de olacağız ve tabi Funda annem, tuna babam ve can'ın da olmasını istiyorum. Komple bir kalabalık:):)En eğlenceli kısmı da bu zaten..




Canım sevgilim bu da senin için..En sevdiğin şarkı. Senin sayende ben de çok seviyorum artık bu şarkıyı:) hadi birlikte sevmeye devam o zaman...

15 Kasım 2008 Cumartesi

Ankara'dayım

Herkese merhabalaaarr
çok kısa yazacağım sadece haber vermek için Ankaradayım şu anda. Tuay ablamda kalıyorum bu akşam. Herşey çok güzel günlerim güzel geçiyor. Burdan birkaç günlüğüne İzmire gideceğim. Sonra da yeniden memleketime. Tatil hemen geçiyor.
Craftcım arayamadım ama pınarla konuştuk inşallah döndüğümde görüşme olanağı buluruz.
Güldemcim İzmir e geldiğimde seni arayacağım canım..
Herkese benden sevgiler öpücükleeeerr...
Mümücüm seni de çooook özledimmm beeenn

25 Mayıs 2008 Pazar

Eurovision 2008

Dün gece yine her zamanki gibi bir eurovision macerası yaşadık. Komşuşuk ilişkilerinin yine ne derece önemli olduğunu gördük hep birlikte. Herkes benim gibi düşünüyormu bilmiyorum ama bana biraz manasız geliyor bu davranışlar. Yeteri kadar önem verilmiyor belki de ya da bu kadar önem verilmemesi mi gerekiyor. Neticede ben puanlamanın hakkıyla yapıldığına inanmıyorum. Herkes çıkar ilişkisi içinde olduğu ülkelere oylarını dağıtıyorlar.
Mor ve Ötesine gelirsek; ben çok eskilerden beri takipçisiyimdir bu grubun. Şarkılarını her zaman heyecanla dinler, çalar ve de çok severim. Hatta gitarımla ilk çaldığım parçalardandır mor ve ötesi grubunun parçaları. Bence dün geceki performansları da gayet başarılıydı. Zaten Harun'un başarısız olabileceğini düşünmüyordum. Tabi diğerlerinin de.

Yıllar evvel Ankarada okurken ben Sakarya caddesinde bir "Limon"bar vardı. Oraya gitmeyi çok severdim. Şimdilerde sanırım başka bir mekan haline geldi artık. O zamanlar bundan yaklaşık beş altı sene evvel falan gelirdi mor ve ötesi oraya. Çok da güzel performans sergilerlerdi biz de kendimizden geçerdik. Gençlik işte. O zamanlar bir grup kurma hayalimiz bile vardı. Hatta adını bile koymuştuk ev arkadaşım özgeyle. "Hiatus" yani herşeyin içindeki boşluk manasına geliyor. Ne yazıkki bu grubu hiçbir zaman kuramadık. Hayallerimizde yaşatmaya devam ediyoruz tabiki.


"Herkese hayatının bir anında muhakkak mor ve ötesi dinlemelerini öneriyorum."


Eurovision da yedinci olmak bence düşünüldüğü kadar kötü de değil. Sonuçta bunun çok fazla getirisi olduğuna inanmıyorum. Ayrıca şunu söylemeden edemeyeceğim. Bence bizim de şarkımızı ingilizce söylememiz gerekiyordu. Ama tabi bu naçizane fikrim. Türkiye'nin başarılı olduğu daha çok nokta var bence. Ve ben zamanla daha iyi yerlere geleceğimize inanıyorum. Eurovision da başarılı olalım ya da olmayalım...