kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2014 Pazartesi

Bayram, rüya ve kitaplar


 Fotoğraf: Pinterest

Cezayir'de bir bayramı daha geride bıraktık. Sayamayacağım kadar çok burada geçirdiğim bayramlar, saymaya gerek de yok. Burada bayramlar sadece ilk gün öğlen olana kadar bayram gibi oluyor. Sonrasında sanki puff diye o bayram heyecanı sönüyor ve yerine normal bir günü bırakıyor. Bir sabah bayramlaşmalarında giyinip kuşanıp gülümseyerek iniyoruz bayramlaşmanın yapılacağı yere. Büyük bir hüzünden parçalar gibi aslında anı diye çektirdiğimiz fotoğraf kareleri. Hani mutlu zamanları hatırlamak gibi değil de daha çok aileden dostlardan uzak günlerin acısını anmak olacak döndüğümüzde bakarken her birine. 

Cezayir'de bayram hakkında söylenecek çok şey yok. En eğlenceli hatıram sanırım 2007 senesinde, Alger Dar El Beida'daki evimizde sabah kapıdan çıkarken karşılaştığım bahçe girişine asılmış koyundur. Bahçede kesmişler koyunlarını, hatta evlerinde küvette kesenler bile varmış, şehir efsanesi mi bilmiyorum ama burada sıkça konuşulan bir durum. Genelde bayramda her yer kapalı oluyor. Alışveriş merkezleri açık herhalde ama o kalabalığa girmek de pek akıl kârı olmasa gerek. Biz üç kısa günlük tatilimizde bol bol dinlendik. Bahçede keyif yaptık yağmur ve rüzgar el verdiğince. İyi geldi o dinlenme hali, yine de insan tatilde oldukça daha çok tatil yapmayı isteyen acayip bir yaratık. Bir ay da tatil olsa, keşke bir ay daha olsa derim o kadarına eminim.

 Fotoğraf: Pinterest

Fotoğraf: Pinterest

Bu sene bayram tatlısı yemedik. Benim de yapmak içimden gelmedi. Cevizli tarçınlı kek ve gözlememsi bir börek ile geçiştirdik bayramın yeme içme bölümünü. Yaprağım olsaydı dolma sarabilirdim ama o da yoktu. Kesilen kurban'dan kavurma yapmışlar bir heves gittik yemeğe ama o da koyun kokan ve kendini kurban kavurması zanneden kazık gibi bol karabiberli bir et çıktı. Eve dönüp salata üzeri pilav yedim. Kahvaltılarımız yemeklerimizden güzel ve özenliydi. Başbaşa geçirdik günlerimizi eşim ve ben ve tabi kediciğimiz. 

Acayip ama bir o kadar da güzel bir rüya gördüm dün gece. Festival tadında bir yerdeydim. Bir sürü restoranlar, dükkanlar, kitapçılar. Hatta ücretsiz bakan harika bir yeri dahi vardı. İstediğiniz kadar konaklayabiliyorsunuz bu yerde, üstelik bayram eğlencesi tadında sanatçılar bile vardı. Tek kural çıkarken elinizdeki bozuklukları vermek ve doyasıya eğlenmek. Bir de kendimi hint kıyafetleri içerisinde hatırlıyorum. Morlu yeşilli çok güzel kumaşlarla sarmışlardı vücudumu, epey güzel olmuştum. Bir şeylerden kaçıyordum herhalde sonra kendimi hintli birkaç terzinin yanında buluverdim. El çabukluğuyla renkli kumaşlardan üzerime güzel bir elbise diktiler, öyle dolaştım sokaklarda. Ne manaya geliyor bilmiyorum ama hoşuma gitti. 

Kitap meydan okuması zor sorular eşliğinde devam ediyor. Ben de gecikmeli olarak katılıyorum. 

18. gün: Seni hayalkırıklığına uğratan bir kitap deyince düşünüyorum da üzerine çok konuşulan ve çok okunan kitaplar hayal kırıklığı yaratıyor insanda bunu deneyimliyorum. Özel bir kitap seçmem gerekirse de büyük hevesle aldığım Nermin Bezmen'in eşine o öldükten sonra yazdığı kitap diyebilirim. O kadar çok betimleme vardı ki sevmeme rağmen beni boğdu. Duygu yoğunluğundan ve aşkından çok duygu karmaşasını hissettirdi bana ve kasvet bağladı içim. 
 
19. gün: Filmi çekilmiş olan sevdiğin bir kitap için hımmm düşünüyorum. Patrick Suskind'in Koku adlı eseri diyeceğim. O kitabı hevesle okumuştum sevmiştim. Filmde aynı etkiyi pek hissedemedim ama yine de seviyorum, vazgeçemiyorum bir türlü.


20. gün: En sevdiğin aşk romanı, aşk romanları pek okumam diyebilirim. Belki okuduğum romanın içinde bir aşk geçiyorsa öyle okumuş olurum bir aşk hikayesi. Ama eski pembe dizileri seviyorum şu tuhaf isimleri olan. Yazlıkta epeyce var. Birkaç tanesini denizden çıktıktan sonra okumuştum ama çoğunu okumamışımdır. İlginç bir ilerleyişi oluyor ve insanda aşk dolu beklentiler yaratıyor. Bu verdiği hissiyatı kimi zaman seviyorum. Bir başkasını söylemem gerekirse beni en çok etkileyen kitap ise Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk kitabıdır. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim. İçindeki Aşk temasını hep sevmişimdir. 


21. gün: Okuduğunu hatırladığın ilk roman
Çocukluğumdan beri okurum. Ayşegüller ile başlamıştım herhalde kitap tadındaki ilk okumalarıma, belki de öncesi vardır hatırlamıyorum. Roman olarak ilk okuduğumsa dönem ödevi tadında bir görev mahiyetinde okuduğum Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor isimli kitabıydı, beni epey aşan bir kitaptı o zamanlar, biraz zorlanmıştım. Sonra yeniden okuduğumda kendime güldüğümü hatırlıyorum. Çok emin olmasam da aklımda o kalmış ve sonrasında da Sevgili Arsız Ölüm elbette. 


Bu kabı bulduğuma sevindim çünkü o zamanlarda okuduğum Çanlar kimin için çalıyor kitabının kabı böyleydi ve kalın kapalıydı çok net hatırlıyorum. Halamda hala durur, belki bir gün benim kitaplığımda yerini alır. O zaman ilk okuduğum romanı kitaplığımda bulundurma heyecanını tekrar tekrar yaşarım.

Yeni bir yazıda görüşmek dileğiyle.
İyi bayramlar herkese...

2 Ekim 2014 Perşembe

En sevdiğim ay, 4 günün meydan okuması ve evrene mesajlar



Artık Ekim ayındayız. Ekim benim en sevdiğim ay, çünkü doğduğum ay. Genelde duyduğum, insanların doğdukları ayı sevmedikleri ama istisnalar elbette ki var. Ben kesinlikle sonbaharı çok seviyorum. Renkler, kokular, baharın içinde barındırdığı hüzün benim yansımam gibi hayattaki. Git gelli ruh hallerim de epey uygun bu aya. İnsan inanıyorum ki doğduğu ayın özelliklerini üzerinde taşıyor gerçekten. 

Ayı 1'i itibariyle yazmak istiyordum aslında ama malum önümüz bayram, bir bayram temizliği havasına kapıldım dün, fırsat bulamadım. Yine üşenmeyip bilgisayarımı eve taşıdım yazarım diye ama rüzgar el vermedi bahçede yazmaya. Gecenin ilerleyen saatlerinde hava epey ılıktı, bahçede çay içip gitar çaldık. O an da hiç bilgisayarı açıp ortamın havasını bozmak istemedim. Bir filme takıldım tv'de dün gece, elbette Poirot'u izledikten sonra. Eşim dışarı çıktı havayı güzel görünce, biraz pratik yapayım parmaklarım iyice nasır tutsun diyor bu sıra:) Baktım o ince melodi eve dağılıyor, sonra oturdum düşündüm bu anı kaçırmamalıyım dedim, çünkü tekrarı yok. Filmi tamamlamaktansa onunla bahçede olmayı tercih ettim, sadece durdum ve dinledim, hayal kurdum; sonra birlikte şarkı söyledik, iyi geldi. Müzik ve sevgi hep iyi geliyor!


Harika gifler var bu sitede, bayıldım :)

Kitap meydan okuması halen devam ediyor, az kaldı bitimine. Sonlara doğru sorular zorlaştı benim için ama elimden geleni yapmaya çalışıyorum. 

14. gün: Filmi çekilen ve mahvedilen bir kitap
Bunu cevaplamak zor. Genelde okumasını heyecanla ve ilgiyle bitirdiğim kitapları filmi çekildiğinde izlemeyi tercih etmem. Çünkü beklentim yüksek olur ve filmde illaki bir eksik bulurum. Patrick Suskind'in Koku adlı eserini, filme sonradan dahil olarak izledim ilk seferinde. Epey karanlık gelmişti bana film. Mahvetmemişler güzel çekmişler ama kitabı kadar heyecanla izleyemedim ne yazık ki. Dan Brown'un Melekler ve şeytanlar kitabını tuhaf bir heyecanla okuyordum, uykudan uyanarak veya bir arkadaş buluşmasından koşarak eve gelerek. Filmi güzeldi ama o hissi yaratamadı bende. Mahvedilmemiş ama hissiyatı zayıf diyelim. İlk göz ağrım kitabım Alice in wonderland'da filminde kesinlikle çuvallamış bana kalırsa. Once Upon a time bile filme 10 basar kanımca.

Ayrıca Bizim Büyük Çaresizliğimiz filmini öncesinde izleyip ardından kitabını okusam da filmi yetersiz bulduğumu ifade etmeden geçemeyeceğim.

15. gün: En sevdiğin erkek karakter 
En sevdiğim erkek karakter deyince aklıma ilk Poirot geliyor ve bir de 100 seri kitabı bile çıksa delice koşup alacağım Mentalist dizisindeki Patrick Jane. Hayatımda en sevdiğim ilk erkek karakter babam, ikincisi eşim ardından da bu beyler geliyor:) 

16. gün: En sevdiğin kadın karakter
Elbette ki Virgina Woolf'un Mrs.Dalloway'i. Belki de bir takıntı ama seviyorum. İçtenlikle yakın bulduğum, arızalı hallerini sevdiğim, hafızamda yer tutan iyi bir karakterdir. 


17. gün: en sevdiğin kitaptan en sevdiğin alıntı: Kitapla ilk tanıştığımda okuduğum ilk cümle nedenini bilmediğim bir şekilde içime ağır bir taş gibi çöküp kalmıştı. Daha pek çok alıntı yapmak isterim elbette ama şu an gönlümden geçeni bu!


Bu sıra epey konuşuyorum kendisiyle. O koskocaman haliyle beni ne kadar duyabiliyor bilmiyorum ama o da kendince sinyaller gönderiyor diyelim. Geçen akşam eve gitmeden önce yemekhaneye uğradım acaba ne yemek var diye. Ofis yolundan dönüp, yemekhanenin yokuşunu inmeye yakın aklımdan karpuzun mevsiminin geçtiğini, artık yiyemeyeceğimi düşündüm. Kavun kışın bile kalıyor, tarlalar hala kavun dolu ama epeydir karpuz yemiyorduk. Nereden  bilmiyorum ama düşüverdi işte bir anda aklıma. Yemekhanedeki aşçıya akşama ne var dediğimde direk yemekten önce çok harika karpuz var bal gibi ve kıpkırmızı dedi! Şaşırdım. Sanki az evvel dile getirdiğimi evren ona pıt diye hemencik ulaştırıverdi. Birkaç seferdir bunun gibi benzeri durumların içerisinde buluyorum kendimi. Epey hoşuma gidiyor ama bazen düşüncelerimden korkuyorum, sanki hepsi olacak gibi. Deniz kenarında oturmak istiyorum biraz, dalgaları izlemek, acaba olur mu evren? Aaa bir de kitabım için biraz ilhama ihtiyacım var bocalıyorum lütfen yardım et!

 Görsel: Pinterest

Bu sıra çokça Ankara'yı düşünüyorum. Sokaklarını, havasını, sonbaharda renklenen yapraklarını, sahaflarını, bir de o sakarya caddesindeki ufak mantıcıyı. İki porsiyon yemek istiyorum şu an, yanında bir ufak şişe kola da içerdim. Bazen eve giderken bile canım çeker, yolumu değiştirir mantı yer öyle dönerdim. Ufacık samimi havasını seviyorum. Ne zaman Ankara'ya gitsem ki birkaç senedir gidemedim, yalnız da olsam mutlaka uğrarım, sanki zamanda yolculuk yapmak gibi ve sanki beni hala hatırlıyorlarmış gibi. Tüm bunlar kafamdan geçerken hop diye mailime düşen bir posta ile Ankara'dan yeni bir arkadaş edindim. İyi geldi bana, Ankara'nın bozkırlarının tozlu kokusunu burnuma getirdi teşekkür ederim kendisine okuyorsa bu satırları. Mina ise benim Ankara'daki ruhum, yansımam oluyor daima, anılarımı onun kelimeleri ile tazeliyorum çoğu zaman, onu anmadan geçemeyeceğim. Ankara deyince artık aklıma gelen yegane şey kendisi!
Evren böyle bir dost kazandırdığı için bana minnettarım. Belki bir gün gelir benim de ona bir kıyağım olur, bilemem...

28 Eylül 2014 Pazar

11,12,13. gün ve dünya

 Fotoğraf: Çok severek izlediğim Amel by Flickr

Dünya pek acayip. Hep öyle gelirdi ama şu sıralar biraz daha fazlası. Havalar alabildiğine enteresan, ne yapacağını bilmeyen her yere saldıran yaramaz çocuklar gibi. Ben de onların etrafında aman çocuğum yapma etme yahut ay ay kırıldı, düştü ahh canı mı yandı bak sen yaramaza falan diyen dırdırcı tipler gibiyim. Pekk okuyamıyorum, kafam çok dağınık, düşüncelerimin hiç biri birbirine eş değil. Kış geliyor malum, kalınları üzerime giyince düşüncelerim daha çok bana kalıyor gerçi öyle hissediyorum ama yazın da özgür ruhunu özlüyorum, ikircikli haller var üzerimde. Bol bol fotoğraf bakıyorum, ne olursa. Yine de en çok insanların ellerine ve gözlerine bakmayı seviyorum. Onlar dünyadan izler gibi. Sonra kendi ellerime bakıyorum, ne kadar başkalar öncekin hallerinden. Bu hallerini seviyorum, çoğalan benlerimi sevdiğim gibi. Her zamankinden daha çok yazmak istiyorum aslında ama olmuyor da olmuyor. Gündelik rutinler içinde debelenip duruyorum. Kedişle uyuyoruz bol bol. Sabahları onun tüylü ve köpük gibi yumuşak tenine değip gülümsüyorum. Aslında her güne mutlu başlıyorum düşününce ne güzel! Evde bir kedi olması acayip, aynı dünya gibi. Bir minik narin beden ama kocaman sevgi dolu bir kalbi var. İyiki de var.

Çay içerken yazıyorum şu an. Henüz hala sabah serinliği hakim ortama. Kuşlar cıvıl cıvıl, hava biraz kapalı. Penceredeki telin yırtılan kısmından bir uzun arı, ısrarla girmeye çalışıyor, kanatlarını sığdıramadı bir türlü, yahut tombalak poposunu. Çaycı kız bağırarak konuşuyor, bir de bazen yüzünde çok anlamsız gülümsemeler yakalıyorum nedenini hala çözümleyemedim. Biraz şu hababam sınıfındakiler ceza alınca karşılarına geçip gülen çocuk gibi, bana gülünce öyle hissediyorum. Hani bazı insanlara bir türlü içiniz ısınmaz ya onun için de öyle hissediyorum. Bir set var duygularımda. Bugün ofiste yalnızım, Cezayirli mühendis çocuk yok. Zaten olsa da varlığı ile yokluğu bir. Böyle havalarda yalnız olmak en güzeli aslında. Sakin, durgun bir su gibi oda, ama sanki bir anda rüzgar esecek ve her kağıt parçası etrafa dağılacak gibi de, tedirgin. Kaktüsüm hala yaşıyor seviniyorum. Israrla sulamıyorum çünkü öbürü sanırım sulanmaktan küflenmişti, sonra da keçiye yemek oldu. Bunu korumaya çabalıyorum.


Yazayım da artık içime dert olmaktan çıksın bari. Çoğu okuduğum kitabı unutuyorum yanımda olmadıklarından göz de atamıyorum, bazen çok uyduruk yazıyormuşum gibi geliyor ama şu koşullardan elimden gelenin en iyisi bu.

*** *** ***

11. Nefret ettiğim bir kitap diyor çelinc, sanırım şimdiye kadar nefret derecesinde sevmediğim bir kitap olmadı ama bir daha elime almak istemediğim, beni o denli üzen bir kitap olmuştu zamanında. Mavi saçlı kız. O kadar gerçekti ki her satırı içime işlemişti. Daha pek çok kitap okudum iç acıtan ama onu çok yıllar evvel okuduğumdan ve o zaman hala çocuk olduğumdan deli gibi etkilemişti beni. Son zamanları düşündüğümde ise hiç nefretengiz bir kitap okumadım desem doğru olur. Zaten elimde çok kitabım da kalmadı, onları da sevmeye çabalıyorum ister istemez.

12. Hem sevip hem de nefret edebilmek büyük başarı. Bu da ancak gerçekliğine inandığım vurucu kitaplarda olur bana. Jack Kerouac'ın yolda kitabını buna dahil edebilirim sanırım. Okumakta çok zorlandım, kimi zaman delicesine basit kimi zamansa bir o kadar katıksız ve zorlu buldum. Çok çelişkiler yaşattı bana, zor ilerledi ve dili çok içimi gıcıkladı. Bir türlü hakkında ne hissettiğime karar veremedim. Sanırım gerçekten hem seviyor hem de nefret ediyorum. 


13. En sevdiğim yazar diye birini seçmek son derece zor. Bu; anneni mi babanı mı daha çok seviyorsun gibi bir soru benim için. Pek çok yazar var sevdiğim. Edgar Allen Poe, Virginia Woolf, Paul Auster, Jules Verne, Jane Austen, Hemingway, Agatha Christie, Sabahattin Ali, Yaşar Kemal, Murat Gülsoy...daha da nicesi!


24 Eylül 2014 Çarşamba

8.9.10


 Fotoğraf: Akkadi Rachid by Skyrock

Abartmak şu günlerde sıkça yapılan bir şey sanırım. Şey diyebiliyorum ancak ne diyeyim başka bilemedim. Her şeyin içine tüm boşluklarını kapatırcasına hava üflüyor, şişiriyor ve hayatımızın ortasına salıveriyoruz. Sonuç; patlayınca elimize kalan kocaman bir hiçlik oluyor. Hiçliği yaşamaya alışmışız, abartarak, tüm olurları kaybetmişiz gibi. Oysa içini dolduracağımız ne çok boşluk var, abartmadan, sakinlikle ve bilgiyle. Bugün köşe yazımı yazdım yine, biraz zorlanıyorum şu günlerde ama haliyle yazmak her zamanki gibi iyi geliyor bana. Bazen öyle oluyor ki yazdıkça kelimeler çoğalıyor sanki. Bir gün kelimeden bir insan olur muyum acaba?

8.Kürşat Başar'ı seviyorum diyemem ama sevmiyorum da diyemem. Başucumda Müzik kitabını sevmiştim ama Şairin Romanını binbir ittirmece kaktırmacayla okudum. Devamlı kendimi çimdirdim okumalısın bitirmelisin diye. Bir türlü ilerlemek bilmedi, oysa güzel bir başlangıç yapmıştık kendisiyle. Çok yazıldı çizildi ondandır belki de. Böyle kitapları hemen okumak yanlış oluyor çünkü beklentilerin yumağında düğün oluyor insan. Her kitabı okumanın bir zamanı var, belki de onun zamanı gelmemişti ama şu anda biraz abartıldığını düşünüyorum ben. Yine de doğru zamanı geldiğinde beğenecek olursam yazarım korkmadan.


9.Her kitaba kolaylıkla gönlümü kaptırabilirim aslında ben, çünkü kitapları seviyorum o en yalın halleriyle ve kokularıyla. Yazmak zor bir süreç, ne yazarsan yaz asla basitleşmiyor o içine girdiğin dünya. Tabi kendi emeğiyle yazanlara bu sözlerim. Yalnız ne yalan söyleyeyim çok popüler olan herkesin elinde dilinde dolandırdığı kitapları anında okumayı sevmiyorum. Bir de çok sular seller gibi okunan çerezlik kitaplar beni doyurmuyor. Canan Tan onlardan biri gibi geliyordu ilk zamanlar. Teyzem okurdu, sonra annem okudu. Teyzem tarihi romancıdır, annemse daha romantik daha duygusal romanları sever. Evimizde hep kitap değiş tokuşu vardır, bu bir nevi tığ örneği alıp vermek gibi doğaldır bizim için. İlk geldiğim seneydi, bir konteyner odasında yalnız zamanlar geçiriyordum. Mutlu ama gündüzleri çoğunlukla yalnız. O zaman Canan Tan'ın Piraye'si yanımdaydı. Çok severek okudum. Bende etkisi hala sürer. Ama o etki hem kitabın içeriği hem o sıralardaki ortamımla bağdaşıyor olmasından kaynaklanıyordu. Piraye'yi çok sevdim. Sonrasında Yüreğim Seni çok sevdi'yi okudum ve ardından En son yürekler ölür'ü. Bilmiyorum bana hep hayatımdaki bazı anları çağrıştırdı. Sonrakiler aynı etkiyi yapmadı ama denemenizi tavsiye ederim bilhassa Piraye'yi. 


10.Burada geçirdiğim zamanlarda bana evimi çağrıştırmayan tek bir kitap yok sanıyorum. Gurbetin insan üzerinde böyle manyakça bir etkisi var. Bir toza veya bir taşa bile kocaman anlamlar yükleyebiliyorsunuz. Yine de en çok eve yakın hissettiğim kitap evim kokan kitaplarım oldu, odamdan özenle seçip getirdiklerim. Yani benim için ayırdına varmak güç ama illa seçmem gerekirse size alakasız gelebilir ama bir antropolog için başucu kitabı niteliği taşıdığına inandığım Ahmet Güngören'i Cadıların Günbatımı adlı eseridir. 

 
Not: Kitaplarımın çoğu yanımda olmadığı için internet görsellerinden yararlanıyorum ne yazık ki. Oysa hepsini bir bir bağrıma basıp koklayıp, uygun ortamlarında tüm duygusal yoğunluğumla fotoğraflamayı tercih ederdim.

22 Eylül 2014 Pazartesi

Hava, Hâlet-i Ruhiye ve buuk çelınc


 fotoğraf: djazairi.tumblr.com

Cezayir'de bu sıralar havalar acayip rahatsız edici. Kasvetli bir güne uyanıyoruz ama bir o kadar da nemli ve sıcak. Belki bir parça serinlik karşılar beni diye gülümseyerek açtığım sokak kapısını, fırından bozma bir havayla temas edince gürültüyle geri kapatıyorum. Bu yüzden genelde sabahları sinirliyim son günlerde. Yazın tadına varamamışken, sohbaharın da dengesiz tavırları beni altüst ediyor. Kasvetle soğuğu birbirine yakıştırıyorum ama ılık esen bir rüzgarın güneşle eşleşmesi daha doğru geliyor. Tabi neye göre, kime göre doğru mevzusuna hiç girmek istemiyorum. 

Şu yukarıdaki gibi güne Cezayir'de 7 senedir hiç rastlamadım.  Yani sokakları hiç bu kadar boş görmedim. Ama yalnızlık bu kentin ruhunda olduğu için yakışıyor, en çok da fotoğraflarda. Burada sisli havalara da çok alıştım ve sevdim kendisini. Sisli günlerde sanki bulunduğum dünyanın üzerine sihir yağıyor gibi hissedip çocuk gibi seviniyorum. Gideceğim yolun ardında ne olacağını bilmemek heyecan katıyor o dakikalarıma.


Aa bir de Cezayir'e bu gri siyah haller çok yakışıyor. Yine ruhen insanı yalnızlaştırsa da baktıkça kelimelerle donandığımı hissediyorum. Ben de pek çok yazan kişi gibi mutsuzluktan, huzursuzluktan, iç gıcıklanmalarından ve çoğunlukla hüzünden besleniyorum. En güneşli anlarda bile yazmak için tuhaf kelimelere sığındığım anlar oluyor.

Gelelim kitap mevzusuna. Bu sıra çılgınca kitap meydan okuması adı verilen bir liste dolanıyor bloglarda. Kimler neler okumuş, onlarda nasıl etkiler bırakmış diye merak ettiğimden takip etmeye çalışıyorum. İlk günden itibaren düzenli olarak katılamadığım için şimdilik ucundan kıyısından yakalama halindeyim. O yüzden ben de şunları yazıyorum ilk hafta için. Hafızam balık hafızasından hallice olduğu için dönüp dönüp aynı kitaplardan bahsedebilirim bilemiyorum. Kütüphaneme uzak olmak aslında bu mevzuyla biraz daha koyuyor bana ama olsun...


1. Geçen yıl okuduğum en iyi kitabın;
Ruhi Mücerret olduğunu düşünüyorum çünkü okurken hem güldüm hem ağladım hem bol bol kendimi, içimi, etrafımı ve göremediklerimi sorguladım.


2. Üç kez yada daha fazla okuduğum kitap, bende tuhaf bir etki bırakan ve ilk seferinde ortaokulda olduğum Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölüm'ü. Sonrasında yeniden ve yeniden okumak istemiştim, şimdilerde yine öyle bir istek var içimde. Neden bilmiyorum bu kitabın karşısında elim ayağım boşalıyor..


Bir de üniversite yıllarında okumaya başladığım ve zaman zaman okuduğum Papalagi, Göğü Delen Adam var. Bu anlatılmayacak bir kitap. İnsanda yarattığı farkındalıkla, vatoz gibi çarpıp geçiyor.  Baskısı olmadığı için üniversite yıllarında çektirdiğim fotokopiyle idare ediyorum hala. Ama belki baskısı yapılıyordur artık bilmiyorum. Mutlaka okuyun derim!


3. Favori seriye gelince. Ben aslında genellikle seri kitaplar okumaktan hoşlanmam. Çünkü bir yerinde beklentilerin tamamen dışına çıkacağını hissediyorum. Yine de Paul Auster'in New york Üçlemesini büyük bir zevkle okuduğumu hatırlıyorum. Cam Kent, Hayaletler ve Kilitli Oda. Yeniden okumak istediğim kitaplardan. 


4.En sevdiğim serinin en sevdiğim kitabı içinse şunu söyleyebilirim. Nermin Bezmen'in Aurora'nın İncilerini çok severek okumuştum. Sonrasında Sırça Tuzak ve Sır vardı yanılmıyorsam. Sır bende kötü bir etki bırakmıştı ve Sırça Tuzak da pek tatmin etmemişti ama Aurora'nın İncilerinde epey heyecanlandığımı hatırlıyorum.

 
5. Beni mutlu eden kitap olaraksa çoğu zaman Alice Harikalar Diyarında'yı seçerim. Çünkü oradaki hikayenin içine dalmak delicesine hoşuma gider. Mutlu kitaplar okumak istediğimde hep çocuk klasiklerini seçerim, hiç çıkamayacağım maceralara atılmak fikri beni mutlu eder daima.


6. Genelde bir tek cümle bile beni hüzünlendirmeye yettiğinden bu soruya yanıt vermek aslında çok güç. Yine de şimdiye kadar böğürerek ağladığımı hatırladığım tek kitap üstelik de sahildeyken, Kürşat Başar'ın Başucumda Müzik kitabı olmuştur. 


7. Genelde kitap okurken kahkaha atmam, gülümserim. Kitaplar içimde büyük etkiler yaratsa bile sanırım ortaya pek dökemeyen cinslerdenim ben. Ama layıkıyla konuşup tartışabileceğim insanlarla en büyük tepkilerimi bile seve seve paylaşabilirim. Geçen sene öğlen aralarında, evin verandasına koyduğumuz sedire kaçarak okuduğum ve kahkaha attığım kitap Ruhi Mücerret oldu. Bu yüzden de sanırım geçen sene okuduğum en iyi kitap cevabına da adını yazmıştım. Şimdi yine aynı şeyi düşünüyorum.

Şu günler aslında kitap okumaya çok müsait ama üzerimde deli bir yorgunluk olduğundan en fazla üç sayfa okuyabiliyorum. Bir kitaba onlarca defa başlamak da en sevmediğim işlerden olduğundan biraz ara veriyorum. Birkaç gün önce Düğümlere Üfleyen Kadınlar'a başladım. Etkileyici olacağı izlenimine kapıldım, bakalım devamını heyecanla bekliyorum.

27 Ağustos 2014 Çarşamba

İç sıkıntısı, çiçek, defterler ve kedi

Resim: Erica Kuhn

Yazı doya doya yaşayamamaktan ötürü biraz sıkkınım. Çocukluğumdan beri alışkın olduğum bildiğim yaz tariflerine pek uymuyor burada geçirilenler. Aslında alışmıştım böyle olmasına ama şimdilerde yine sıkıntısını yaşıyorum. Zaman zaman su yüzüne çıkıyor işte yapılamayan istekler, hayaller. Suya alışkın bünyem öyle kupkuru ki, bazen içim çekiliyor gibi oluyor. Plajı havuza tercih etsem de burada havuzun denizden daha rahat olduğu gerçeği var ne yazık ki. Havuza gittiğimizde günümüzün çoğunu orada geçirebiliyoruz, güneşlenip kitap okuyabiliyor, normal davranabiliyoruz, yemek yiyip bira bile içebiliyoruz. Ama denize erken saatlerde gitmek durumundayız, fazla kalabalıklaşmadan ve yerel halk hücum etmeden. O zaman tabi bir telaş oluyor. Erkek olmak ne büyük rahatlık böyle ülkelerde. Evet şimdiye kadar bir sorun yaşamadık çok şükür ama temkinli olmakta fayda var hele ki halk plajı gibi bir yere gidiliyorsa. Çünkü bazı kesim müslümanlığımıza bile inanmıyor kapalı olmadığımız, arapça bilmediğimiz için. Ama tabi umurumda değil bu söylemler. Öyle olduğunu iddaa edip de neler yapanlar var biz biliyoruz! Neyse yani demem o ki havuz dahi olsa o huzur anlarını yaşamak istiyorum doya doya. Güneşi hissetmek, ılık rüzgarın kulağımda dans etmesi, suyla buluşmak, dinlemek, uzanmak, kitap okumak istiyorum. Bir rutin haline getiremedik bunca senedir ne yazık ki. Türkiye'den döndük döneli sadece iki defa denize girdim. Oysa aylarım geçerdi denizde! Denizin havasını, kokusunu bile özlüyorum. 

Hal böyle olunca bazı günler çok moralim bozuluyor, sosyal medyada'da boy boy plaj deniz fotoğraflarını görünce üzülüyorum. Annemler şu anda Bodrum'dalar. Türkiye'de olsam ben de giderdim ne güzel. Bodrum'u özellikle seviyorum ama o cafcaflı kısımlarını değil, Akçabük, Akyarlar, Turgutreis benim sevdiğim yerler. Yazı yaz gibi yaşamak en güzeli! Bundan sonra ne mi istiyorum yaz'ı gönlümce doyasıya yaşayabildiğim zamanlara kavuşmak istiyorum.


Çiçekleri çok seviyorum. Bu sene ufak bahçemizi bir türlü hale yola koyamadık o da canımı sıkıyor. İnsanın çoğu zaman içinden gelmiyor kendine ait olmayan bir yerde bu denli uğraş vermek. Ama etrafımız güzelleştikçe motivasyonumuz da artıyor. Bir takım sebeplerden bahçeyi düzenleyip ekemedik. Toprak da deli gibi yarıldı. Birkaç çiçek almıştı saksıda, toprağın bir kısmını da düzeltip çiçek ekmiştim heves edip ama şantiyeye alınan keçi her şeyi köküne kadar yedi. Kaktüslerimi bile yedi, hem de en sevdiklerimi.  Yine de bazen öyle aptal ve masum bakıyor ki kızamıyorum. O ortada yokken söyleniyorum hepsi o. Çünkü istiyordum ki yüzümü güldürecek renkli çiçeklerim olsun sabah onlara günaydın diyeyim.

Herkes az daha sabredin kendi evinizin bahçesini eker biçer dikersiniz güzelleştirirsiniz diyor ama daha o zamana değin önümüzde ne çok gün ve ay var. Hani bazen yazıyorum 'İlle görmek için mi beklenir güzel günler, beklemek de güzel..' diye; ne yazık ki bu konuda sabırlı olamıyorum. Cezayir'de bunca sene sanırım artık yeterli geldi. Sabırsızlanmaya, heyecanlanmaya, meraklanmaya başladım. Bir süre daha bu coğrafyanın içinde olmak istiyorum elbette, daha görmek istediğim yerler var, bakalım avunmaya çalışıyoruz bir şekilde. 

Resim: Pinterest

Yaz aylarında en büyük eğlencemiz, keyfimiz veranda dediğimiz küçücük yerde vakit geçirmek. Akşamları pek tv izlemiyoruz zaten yazın, yemek yiyip çay koyup koltuklara geçiyoruz. Bazen kitap okuyorum bazen arkadaşlarla sohbet ediyoruz. Güneş çok yakmadığında erken vakit olsa da kimi zaman yemeklerimizi de bahçede yiyoruz. En azından evin kasvetinden uzaklaşıyoruz. Kışın bütün zamanı evde geçirmek çok zor oluyor. Şimdiden düşünmeye başladım bile, yazın bu haline alışınca kışın eve tıkılıp kalmak epey sıkıntılı. Bir de dinmek bilmeyen yağmurlar eklenince, sormayın gitsin!


Eski, tozlu, yıpranmış hatta sararmış bir samanlı kağıt görüntüsündeki evimiz ne olursa olsun başımızı sokabildiğimiz, masmavi göğün altındaki yerimiz bizim. Türkiye'deyken şehrin karmaşasından gürültüsünden bunalıp burada olmayı özleyip düşlediğim çok zaman oluyor.


Fotoğrafın sağ üst kısmındaki minik sivri patiler benim miniş mutluluk kaynaklarım. Kurabiye kokulu kızım meraklı olduğu için fotoğraf çekerken hemen bırrrk bııırrrk diyerek yanıma gelmişti. Komiğim biliyorum belki de tuhafım hatta belki deliyimdir, kimbilir yine de bildiğim şu ki çocukluğumdan beri yanımda bir şeyler taşımayı seviyorum. Eşyaya düşkün olmamayı isterdim ama elimden gelse her bana ait parçayı yanımda taşıyabilmeyi isterdim. Bu çanta da burada her gün ofise gelip giderken taşıdığım çanta. Bazen içinden tek bir şey almasam da yanımda olmadığında tedirginlik hissediyorum, mutsuz oluyorum. Kalem kutum, defterim, biraz renkli kağıt, biraz yapışkan bant, belki bir satır da olsa aklımı dağıtacak ufak bir kitap olmadan ne yazık ki rahat olamıyorum. Tabi bu ufak çantadan bazen öyle şeyler çıkıyor ki ben de şaşırıyorum. Çocukken de işte aynı böyle torba torba taşırdım bebeklerimi, evcilik takımlarımı, boya kalemlerimi anneanneme, babaanneme giderken. Tuhaf bir haz veriyor bana yanımda olmaları. Güvende, huzurlu hissediyorum ve herşey daha bana ait gibi oluyor.


Benim pamuk kızım eşimin kolunda yatarken çektim bu kareyi. Bir parça hüzün var gibi geldi bakışlarında, ona kıyamadım. Minik tüyleri, kocaman bıyıkları, puf göbeği, maviş bakışları, tüylü sevimli patileriyle kurabiye kızımı öyle seviyorum ki. Beni karşılaması, yanımda tin tin dolaşması, beni özlemesi, onunla uyumak, onun mis kokusunu duymak, bır bır konuşmasını dinlemek, sıcaklığını hissetmek ne büyük bir mutluluk. Bana çok iyi geliyor. Düşünüyorum da o olmasa zamanım daha zor geçerdi, iyi ki var, hep böyle yanıbaşımda olsun. Boncuk gözleriyle de hep mutlu mutlu baksın, hasta olmasın, üzülmesin, küsmesin, bizi heeeep sevsin, bizim onu hep seveceğimiz gibi...

Bir kedisi olmalı insanın ve bir de köpeği. İkisinin insanda yarattığı duygular bambaşka. Şu an olduğum kişiyi seviyorum ve bu dönüşümde benimle olduğu için mutluyum. 

Haftanın bitmesine iki gün kaldı. Yeniden yazacağım, belki bir şiir belki sadece iki satır yazarım ama yazacağım. Anlatmak istediğim ne çok şey var aslında düşününce. Cezayir ile ilgili de göstermek istediğim bolca fotoğraf var. Yavaş yavaş notları ayıklamanın vaktidir!

Mutlu haftalar...

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Günlük ritüeller

Saate bakıyorum da geçiyor minik sayılardan kocamanlarına atlaya atlaya, pürtelaş. Kuşlar yine cıvıldıyor, adımlarımdan karıncalar yol yaratıyorlar kendilerine. 

Okumak bir ritüel, okuyacak bir şey olmasa bile aklımdan anıları çıkartıp önüme koyup okuyorum bir bir. Ya unutursam diyorum her seferinde? Unuttuğum gün hatırlatacak bir şeyler olmalı?

Bu sıra renkli kalemler, desenli defterler, danteller ve fotoğraflar mutlu ediyor beni. Hep uzanmak, havayı koklamak, bir şeylere sarılmak, serin sular yudumlamak istiyorum çokça. 

Yaz geliyor ya aklım uçup gidiyor sanki. En çok yaz zamanlarında hakim olamıyorum düşüncelerime, avucumda kelimeler kalakalıyor. 


Şimdi olmak istediğin yer neresi diye sorsa birisi işte burası derdim anında! Pek çok kişinin bilmediği ve bilse bile görmezden geleceği minik bir sahil kasabasında, Kefken'de. Oraya her bir çocukluk anımı sığdırabildim ben, o denli büyük benim gözümde ve o denli kıymetli. Şimdi o ağacın altında yazıyor olmak isterdim bu satırları, teknelerin sesi eşlik etseydi fena mı olurdu yani?


Işık ne mühimdir hayatımızda oysa, sadece karanlık olduğunda anlarız kıymetini. Kedim bile sabahları panjuru açınca bir başka mutlu oluyor sanki. Bu birkaç gündür kızgınlık döneminde, başa çıkmaya çalışıyoruz, sevgiyle...Güneşe gözlerini kısarak bakıyor ama güneş alan yerlerde kıvrılmayı da ihmal etmiyor. Hem evlerimiz, o güneş gelen tatlı evlerimiz nasıl da huzurlu ve korunaklı aslında. Hep eve dönüşler geliyor aklıma ve türlü yol yorgunlukları, böyle fotoğraflara bakınca. Bir de temizliği sevdiğimi ama can hıraş temizlik yapmayı sevmediğimi düşünüyorum. Yerlere sürünen perdeler hep toz toplarlar ne de olsa!


Bu kadın ben olabilirim. Belki zihnim gitmiştir bir deniz kıyısına. Alabildiğine rüzgarlı da olsa denizin sesini duyardım ben eminim ve o güzelim dalgalar üzerimi incecik bir yorgan gibi örtse keşke. İncecik kum tanelerine elimi daldırsam ve damla damla olmuş tenimi güneşte ısıtsam. Keşke yarın gelse yaz! Belki çok istersem olur!

Not: Sosyal medya delisi olmayalım olmayalım diyorum ama üç gün internetsiz kalınca kafayı yiyorum. Bunu da buradan itiraf etmiş olayım. Yine bir kablo sorunu yaşadık ama neyse ki şimdilik geçti. Ohh ya neydi o günler öyle...Bir gün bunların hepsine güleceğiz inşallah!

29 Nisan 2014 Salı

Pazar notları

Biliyorum pazarı çoktan geçtik. Ama benim aklımdaki ve içimdeki pazarlar hiç geçmiyor, özellikle de şu an bu kadar yaklaşmışken.

Baharla birlikte gelen diğer şeylerin yanında beni en çok etkileyeni sabretme güçlüğü oluyor. Güneşli zamanlar bir an önce tatil havasına girmek isteği doğuruyor içimde. Hiç bir zaman çalışma hayatını seven veya deli gibi kariyer yapmaya hevesli biri olmadım. Hayatın diğer detayları hep daha çok ilgimi çekti ve elbette yazmak. Hep yazabildiğim, okuyabildiğim ve gözlem yapabildiğim bir iş hayal ettim. Şu anda öyle bir işe sahibim evet peki ya sonra? İşte asıl sorun sonrası! Ama onu da sonraya bırakmam gerekiyor bir süreliğine... 


Kitapsız bir hayatı düşünmek komik geliyor, bir o kadar da anlamsız ve yıkıcı. Evinde kitap olmayan insanlar gördüm,  hatta gazete bile olmayanları tanıdım. Öyle bir his ki bu sanki yaşadıklarına dair bir iz görememiş gibi hissettim. Utanmasam nabızlarını yoklayacaktım. Okumadan nasıl devam edebilir ki insan bırakın hayatı, günün herhangi bir zaman diliminde. Ben elbette ki kimi zaman okumaya ara  veriyorum ama her gün mutlaka okuduğum bir şeyler oluyor. Çünkü ben böyle varlığımı devam ettirebiliyorum. 



Bu defteri çok severek aldım, evet o üstteki harika yazısı olanı kastediyorum. Ofisimde duruyor, zaman zaman güzel mavi ve yumuşak sayfalarına notlar alıyorum. Epeyce de kalın bir defter, hem baktıkça içim açılıyor hem yazdıkça yazasım geliyor. Bazı defterlerime kıyamam ama artık bu durum eskide kaldı, bir süredir saklamıyorum, kullanıyorum ve kafam rahat!


Her günümü geçirdiğim sandalyem. Kara tahta kağıdımı yeni yapıştırdım, oraya sözler yazıyorum kendimi iyi hissettirecek. Bir de gelenlere hatıra amaçlı bir şeyler çizdiriyorum hoşuma gidiyor. İnsanlar ofisime gelmekten mutlu oluyorlar çünkü etrafta onların dikkatini çekebilecek şeyler var. Sıkıcı ortamlarından 5 dk bile olsa uzaklaşmış olmalarına seviniyorum. Günüm bu karenin içinde geçiyor işte, ama aklımı burada tutmak benim için çok imkansız bir şey! O her daim uzakta...


Aaa bu sallandozları anlatmasam olmaz. Onları pek seviyorum. Yaşamın içindeki duruşları hoşuma gidiyor, sakinliklerini seviyorum. Ben bunca telaşa kapılmış bir haldeyken onlar durağanlar hep ama hep. Onların telaşları yaşamlarının kendisinde! Ve o boyunları, yavaş yavaş inip çıkışı ve minik antenleri, yaşama sevincimi artırıyorlar :)


Şu bakış benim sihirli bir bahçeye dalmamla eşdeğerde. Bu duruş gülümseme sebebim. Neden bu minik kalbi ben daha önce yaşamıma dahil etmemişim diye düşünüp duruyorum. O tipitip haliyle gözlerime mutluluk kalbime huzur dolduruyor :) Benim pamuk prensesim, şaşkın ördeğim, kurabiyem, tombuğum, küçük farem, vampirim, kibarım, tosbağam...Arka patilerinin tırnaklarının çıkmış olmasına dikkat çekmek istiyorum. Nedense o tırnaklar patilerine büyük geliyor, hiç içerde durmuyorlar her daim böyle bir santim öndeler, çok güldürüyorlar beni. Ön tırnaklar kesiliyor ama arkalarından gıdıklanıyor benim böceğim :) Maşallah ona. Hep hayatımızda mutlulukla olsun inşallah :) Seni seviyorum mavişim...

10 Nisan 2014 Perşembe

Bahar diyorum ne güzel!

Yaza varmak için yola çıktık valizimizde hayallerle. Günler şu sıra alabildiğine güneşli. Hava ılık, bazen rüzgarlı ama mis kokulu. Kuşlar var mini mini etrafta pır pır uçuşan, onlar da seviniyor besbelli. Toprağa bastık ilk kez geçen hafta iyi geldi.
Yataktan hala zor kalkıyorum sabahları. Ee bir de koynumda, patilerini bana dolamış, minik başını da omzuma koymuş yumuşacık ve sıcacık bir kedi olunca gel de kalk!

Öğlenleri eve koştur koştur gidiyorum çoğu zaman. Gideyim ki penceresini açayım kuzumun, o da kuşlara baksın, havayı koklasın, içine çeksin baharı. Bu sıra buzdolabının üzerine çıkıyor, yeni bir tür oyun gibi. Orada uyanmış buluyorum öğlenleri bazı günler aynı şu şekilde;


O zaman işte mıncırmaktan parçalayacağım diye korkuyorum yumağımı. Onun arkadaşım olmasını, beni sevmesini seviyorum. 


Bu benim yastığım, deniz var içinde bolca ve rüyalarıma da giriyor geceleri o denizin dalgaları. Aşağıdaki de eşim, o da bir fransız edasıyla yanımda:) Yatarken bile eğleniyoruz. Yastıklarım turuncu saçlı canım arkadaşımın ablası  Sevgili Gökçe'den. Diğer güzellikler için blog ve facebook sayfasını ziyaret edebilirsiniz!



Minik sallandoz diyecektim ama pek de minik değil aslında. Onları hayatın içindeki ağır ilerleyişlerine tanık olmayı seviyorum. Temas da etmek istiyorum o minik baloncuklu tenleriyle ama henüz o cesareti bulamadım kendimde, korkuyorum:)


Bulutları çok seviyorum. İsmi Bulut olanlara karşı da sempatim olduğu bir gerçek. Bir zamanlar bulut adında tanıdığım bir çocuk vardı, o zamanlar anaokulundaydım, güzel bir yüzü vardı. Bazen o geliyor aklıma, acaba ne yapıyor? Bulutlar bu şekilde göğü şenlendirdiğinde mutlu oluyorum. Güneş ve göğün maviliği enerji veriyor hücrelerime.


Bazen delicesine kasvet sarıyor ortalığı. İşte o zamanlarda yapmak istediğim şey kitap okumak veya film izlemek oluyor. Oturduğum yerde hayale dalıyorum keşke şurada oluverseydim şimdi diye. Bulunduğum ortam evden ayrı bir yerse ruhum daha çok sıkılıyor sanki. İçinden çıkılmaz bir hal alıyorum. 


Afrika'da olduğumuzun çoğu zaman farkında olmadan geçiriyorum günlerimi. Afrika denilince zihinlerde bambaşka izlenimler oluşuyor ister istemez. Bazen büyük maceralara atılmak istiyorum, bazen sadece bir çantayla yollara düşmek, keşfetmek. Keşke her tatil gününde yeni yerler keşfetme isteğimiz olsaydı da iyileşseydi gördüğümüz her tozlu yolla ruhumuz.


Bahar çiçeklerinin kokusunda bir şey var. Şairin şiiri gibi, insanı delen, geçen. Resme baktıkça görülen farklı suretler gibi aynı, her seferinde yenisini keşfettiğin. O çiçeklerden kendime yatak yapmak istiyorum, böceksiz çimenlerden de yorgan:)Gelinciklerden de yastığım olabilir mi?


Böyle çıldırma anlarımız oluyor kimi zaman. Aslında biz çift olarak göründüğümüzden daha deliyiz ama pek belli etmiyoruz, edemiyoruz. Zaten yeteri kadar dikkat çekiyoruz daha fazlasına gerek yok:) Oysa ahh içimizdekileri bir bilseniz, ev hallerimize bir tanık olsanız bize çok gülerdiniz:) İçimizdeki hala büyümeyen ve hiç de büyümesini istemediğimiz, sevgiyle koruduğumuz çocuğa selam olsun!


Çok şiirsel zamanlar yaşıyorum. Bahar geldi ya ondan herhalde. Her harekete türlü manalar veriyorum olur olmadık. Bir koza değiştirme hali benimkisi. Daha dün mezar taşı olduğu çok bariz bir şekilde belli olan bir taşı, mantardan ev zannettim, kendime güldüm. Demek ki bahar iyice içime işlemiş dedim. Keşke hep böyle olabilsek! 

Diyebileceğim yegane şey iyi ki şairler ve güzel insanlar var...
Ve Bahar diyorum olabildiği kadar güzel!!!