özel günler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özel günler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2020 Pazar

Karantina Günleri Urfa Bölüm 2


Yeniden merhaba;
Günler hızla ilerliyor. Ama tabi içindeki dakikaları bazen sayıyoruz doğruya doğru. Her gün birbirinin aynı gibi de gelse değil. 7. gün bugün. Evet tüketiyoruz ve sona yaklaşıyoruz ama bir bu kadar daha var diyor içimde bir ses işte o zaman canım sıkılıyor. Ufacık bir odada vakit geçirmeye çalışmak zor, kendi yemeğini yapamamak zor, kendi eşyalarınla evin rahatlığında olamamak zor. O yüzden evde kalmak gözüme korkunç görünmüyor şu anda.


Şu sıra daha çok Tan ile taa buralara kadar gelmişken etraftaki güzellikleri görememek moralimi bozuyor. Çünkü her zaman görmek istediğim bir coğrafyaydı burası. Annemler geçen sene geziyle geldiklerinde çok memnun kaldılar ve devamlı tam benlik yerler olduğunu söylediler. Biliyorum ki öyle. Buraların ruhu bambaşka. Tan biraz daha büyüsün böyle ufakken zor olur diyordum. Ama şimdi böyle düşünmüyorum. Tan koskoca bir havaalanı eziyetini aştı ve ufacık odada dışarı çıkmadan günlerini geçiriyor. Yani korona hayatımızdan çıktığında buralara gelmek fikri gözümü korkutmuyor. 

Dün Urfayı anlatan kültür bakanlığının kitabını dağıttılar. İçinde harita ve birkaç broşür var. Öyle hoşuma gitti ki. Koklaya koklaya da bir hal oldum. Zaten kitap dergi kokusuna bayılırım. Tan da haritaları seviyor. Onunla epey bir karıştırdık kitabı, haritayı da inceledik. Göbeklitepe yanıbaşımızda desem yeridir. Bu duruma içerledim. 7 km alt tarafı ama göremiyoruz. İçim içimi yiyor. Çocukça fikirler üretiyorum. 

Henüz İzmir'e nasıl döneceğimiz ile ilgili bir bilgi gelmedi ama biz önceki karantina deneyimlerinden yola çıkarak otobüsle gideceğimiz izlenimini edindik. Şimdiye kadar uçakla gideni duymadık çünkü. 1300 km küsür yol var. Tan daha önce hiç uçak yolculuğu yapmadı. Gelirken de havaalanından buraya kadarki otobüs yolculuğunda uyudu. Elbette değişik bir deneyim olacak ama 2 saatten sonra heyecanını yitireceğine eminim:) Heyecanla o günün gelmesini bekliyoruz. Sonuçta bizi evimize götürecek o otobüs o yüzden sabredeceğimize inanıyorum. 

İnsanoğlu çok acayip bir yaratık. Pek çok kötü tarafının yanında uyum gösterebilme özelliği beni her zaman büyülüyor. Her şeye alışılıyor. Yapı itibariyle kimi daha kolay adapte oluyor kimi daha zor ama eninde sonunda kabulleniyor ve duruluyoruz. Burası inziva gibi hissettiriyor bazen. Daha çok akşamları tan uyuduktan sonra. Kocaman ağaçların ortasında, büyük bir kampüste kim bilir ne hikayelerin yaşandığı bu yerde bekliyoruz. Kendimizi dinliyoruz ve hayallerimizi büyütmeye çalışıyoruz. 

Olsun. İdare ediyoruz. Her şey olacağına varır. Su akar yatağını bulur. Sabretmeye devam...

Sevgiler Urfa'dan

8 Nisan 2020 Çarşamba

Karantina günleri Urfa Harran



                    Urfa'dan herkese merhaba. 

Zor ve uzun bir yolculuğun ardından vatana ayak bastık ve bu gün 4. günümüz. Fırsat bulamadım yazmaya, alışmaya çalışıyorduk. En baştan anlatayım;

4 Nisan sabahı 6 da uyandık ve 7 de yollara düştük. Havaalanına sanırım 11 sularında vardık. Orası tam bir keşmekeş. Yeni hava limanında bagajlarla indik onları kendi başımıza taşıdık- sağ olsun bekar ve az bavullu arkadaşlar yardımcı oldu- sonra yanlış geldiğimizi söyleyip bizi tekrar eski hava limanına yürüttüler. Orada sanırım 1.5-2 saat beklemişizdir check-in yapmak için. Öyle kalabalıktı ki ve sosyal mesafe falan kimse de dinlemiyordu. Herkesi bir anda göndermeye karar verdikleri için yığılma vardı resmen ve çoğu insan barut gibi saldıracak yer arıyordu.


Arabada Cezayir havaalanına giderken biz:) 





Maskeli beşler Cezayir'de :)



Tan kuşum dayanamadı kucağımda uyudu...




Burası da Harran Üniversitesi Kız öğrenci yurdundaki odamız. 







İşlemler bittikten kısa bir süre içinde tan kucağımda uyuyakaldı. Ben bir süre oturacak yer olmadığı için çömelip uyanmasını bekledim ama sonra yeni havaalanına gitmemiz gerektiği söylendi uçak oraya gelecekmiş. E birader ne saçma bir organizasyon, bizi bir oraya bir oraya ne diye sürüklüyorsun? Çocuk uyanmadı ve kucağımızda yeni havaalanına kadar taşıdık(babası)Sonrasında uzun bekleyiş başladı. Neyse oturacak koltuk bulduk ama tabi insanlar aç susuz hiç bir yer açık değil. Biz çocuklu olduğumuz için hazırlıklıydık ama o kadar hazırlıksız insan vardı ki. 

Gece yarısına kadar bekledik, bekledik, bekledik. Tan scooter a bindi biraz video baktı biraz kovalamaca oynadık. İdare etti benim tatlı oğlum canım. O da farkında olanların ama sanırım anlamlandıramıyor. Uçaktan korkuyor bulutların üzerinde olmaktan çekiniyor benim gibi.Belki de benim korkumu anlıyordur belli etmemeye çalışsam da. 

Yine balık istifi gibi uçak geldiğinde sıralandık biz elimizden geldiğince kalabalığa girmemeye özen göstersek de herkes dip dibeydi. Neyse ki çocukluyuz diye bizi ilk aldılar içeriye. Girişte nereye ineceğimizi sorduk. Söylemedi görevli. Devlet sırrıymış söyletmiyorlarmış öyle dedi. Türk hava sahasına girene dek söylemeyeceklermiş. Nitekim de öyle oldu. Biletler de zaten İstanbul yazıyordu. Uçak havalandı ve inmeye bir saat kala falan Gaziantep'e ineceğimiz söylendi. Tabi biz şok! 

Yolda yorulduğumuz için uçakta hepimiz sızdık zaten. İndiğimizde kısa bir süre tan uyanık kaldı ama sonra dayanamadı yine sızdı. Uçaktan indik otobüse binmeden evvel bizi bir yerde beklettiler. Yine balık istifi. Muayene olacak dediler ama sadece uçakta doldurmamızı istedikleri bilgi kağıtlarını alıp imza attırdılar. Saçmaydı kısacası. O riske değmezdi. O kağıtları uçakta da imzalatabilirlerdi veya otobüste dağıtırlardı bilemiyorum. Neyse sonra otobüse bindik ve 1.5 saat kadar sonra Urfa'ya vardık. Yollar bomboş. Polisler eşlik ediyor. Filmde gibiydik aynı. O hissiyat her şeyden çok çaresizlik içeriyordu bence. 

Yurda yerleşmeden önce de araçta bir süre bekledik. Sırayla boşaldı otobüsler. Tan bir sürü beyaz kıyafetli insanı görünce korktu ağladı ama ona şirinlik yapmaya çalıştılar. Odamızı bulduk. Aile olduğumuz için aynı odada kalmaya izin verdiler. Önce bi itiraz ettiler ama biz de itiraz ettik bir şey demediler. Zaten normal olanı da buydu. Hem ben ufacık oğlanla tek başıma bu koşullarda idare edemezdim. İyi oldu. Tan için arada sırada başka insanların olmadığı zaman koridorda scooter ile dolaşmasına bir şey demediler. Hatta ufak bir balkon var hava almaya da çıktık birkaç kez ortak alanda. Tabi yine yanımıza başka kimseyi almadan. Zaten o kadar acayip bir ortam ki herkes birbirinden korkar vaziyette. Herkes tedirgin çoğu sinirli. 

Odalarımız güzel 4 kişilik bir odamız var ve ufak bir buzdolabı. İnternetimiz var. Yemekler sorun oluyor yalnız. Çünkü hem buz gibi hem de acılı. Tan yiyemiyor pilav ve yoğurt hariç. Acı koymayın çocuk var diye söyledik ama artık ne derece ihtimam gösterirler bilemiyorum. Burada kampüsün içinde bir de uygulama hastanesi var. Bize getirilen yemekler hastanenin yemekleri imiş öyle bir duyum aldık. Ekstra başka bir temizlik veya nevresim değişikliği veya ikram yapmıyorlar. Bunu neden söylüyorum; biz bilinçli insanlarız zaten otel konforu ekstra başka bir şey istemiyoruz ama diğer yurtlarda arkadaşlarımızdan öğrendiğimiz şeyler var yemekler daha düzgün temizlik var v.s Bunları duyunca çocuk da olunca insan biraz daha ilgi bekliyor. Sanırım buraya ilk gelenler bizleriz ve şaşkınlar. Ne yapacaklarını bilmiyorlar. Ama iyi insanlar ne yapsınlar Tan için bir çalışan bisküvi çikolata meyve suyu ve meyveli süt getirdi kendi imkanlarıyla. Onun da 4 çocuğu varmış bizi anladı ve Tan'ı sevdi. Sağolsun. Yurt müdürü hanım da ilk gün ufak bir torbada not ile birlikte tan için gofret çikolata yollamış sağolsun. Ben de bir teşekkür notu yolladım kendisine. 

Bugün tan için bir takvim yaptık.Ne zaman İzmir'e gideceğimizi bilsin diye içi rahat etsin çocuğun. O da farkında bir şeyler oluyor ama anlamlandıramıyor. Her ne kadar basitçe anlatsak da onun için aslında bu kadarı bile fazla. Elinden geldiğince o da alışmaya ve belki de umursamamaya çalışıyor. 

Şükür ki iyiyiz. Sabrediyoruz. Dün sağlık ocağından aradılar. Evde görünüyormuşuz. Kan beynime sıçradı resmen. Dedim ne alaka. Bir de valilikten haber gelmiş. Valilik bizim burada olduğumuzu nasıl bilmez. Pasaportlarımızı uçakta topladılar yani evimiz müstakil yalnızız evde kalabiliriz karantina da demeye fırsat bile olmadı. Hoş desek bile muhattap olacağımız kimse yoktu. Eşim Cimer'e yazı yazmıştı gelmeden. Çocuklu olduğumuzu evimizin boş olduğunu ve evimizde karantinada kalabileceğimizi söylemişti ama hala cevap gelmedi. 

İstanbul'dan bir arkadaşımızın burada tanıdığı varmış. Sağ olsun Tan için bir sürü atıştırmalık, süt, bez ve ekstra erzak yolladılar. Bu günümüzde büyük destek oldular. Hiç bir zaman unutmayacağız. Biz de Tan için kahvaltılık bir şeyler sipariş ettik marketten. Kampın içinde bir market varmış. Dedim o halde bu çocuk neden 3 gün sütsüz kaldı? Bu kadar mı zor idi bir görevli yollayıp süt aldırmak. Dün biz kendi imkanımızla alışverişi hallettikten sonra gece süt getirdiler. Ne diyeyim Allah razı olsun. Yine de halloldu mu oldu. Onlara da kızamıyor ki insan. Emir kulları. Üsttekiler ne diyorsa yapıyorlar. 

Durumlar bu şekilde. Hala yorgunluğu atamadık sanırım veya bir odada kapalı kalmanın rehaveti mi bilemiyorum üzerimde bir uyuşukluk var. Oynuyoruz, eğlenmeye çalışıyoruz oğluşumuz mutlu olsun diye. Ama işte böyle hep bir organizasyon eksikliği olduğunu görünce moraller de bozuluyor ister istemez. 

Geçecek inşallah hep birlikte atlatacağız. Destek olan, arayan soran herkese minnettarım. Sizler de çok dikkat edin kendinize. Onların bir gülüşü ömre bedel. Çocuklarımız hep mutlu olsunlar. Dünyamız da iyi olsun inşallah bir an evvel.

Kalın sağlıcakla.  


27 Mart 2020 Cuma

Korona Günlükleri 1 (Cezayir)



Herkese yeniden merhaba;
Görsel sanırım evlerimizde kapalı kaldığımız şu günler için oldukça uygun. 

Evet biz de aynı sizler gibi karantina'dayız. Tek fark şantiyedeki evimizdeyiz. Aslında bu çok büyük bir fark çünkü bence ne durumda olursa olsun insanın vatanında ve kendi evinde olması her şeyden daha önemli ve güvenli. Burada insan devamlı tetikte ve yüreği ağzında geçiriyor günlerini. 

Uçak bekliyoruz. Birkaç bavul yaptım ve durdum. Şantiye kapandı işler durdu eşim evde ve 10 gün boyunca yağacak yağmurlarda oğlanı evde nasıl oyalayacağızın derdindeyiz. Aslında daha da önemlisi uçak gelir de gidebilirsek 14 gün karantina'da bu çocuğu nasıl strese sokmadan üzmeden eğlendirebileceğiz. 

Şirketimiz elçiliğe yazı gönderdi ve hala bir cevap yok. Yolda olmak da ciddi sıkıntı aslında. Ama en büyük korkum ülkede korona çok yayılırsa bizi buradan nasıl çıkartırlar, sağ salim. Çünkü televizyonlarda korona için yapabileceğimiz bir şey yok sağlık sistemimiz yeterli değil sizi koruyamayız kendinize dikkat edin diye açıklama yapıyorlarmış. Akşam 19.00 dan sonra sokağa çıkmak yasak. Anlayacağınız burada da durum tüm dünyada olduğu gibi vahim. Bekliyoruz. Umutla. 

Bu sırada yazmaya başladım. Flaş Kocaeli ve Bizim Darıca gazetelerinde yeniden yazıyorum. Bu bir nebze de olsa bana iyi geliyor. İçinde bulunduğum sıkıntılı süreci belki bastırmama yardım ediyor. 3 yaşındaki oğlumu düşünüyorum ve üzülüyorum. Umarım daha görecek çok güzel günlerimiz vardır hep birlikte.

Buradan vizesi bittiği için mecburen gitmek zorunda kalan ve hava sahası kapanmadan önce uçağa binebilen bir arkadaşımız you tube kanalına yolculuk ve karantina hakkında bir video çekmiş. Oldukça faydalı. Linkini ekliyorum. Facebook'ta da paylaştım. Mutlaka izleyin ve paylaşın ki çok kişiye ulaşabilsin. 

Şimdilik her şey çok şükür ki yolunda. Evdeyiz. Sağlığımız yerinde. Bekliyoruz!

Evde kalın ve güzel düşünmeye çalışın. Kendinizi oyalayın, kendinizle barışın, kendinizi sevin.

Bu günlerden sağlıkla çıkabilmek dileğiyle ve umuduyla.



https://youtu.be/eOaEDDFGgz4

1 Mart 2018 Perşembe

Mart ayı şerefine

Eski fotoğraflara bakıyorum da ne çok yol kat etmişiz meğer. Ama insan içindeyken pek anlamıyor. Şöyle bir durup bakınca, özellikle de geceleri, zamanın nasıl da hızla aktığını daha iyi idrak ediyorum. 

Uzun bir zaman aradan sonra yeniden merhaba size;
Yokluğumu fark etmeyenler de var elbette ve beni özlemle bekleyenler de. Teşekkürler herkese. Bir iki arkadaşım hadi artık nerelerdesin deyince yazmak için vakit kollar olmuştum. Uzun süredir açmadığım bilgisayarım biraz nazlanmış olsa da yazmak için oturmayı başardım. Valla ne yalan söyleyeyim bir anda yalpaladım. Klavyede tuşların yerlerini bile unutmuşum. Üzerine günün yorgunluğu da gelince hala sersem gibiyim. Sanki yazacaklarım kocaman bir yalanmış gibi geliyor şu anda, aklımda ne varsa uçup gittiler. 

Neyse bodoslama dalayım ben konuya en iyisi:) Annelik pek zor zanaatmiş. Bilmem ki ben mi acaba zorlaştırıyorum kendi kendime diyorum ama bazen kendimi yollara vurasım geliyor, bazen de oğlanı içime sokup sarıp dürüm yapıp yiyesim var öyle diyeyim. Zaten eminim şu an bunu okuyan anneler ah ah diyorlardır biz de öyleydik ilk zamanlar, sonra geçiyor. Bana kalırsa geçecek olan tek şey yıllar. Endişeler, kaygılar, telaşlar, stresler hiç geçmiyor bence. Bir kere bir çocuk dünyaya getirdin mi anında yükleniyorsun tüm tasaları benliğine. Güzel şey hoş şey elbette ki ama gerçekten bu denli zor olduğunu hiç düşünememişim. Meğer etrafımdaki diğer bıt bıt ettiğim anneler ne kadar da güç dolularmış. 

Lohusalık denen çılgınlık halini ve emzirme olayını atlattıktan sonra bir nebze rahatladım ama bazen hala lohusamıyım acaba diye de düşünmüyor değilim. İçimden başka bir kadın çıktı adeta. Tabi bunlar hep yorgunluktan biliyorum ama bu yorgunluğun hiç bitmeyeceğini de biliyorum. Sanırım bendeki sorun hala daha çocuklu bir hayatı kabul edememiş olmam. Şu anki halimize devamlı şükrediyor olmanın dışında eskiyi çok özlüyorum. Eskinin de kara kaşını kara gözünü değil, o rahatlığını, rehavetini, sakinliğini özlüyorum. Çocuğumuzu alıp bebecik olduğu zamanlardan beri fellik fellik gezebiliyor da olsak hep üzerimde bir ay ay durumu hissediyorum. Devamlı düşünecek bir şeyler çıkıyor ve bu hal beni yoran. Canım tosbağamın büyümesini görmek süper eğlenceli. Artık daha iyi anlaşıyor olmak, oyunlar oynayabilmek muhteşem. Ama ben yine doymuyor ah bir boya yapabilsek, ah bir dillense de acıktım susadım dese falan diye dertleniyorum. O zaman geldiğinde de başka şeyler çıkacak biliyorum. Bu böyle süregelen bir halmiş demek ki. Bu hal aslında bundan sonraki yaşam yolumuz. Sağlık oldukça biliyorum her bir şeylerin zor da olsa üstesinden geliyor insan bunun farkındayım neyse ki. 

Bahara da az kaldı diye diye uyanıyorum sabahları. Ama çoğu zaman çılgınca uyumak, kalkıp aylaklık yapmak, kahve içmek, dolaşmak, yazmak, hunharca film izlemek, boya yapmak, okumak ve geceyi bar da kapatmak istemiyor da değilim. Bunu sanırım hep isteyeceğim. Aynı sigarayı bırakıp da aklından çıkartamamak gibi. 

Bugün için iyi bile yazdım valla. Ama aklım oğlanda, ya uyanırsa, şarjın kablosuna takılmadan nasıl koşarımın derdindeyim. 

Şimdilik bu kadarla kalsın. Malum sabah mesaimiz başlıyor. Yine yazmaya gayret ederim. Blog arkadaşlarıma beni dürttükleri için sonsuz teşekkürler. 



 Oğlan 1 yaşında artık. Her koşulda da 'Tan kaç yaşında' deyince eliyle 1 yapmayı da ihmal etmeyiz bilginize!


18 Nisan 2017 Salı

Renkler, çiçekler, memeler

Hayat olanca hızıyla akmaya devam ediyor bizim buralarda da. Akıyor ve içinde bizi de sürüklüyor yeni maceralara, kimi zaman istekli kimi zaman zorla. 

En güzeli de ne biliyor musunuz? Bahçemde tazecik sebze meyvelerin olması ve iyi kalpli komşularımın mis kokulu çiçekler taşımaları bana. Evim buram buram gül kokuyor şimdi. 

Bebek büyüyor, büyüyoruz birlikte. Eşim dedi ki bugün; eskiden her gün ağlıyordun şimdi hiç olmazsa üç günde bir ağlıyorsun:)

Öyle evet halen ağlıyorum. Bazen ileriyi düşünüyorum, oğlumun büyüdüğünü; ağlıyorum. Kimi zaman onsuz olacağım zamanları düşünüyorum ağlıyorum, bazen korkuyorum ağlıyorum. Ağlamak için o kadar çok nedenim var ki bu sıra. Bazen sırtım çok ağrıyor ağlıyorum hatta bazen sebepsizce tontik yanaklarına ve büzüşen dudaklarına bakıp ağlıyorum. Sonra o ağlarken de ağladığım zamanlar oluyor. Yani ben hamile kaldığımdan bu yana mütemadiyen ağlıyorum. Ama diyorum ki zaten ağlamak eski bir alışkanlık bende!


Renkleri görmeye başladı bizim küçük böcek. Takip etmeye başladı. Çiçekleri seviyor anladığım kadarıyla. Bir tane oyuncak baykuşumuz var böyle anakucağına asılan, onu seviyor, müzik çalıyor diye hoşuna gidiyor. Vuuu vuuu diye diye ona sesleniyor. Henüz eliyle tutamıyor sadece istemsizce elini sallarken çarpıyor. Kafasını çevirmeye de başladı. Biliyorum ileride bu yazdıklarımı okuyup yeniden ağlayacağım çünkü o zaman tosbik kaplumbağam kocaman olmuş olacak. 


Annem döndü, yalnızım. O döndükten sonraki ilk gün tamamen fiyaskoydu bence. Odalarındaki kokuları bile dokundu bana o gün. Şimdi oraya girmedim daha ama sanki üst kattalarmış gibi geliyor bazen, öyle düşünüyorum yorgunluk ve sinir zamanlarında. Annem ne çok destekti. Ama kocam da öyle. Onun evde olmasına her gün dua ediyorum. Annem buradayken çok yoruldu, kadıncağız miguel gibi devamlı yemek yap, sil, süpür, çamaşır yıka, çocuğu oyala modundaydı. Ama şimdi evlerine gittiğimizde hemen çocuğunu kucağımıza tutuşturan insanları daha iyi anlıyorum çünkü aynını ben de yapmak istiyorum. Birisi 5 dk tutsa ohh iyi geliyor. Tan oğlan zor bir bebek değil ama anası gibi damarı var kanımca. Birkaç gündür öğlenleri uyumuyor, hal böyle olunca uyku başına vurup huysuzlanıyor tabi. Genelde geceleri kütük gibi uyuyorum. Öyle ki çıt sesine uyanan ben-ki bebekle ilgili her çıta uyanıyorum ilginçtir- etraftaki seslere tamamen kapalıyım. Bu içgüdüsel olay çok acayip. 

Şimdi sıra geldi kutsal memelere:)

Oy oy meğer bu memeler nelere kadirmiş. Sütüm yavaş yavaş çoğalıyor. Henüz hala öyle sağayım da kenara kaldırayım durumuna gelmedim. Sadece açlık durumlarında emiyor tosbağacan. Belki de ben bilemiyorum organize olmayı ama sağdığım zamanlarda da bir sonraki öğünde hemen veriyorum sağdığımı. Bu bloğu ana oğul bloğu haline dönüştürmek istemesem de yazıyorum içimden gelenleri lütfen kusuruma bakmayın:)

Malum evimiz şehre biraz uzak, e etrafta arkadaş da yok çok konuşacak bu yüzden yazmak -artık nadiren de olsa- iyi geliyor. Bir nevi dertleşmece. 

En anaç arkadaşım bile çocuk olayının ne kadar zor olduğunu söylüyor ki ben ilk haftada ah uhlamaya başlamıştım. Hakikaten sabır işi. Sabrın ötesinde alışmak çok önemli ve kabullenmek. Artık hayatının farklı bir yöne döndüğünü, eskisi gibi olamayacağını kabullenmek gerekiyor. Bunu arkadaşım ilk söylediğinde ağız burun kıvırmıştım neden hayatım eskisi gibi olmasın diye. Ama gerçekten olmuyor. Ne kadar artislensem de olmuyor bu bir gerçek. Daha güzelleşiyor deyip ahkam kesmeyeceğim çünkü öyle yazanlara sinir oluyorum. Evlat elbette ki güzel ama ufakkenki zamanları gerçekten zor. Gülüşleri, oyunları insanın içini kıpır kıpır yapıyor. Bir de o ağlayınca gerçekten memelerim sızlıyor. Yine geldik memelere:) 

Ne söylediyse yutar insan bu çocuk konusunda. Nenem 'çocuklu dostun başına kustum' dermiş. Evet anlaşılabilir bir cümleymiş. Şimdi ben de birileri için çocuklu dostum artık:) Ben gerçekten çocuklu ortamlardan çok haz etmezdim ki hala etmiyorum ama şimdi çocuklu olduğum gerçeğiyleyim. 

Mutlu ve sakin kalabilmeyi bir şekilde başarmaya çalışmak lazım. Aslında basitmiş öyle diyorlar ama onlara kesinlikle şapka çıkartmak lazım. Artık çocuk konusunda çoğu insanın artistlik yaptığını, yalan söylediğini biliyorum. Millet birbirine hava atmak veya mükemmel olduğunu kanıtlamak için sallıyor da sallıyor. Tabi biz aman terler üşür daha küçük diye en ufak rüzgarda bile dışarı çıkartmaya korkarken, el kadar bebeyle dünya turuna çıkanlar da var. 

Bir de seni sınayanlar var, nasıl gidiyor bakalım annelik diyerek? Onlara canım cicim yapmak şart. Çok söylenirsen aaaa diyorlar geçer geçer. Nabza göre şerbet vermek şart. Yani toplumumuz hep her şeyi başaran mükemmel analar olmamızı istiyor. Kır dizini otur çocuğuna bak evini de temizle yemeğini de yap gibi. Ben valla yapamıyorum. Her birini ayrı zamanlarda yapıyorum. Kimse benden hünkar beğendi de istemiyor hoş ama birini yapıyorsam diğeri kalıyor. Bu ara mottom 'bırak evi bok götürsün'. Tabi çocuklu ev deyip elime ikidebir süpürge almışlığım da var yalan olmasın. 

En çok Cezayir'deki başıboşluğumuzu özlüyorum. Her konuşmada hop sigara yakıverişimizi, içlendikçe içebildiğim zamanları, kitap okumaktan sıkıldığım anları, yapacak bir şey bulamayıp pöfürdendiğim o zamanları. Cezayir'in kara kaşı kara gözü değil yani içinde yaşadığımız anlarını özlüyorum. O anların rehavetini, uyuyabilmeyi, uyanmak istemeyip güne geç katılmayı, deli deli yemek yapmayı, çok çok yazmayı, bol bol fotoğraf çekmeyi.

İçinde bulunduğumuz her an çok kıymetli aslında. Gelen gideni aratır derler ya öyle oluyor gerçekten. Hep arıyoruz eski zamanları. Şimdi evet çekirdek aileyiz maşallah mutluyuz sağlıklıyız ama o zamanların da tadı başkaydı. Henüz geri gelmeyeceklerini kabullenmek için sanırım daha zamanım var. 

Bahar geliyor. İzmir'de dereceler gün be gün yükseliyor. Kuşlar cik cikledikçe, eve güneş değdikçe huzur geliyor içime. Oğlum da artık mini mini şeyler giysin istiyorum şöyle şortlar tişörtler tulumlar. Büyüsün bana annemmmmmm desin istiyorum böyle kalbinin taaa içinden. Bana baksın boncuk boncuk sonra kocaman sarılsın annemmmm diye. 

Hadi ben kaçtım. Oğlan uyanmadan bir tarhana karıştırayım. Dünden kalanları yeriz yanına en azından çorba yapacak zamanım olsun hemen uyanmasın:)

Ne zaman bilmem ama yine yazarım ben, inşallah başka konularda da yazarım...

Sevgiler herkese bizden. 

9 Mart 2017 Perşembe

İçimdeki kadınlar ve olanlar

Artık iyiden iyiye uzatıyorum, böyle sakız gibi oluyor yazmak isteyip de yazamadıklarım, sünüyor ve tadı bozuluyor sanki. Bu loğusalık ne menem bişeymiş. Ağlayıp duruyorum olur veya olmaz yerlerde ve şeylere.

O zamanlar yani çoluk çocuk yokken anne olup da kendine bakmayan kadınlara söylenirdim, sanırım 5 gündür yıkanmadım. Hatta yüzümü bile yıkamak istemiyor canım, bazen sütlü veya kusmuklu eşofmanlarla gelenlerin karşısına çıkıyorum. Bu çocuk işi beni biraz bozdu, dağıttı. Öyle tatlı ve masum ki bir yandan sadece ona bakarak saatlerce ağlayabilirsiniz, bir yandan da o kadar zor ki devamlı yatır kaldır besle gazını al dinle kontrol et... Çok rutin oluyor her şey, daha önceki rutinlerden çok daha rutin, hatta fazla rutin. Ama dışarı çıkmak benim için şu anda ayrı bir eziyet. Daha alıştım tabi ilk günlere nazaran, yine de dışarıda herhangi bir yerde memeyi örtüyle de olsa çıkartıp emzirmek fikri bile beni sinirlendiriyor. Mama yapınca soğuyor, tam altını değiştirirken kakasını yapabiliyor, hatta evden çıkacakken bir de bakıyorsun temiz elbisesine çişi çıkmış hadi avaz avaz değiştiriyorsun. Bebekler gerçekten çıplak olmaktan hiç hoşlanmıyorlar. Bunlar hep bir harp oluyor insanın kendisiyle ve çevredekilerle. Her haline de şükrediyorsun bir yandan, kendinin ve bebeğinin; anne olmak isteyip olamayanlar, çocuklarını kaybedenler, hastalıklarla boğuşanlar vb daha öyle acı şey var ki hayatın içinde. Hepsi birleşince düşüncesi bile bir loğusayı delirtebilir bence. Ben şimdi sihirli 40 ın çıkmasını ve ebediyen beni terk etmesini bekliyorum. Olay gerçekten neden ibaret bilmiyorum. Dışarı çıkınca memelerin sızlaması durumunu söylemeyi unuttum o  da ayrı bir şey tabi. Emzirmek beklediğimden eğlenceli ve güzel, yine de yavaş yavaş büyüyen bir bebeği o memeden öbür memeye taşımak bile bazen zor olabiliyor. İşte bunlar hep loğusa sendromunun getirileri. 


İçimde bildiğim ve bilmediğim hatta hiç mi hiç tanımadığım bir sürü kadın var sanki. Birinin dediği diğerini tutmuyor, biri öbürüne tapıyor, bir diğeri berikini hiç mi hiç sevmiyor. Çok tuhaf. Meyilli oluyor insan hüzne, kedere, gam'a. Bu kafayla iyi içilir aslında, efsunlu gibi bünye. 

Bilmem ne yazayım. Bazen eski zamanları özlüyorum diye ağlıyorum. Bazen de oğlanın üniversite zamanına kadar olan tüm anlarına anılar biçiyorum kendimce. Maviş boncuklarını öpmek, o küçük ağzını hüüp diye içime çekmek istiyorum ve onu böyle mıncır mıncır sıkmak. Kimisi alın bu çocuğu başkasına verin ben bakamayacağım diyormuş, kimisi camdan atmak istiyormuş, yani işin bu derecesi de var ama ben ilk günler hariç bakamayacağımı hiç düşünmedim. Bazen yanlış mı yapıyorum endişesi taşıyorum ama çingene çocukları nasıl büyüyor baksana derken buluyorum kendimi. Etrafımdaki bazı salakları da çocuk büyütürken gördüğümden ben haydi haydi yapıyorum canım diyorum. Buna da loğusalık bencillği deniyor sanırım bilemiyorum. 

Nitekim hayat ona güzel şu sıra, aslında hep de ona güzel olsa keşke, hep gülse, her anı dolu dolu yaşasa istiyorum. Kötü kaynana modeli olur muyum diye de düşünüyorum bazen, potansiyelim var gibi. Ama alt kattaki hobi odamı bile oğlumla paylaşırım diyen de pamuk bir tarafım yok değil. Sağlık olsun o bana yeter!


Hadi ben kaçtım. Oğlan uyanmadan beş günlük pisliğime bir son verip ılık bir duş almam lazım:)

Sevgiler

21 Şubat 2017 Salı

Doğum, Loğusalık, Annelik ve diğer şeyler

Herkese Merhaba;

Nihayet yazabiliyorum. Beklediğimden daha değişik ilerliyor pek çok şey ama iyi sayılır. Aslında hep duyduğum şeyler çerçevesinde ilerliyoruz günlerin içinde. Bazen geçmek bilmiyor bazen hoop akşam oluveriyor. 

Şunu kesinlikle diyebilirim ki bir bebekle olmak zormuş. Hem küçük olması hem tecrübesizlik insanı bu hassas dönemde üzüyor. Bazen gereksiz buhranlara dalıveriyor insan. Loğusalık dipsiz bir kuyu gibi içine düşersen tırmanması zor olur, bu yüzden temkinli davranmak, sağlam basmak lazım. 

Öncelikle doğum ile ilgili birkaç şey yazmak istiyorum merak edenlere;

-Şunu anladım ki insanların söylediklerini dikkate almamak en güzeli. Herkesin macerası kendine has. Mesela sezaryeni hatta epidurali daha zor bir şey sanırdım ben, meğer epey korkutulmuşum. Tabi normal yollarla olması en çok istediğimizdi ama neden öyle olmadı diye pişmanlık duymadım. Aksine koridorda acıyla ağlayan kadınları görünce dedim iyi ki beklemiş küçük tosbağam. Merak edenler için yazayım, her şey yolundaydı normal bekliyorduk ama gelmemekte ısrar etti paşa. Kafası da azcık tombikmiş normal zor olurdu dedi dr'um. Birkaç günde toparlandım. İyiyim şimdi.Şükür!

-Anneliğe dair yazarsam henüz üzerime annelik çökmedi. Hani öyle aşkım balım her şeyim modum yok. Aslında böyle olacağını ben zaten biliyordum. Çünkü kendimi tanıyorum..Bazen inanamıyorum benim karnımdan çıktığına. Ultrason görüntülerine bakınca gerçekliğine inanıyorum. Gerçekten mucize tabi ona şüphe yok. Minnak ellerini ve ponçik boğumlarını görünce hayatı daha iyi algılıyor insan. Yaşamak güzel şey diyor her ana bir kere daha şükrediyor! 

-Loğusalık ise çok detaylandırılabilecek, üzerine sayfalar yazılabilecek bir durum bana kalırsa. İlk günler gerçekten dehşete kapılmış gibiydim çünkü, nasıl bakacağım bu bebeğe diye panik haldeydim. Devamlı ağladım birkaç gün. Uykusuzluk da çok koydu bana. Öyle gece yarılarına kadar oturup film izlemenin verdiği uykusuzluk gibi değil. Gözleri gece fal taşı gibi açılmış ve devamlı meme isteyen bir şey var karşınızda. Henüz duruma adapte olamamışken öylece gecenin içinde kalıvermek insanı sinir harbine sürükleyebiliyor. Birkaç gün sonra üzerimden atıverdim o durumu ama hala endişeli tavırlarım var, daha çok nedeni yapamamak değil aslına bakarsanız, onun üzülmesi ve yetememek duygusu. Ne insanlar çocuk büyütüyor. Herkes bizler gibi ihtimam mı gösteriyor. Çocuklar yalın ayak soğuklarda dolaşıyor. Bu daha başka bir duygu ifadesi zor. Ve anne olmak için doğduğuna inanmayan kadınlar için içinden çıkması biraz daha zor. Ben her kadının anne olması gerektiğine inanmıyorum. Kutsallık söylemlerine, o mükemmel annelik hareketlerine inanmıyorum. Bu yüzden de teslim olmam biraz daha zaman alacak gibi. 

-Fotoğraflarımdan birinin altına sihirli kelime 'geçecek' demişti bir arkadaşım. Hep onu düşünüyorum. Özellikle geceden sabaha donan o zamanlarda diyorum kendime, geçecek, büyüyecek ve bu anlar özlenecek, üzülme, devam et, sabret, mutlu şarkılar söyle içinden. Evet şarkı söylüyorum ninni niyetine biraz da. İyi geliyor. Bebek de sesimi seviyor. Bana bakıyor ama henüz tanımıyor elbette. Ama beni sevdiğini söylemesi için sabırsızlanıyorum en çok. O minik adam tarafından sevilmek arzusu dolu içim! 

-Kedicik de evde değişik durumlar olduğunun farkında. Ama rahatsız olmadı. İlk günler biraz ilgi ondan kaydı diye tedirginlik yaşadı ama sonra geçti. Arada ben emzirirken gelip kucağıma oturuyor, beni de sev diyor belli ki. Öyle oturup gidiyor beş dakika. Bebekle tanıştırdık ama öyle tepki vermedi pek. Onun masumiyetinin ve savunmasızlığının farkında bence. İdare ediyor işte!

-Ebeveyn olduk artık. Çıt çıt çekirdek ailesiyiz. Bazen özlüyorum kaygısız ve rahat zamanları ama bahara daha iyi olacak her şey inanıyorum. Çıkıp dolaşacağız birlikte, masallar okuyacağız, mimikler yapacağız birbirimize. Boncuklarını izleyeceğim gün ışığında kuş cıvıltılarında. Şimdi daha çok ufak ve bu insanı biraz tedirgin ediyor. Dışarı çıkınca heyecan oluyorum, ya ağlarsa diye endişe ediyorum. Her yerde emzirmeye de alıştım aslında hiç çekinmiyorum hoop meme dışarda:) Kadınlık çok acayip mevzu valla!

-Öyle çok ahkam kesmemek, durumun içerisine girmeden fikir yürütmemek gerekiyormuş onu da anladım. Emzirmek güzel, hiç gıdıklanmadım mesela, acıyan yerler de zamanla düzelecek biliyorum, emzirmeyi sevdim. Sütüm gelmese de emzirdim, ne zaman isterse emziriyorum. Mama takviyesi yapıyorum ve bunun için de üzülmüyorum. Hatta yalancı silikon meme de verdim onun için de pişman değilim. Bazen ihtiyaç oluyor. Kalabalık istemem sıkılırım dedim, annem ve teyzem gitsin istemiyorum şimdi yanımdan. İkinci loğusalık sendromum o ilk günlerdeki ağlamaların yanında yalnız kalmayı istememek oldu. illa birileri olsun istiyorum etrafımda, iyi geliyor. Süt sağıyorum bazen o da acayip bir şey, fork fork çekmesi komiğime gidiyor hatta. Memelerimin bu işe yaramasına şaşırıyorum, ahh diyorum memeler nelere kadirmiş:) O doysun da yeter, kim görmüş kim görmemiş hiç takmıyormuş insan. Yoksa çıplaklar kampı gibi gelirdi bulunduğum alan serde annelik olmasa!

Bir ara yine yazarım. Uyuyor şimdi tosbağa. Sabaha bir saatte ayaklanırız yine. O da bilmiyor henüz gece gündüz ne yapsın. Bir iki aya düzelir, sabretmek gerek. Demem o ki istiyorsanız yapın bir bebek, ama tereddütle yapılacak bir şey değil. Bolca sabır, hüzün, aşk ve diğer şeyleri içinde barındırıyor, hazırlanmak da mümkün değil başına gelecek öyle anlıyorsun. Güzel ömrü olsun, mutlu bir hayat sürsün, gülsün, dünyayı sevsin bizi sevsin tek arzu ettiğim bu.

Hadi bakalım bize kolay gelsin. Öperiz bizi sevenleri ve merak edenleri. Aklıma bu kadarı geldi eksik gedik olabilir, sonra yine detay veririm. Bir ara denizi görmek ve uzunca içime havasını çekmek için sabırsızlanıyorum. Yürümek iyi gelecek sanırım. Gezenti ruhlara ev basabiliyor:)Öyle ben alırım çocuğumu gezerim tozarım diye ahkam kesmekle de olmuyor, buz gibi soğukta 10 günlük bebeği sokağa çıkartmaya korkuyor insan, vicdan yapıyor aklınızda bulunsun!

5 Şubat 2017 Pazar

Hamile kafası; Son düzlük

Günler tıpkı masallardaki gibi birbirini kovaladı. Hızla aktı gitti adeta tüm yaşananlar. Şimdi sadece yaşanacak bir koca gün kaldı bebeğimize kavuşmadan önce. Hala inanamıyorum hatta belki bir süre daha inanmamaya devam edeceğim bebekli bir yaşama. Rutinimizin değişeceği fikrine hala alışamadım ve doğuracakmışım gibi de gelmiyor çok acayip bir şekilde. Doğurmak ve ben, iki uzak kıta gibi birbirine. Ben sadece kelimelerden yeni ve kendime özel cümleler doğurabilirim sanıyordum şimdi içimden bir hayat çıkartacağım. İnsan nasıl şaşırmaz, afallamaz? O küçücük ponçik ayaklar ve bezelye parmaklarla ben ne yapacağım😳 Ölesiye korkuyorum, belki çok aptalca ve yersiz ama evet korkuyorum. Başından beri normal Doğum düşündük durduk, doktorum da o kafada, yapabileceğime de inandı, beni de inandırdı ama paşamız gelmek istemiyor. O halinden pek memnun, annesinin yumuş karnından çıkası gelmiyor bir türlü. Eğer bugün de doğurmazsam pazartesi sabahı sezeryana gireceğim. Daha önce hiç ameliyat olmadım, doğal olarak korkuyorum ama elden gelen bir şey yok. Söylenenlere pek kulak asmamaya çalışıyorum çünkü malum herkesi bir tecrübesi ve söyleyecekleri var. Herkesin yaşadığı kendine. Sağlıklı olalım da ana oğul gerisi nasılsa gelir. Acı çekmeden anne olunmuyormuş artık idrak ettim, normali ayrı sezeryanı ayrı dert. İkisi de birbirinden stresli. Bu iş başlı başına stres. Sonrasını yaşayarak göreceğiz. Şu an en çok nasıl bir tiple karşılaşacağımı merak ediyorum😀Bir de hemen benzetirler ya ana babaya, bakalım ilk kim diyecek şuna benziyor diye. Ne zaman yazarım  bir daha bilmiyorum ama yazmaya gayret edeceğimi biliyorum çünkü kendime de zaman ayırmam lazım. Lohusa kafasını da yazacağım zaten bakalım dedikleri kadar var mı? En çok da emzirirken gıdıklanacak mıyım onu merak ediyorum şu an. Ne kadar okuduysam o kadar unuttum okuduklarımı, sanki hepsi eski bir macera gibi durduğu yerde kalıverdi. 

Deniz kenarına gittim bugün ayrıca, çok iyi geldi deniz havası. Kendim gibi hamile bir kedicik gördüm yemeğimden verdim açtı, ona ağladım. Güldüm sonra ahh dedim şu hamile kafası. Bugün tam 4 kez ağladım. Sebeplerim çok bombastikti. 

Daha ne yazsam bilmiyorum, sanki dünyaya gelecek benim, belki de onunla yeniden doğarım kim bilir. Kutsal annelik söylemleri çok bana göre değil ama büyük konuşmayalım, yaşayalım görelim. 

Ne de olsa ameliyat, dua edin. Sağ Salim girip çıkayım, bebek de sağlıklı olsun, sevdiklerim de yanımda, daha da bişey İstemem zaten. Hoş bulalım yeni hayatımızı, aşkla huzur bir arada ilerleyelim kafi. 

Herkese sevgiler. Yeni bir macerada görüşebilmek dileğiyle...

Mutlu kalın💐



22 Ocak 2017 Pazar

Bazen ve her zaman; hamilelik kafası

Herkese merhaba. Yine çok uzun ara verdim biliyorum ama kafam o kadar dolu ki yazmak içimden gelmiyor. Bebek için aldığım mavili bir defter vardı,güya onu bebekle ilgili düşüncelerimle falan dolduracaktım ama günlük oldu, bu ara hep ona yazıyorum. Bebekle ilgili olmayan her şey içinde. Bu da böyle bir hamilelik kafası olsa gerek!

Artık yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik. Ama sanırım en zor kısmı da burası. Normal doğum öngörüldüğü için şu anda, beklemekten başka bir seçenek yok. Böyle her an doğurabilecek olmak da ayrıca bir stres bence. Tamam her şeyin doğalı güzel falan ama bir yandan içimdeki küçük şeytan sezeryan yapıp geçseydin demiyor değil! Bakalım göreceğiz yaşayarak. Şu sıra koca göbek olarak dolaşıyorum evin içince. 38. haftayı sürüyoruz. Aklım hep dışarlarda. Geçen gün çarşıda bir teyze ayy kızım sen yakında doğurursun dedi kadın panik oldu beni dolaşırken görünce:) Ben de korkuyorum ama yine de dolaşmama engel olamıyor bu hissiyatım. Nasılsa her şey olacağına varıyor öyle değil mi? Örneğin 4 gündür evdeyim ve şimdiden darallar geçirmek üzereyim, bebekli günlerin ilk zamanlarında ne yapacağım çok merak ediyorum.

Bazen sinirli oluyorum herkese ve her şeye, çoğunlukla pamuk gibi olduğumu söyleyebilirim. Bir de geçen değişik bir sancı geldi diye oturdum ağladım, heyecan oldum. Oysa bu daha hiç bir şey biliyorum. Etrafımdakilere nadiren rahatsızlık veriyorum sanırım, yani bu bile başarı bence hormonlar tavan yapmışken. Bir ara hep ağladım, bir ara da devamlı uyudum. Gözlerim kapalı olmasa da içimin uyuduğu zamanlar da oldu. 10 senelik evli olmamıza rağmen hala erken çocuk yapmışız gibi geliyor komik bir şekilde. Bunu uzun zamanımızı Cezayir'de gurbette ve mahrumiyette geçirmemize bağlıyorum. Hamile kalana kadar geçen süre de benim o içimdeki tatmini sağlayamadı. Çünkü yabancı bir şehre alışmam da uzun sürdü, tam alıştım öğrendim derken bebek araya girince de hoop her şey yine değişti. Bu yüzden biraz aptallamış olabilirim. 

Cezayir'i özlüyorum. Her zaman değil elbette ama çoğunlukla. Havasını, doğasını, oradaki yalnız anlarımızı ve aylaklığımı zı özlüyorum. Daha az para harcıyor olmayı özlüyorum. Bu memlekette sokağa adım atmak demek saç saç paraları yapmak demek. Elektrik, su, internet paraları da cabası. Hele bebek ve hamilelik piyasasına hiç değinmiyorum her şey abartı. Yine de ay ben istemem çok şey yapmam öyle dememe rağmen aklımın kaldıklarını bir baktım yapıyorum. Sonuçta ilk bebek, insan heves ediyor elbette. Bu işlerin çok b.kunun çıktığını düşünüyorum, kararında bırakmak, bırakabilmek lazım. 

Daha ne yazabilirim emin değilim. Cezayir ile ilgili çok şey yazamamama rağmen elimden geldiğince halen soruları yanıtlamaya, mesajları cevaplamaya gayret gösteriyorum. İnsanların kafalarında biliyorum ki gidilecek yer farklı bir coğrafya söz konusuyken endişe tavan yapmış oluyor. Bir karşılaştırma yazısı da yazacaktım ama fırsat bulamadım. Yani kalmak ve gitmek ile ilgili, gurbet ve memleket ile ilgili. Pek içimden de gelmedi. Belki bir ara içim kıpırdanırsa yine yazarım. 

Herkes bebek olduktan sonra şunu zor yaparsın yok bunu yapamazsın diyor, öyle insanları dinlememeye ve etrafımda tutmamaya çalışıyorum çünkü sinirimi bozuyorlar. Olumsuz söylemler beni deli ediyor. Ama neyse ki bana her şeyin güzel olacağını söyleyen, dilediğim şeyleri yine yapabileceğimi anlatan güzel insanlar da var etrafımda. İnsanlar minicik bebeklerle dünyayı dolaşıyorlar, ben de kendimi istediklerime odaklanabilmek hususunda telkin etmeye çalışıyorum çünkü tam tersini düşünmek strese ve sıkıntıya sokuyor. 

Bizden haberler bu şekilde. Annem bir süredir yanımızda. Onun burada olması pek iyi oldu, bana yardımcı oluyor. Artık son zamanlar olduğu için yemek falan yaparken zorlanıyordum, hemencik yoruluyorum. Yani demem o ki etrafta yardım edecek birilerini olması güzel. 


Bakalım bizi neler bekliyor. Yakında yine yazarım. İnşallah bundan sonra daha sık hatta hep ama hep yazarım, hem de kafam dağılmış olur. Benim için iyi dileklerde bulunun lütfen. 

Sevgiler 


9 Kasım 2016 Çarşamba

Gidenler ve yeni gelenler


Urla da bir zeytin bahçesinde çekildi bu fotoğraf. O gün alabildiğine güneşli ve güzel bir gündü. Bulutlar puf puftu en sevdiğim halleriyle. Ağaçlarda tek bir zeytin tanesi bile kalmamıştı üstelik. Buna rağmen bir tanesini keşfedip ısrarla bluzumun içine topladık. Baka baka bir hal oldum her birine aynı çekilen o an gibi. Ayağımıza dikenler battı, hop hop ilerledik kurumuş toprakta. 

Günler yine birbirini kovaladı ve canım yaz gitti. Sonbahar sonbahar olalı belki de pek böyle hüzün görmemişti. Sonbahar hep hüzün doludur aslında ama bilemiyorum bu seferki daha başkaydı sanki çünkü bir insanı aldı götürdü hayatımızdan. Anneannemi kaybettik. O dağ gibi kadın eridi bitti, ufacık kaldı. Senelerdir zaten çektiği acısı vardı, yaşlılıktan, bunamadan ve artık yitirdiği bir takım fiziksel özelliklerdinden ötürü de. 


O benim Meloşum, ayaklı gazetem, yumuş yumuşumdu. Bu halimiz ne kadar da harika, içtenlikle gülümsüyoruz. Birlikte çok gülümsemelerimiz oldu. Kokusunu, kollarının yumuşaklığını, saçlarının pişmaniye gibi o halini hatta onları düzeltmek için limon sürmesini hatırlıyorum an be an. Şimdi ondan bana tüm o harika anıların yanında bir çanta, iki tane mendil, başörtüsü, iki elbise ve bir de sabahlığı kaldı. 

Alıştırmıştık sözde kendimizi. Zaten 40 günden fazladır hastanede yatıyordu. Bir sürü zorlu süreçten geçti. Onu en son yoğun bakımda ziyaret ettiğimden taze bir ölüden farksızdı ama işte yine de sıcaktı hala. Annem, teyzem onu doğuran yegane varlığı kaybetti, hayatın ağırlığının altında günlerce ezildiler. Meğer hayat ne acımasızdı! 

Kendimizi kandırmakta insanoğlundan büyük usta yok. Her gün hayat ne kadar güzel diyerek başlıyoruz mutlu günlerde söze, şanslı hissediyoruz, şükrediyoruz ama işin aslı öyle mi? Birileri o buz gibi toprağa giriyor her gün, niceleri sırada ve bir gün de biz! Ve o çok anlamlı bulduğum söz de olduğu gibi, bir gün bizi tanıyan herkes öldüğünde hiç var olmamış gibi olacağız...İşte hayatın ta kendisi! Zaman zaman yeniden tanışıyoruz kendisiyle.

Gidecek olanlar gidiyor ve ölenle ölünmüyor. Hayatımıza devam ediyoruz elbette mecburen. İçinde devinip duruyoruz. Tasalar, kaygılar, hüzünler ve mutlu gülümsemelerle bazen. Hayat akıyor. Birileri gidiyor, yenileri geliyor. Bize de gelen bir yeni nefes var hayırlısıyla inşallah. İçimde bir ponçik büyüyor, küt küt tekmeleyerek aşıyor günleri. Annelik günden güne doluyormuş insanın içine öyle diyorlar, şu an sadece gelişmesini takip ediyorum, iyi olmasını arzu ediyorum her gün. Bir de maviş boncuk olsun istiyorum çok, sarı lüleleri olan maviş bir oğlan; bulut tenli, gök gözlü, güneş saçlı olsun ve hep gülümsesin inatla! Sağlıkla gelsin inşallah yeni hayatına.


Herkese sevgiler. Yakında yine yazacağım. Telaşlı günlerin ardından ancak duruluyoruz diyebilirim. Hoş, bir süre sonra farklı telaşlarımız olacak ama olsun, yine gelip yazarım ben terapi niyetine. 

21 Mart 2016 Pazartesi

Tam da gülüverecekken


Her şey yeni hayatımızda tam da yoluna giriyor derken ülkemize, insanlarımıza yapılan hain saldırılarla sarsılıyor ümitsizleşiyoruz. Yazmak içimden gelmiyor bunca şey olup biterken. Şu sıra hep evden çıktıktan sonra geçtiğimiz yollar mutlu ediyor beni, tarlalar, bağlar, bahçeler, sazlıklar ve peşi sıra ilerleyen beyaz bulutlar. Alışıyorum yeni hayatıma ama Türkiye'de olmaya alışamıyorum. Güne gülümseyerek başladığım nice gün oldu ve oluyor da elbette ama içimizde hep bir korku. Telefon ediyor sevenlerimiz çıkmayın aman dikkat edin kalabalık yerlere gitmeyin. Nereye kadar? Bu bir iki gün çıkmayacağız da ya sonra? Hem neden? 

Gurbetten sonra memlekette olmak çok tuhaf. Artık başkasının evindeymişim gibi hissetmesem de tam manasıyla adapte olabildim diyemem. En kolay adapte oluşum pazarlara oldu. Menemen şu sıra favori mekanım. Komşularımla tanışıp sohbet ediyorum. Bana kabaklar, kekikler, leylaklar, kekler getiriyorlar. Seviliyorum sanırım. Ben de onları seviyorum.



Ağaçlarım var artık bahçemde şeftali, armut, erik, badem, portakal, mandalin, limon ve bir de erguvan ağacım. Onların yapraklarını sevip duruyorum. Mutfaktaki ufak saksılara maydanoz ve dereotu ektim, çıktılar bile. Bakıp bakıp seviniyorum. Ufak şeylerle mutlu olmak iyi geliyor. Daha yapılacak işler var ama tadını çıkartmaya çalışıyoruz. Ama kimi zaman öyle oluyor ki günün içinde kayboluyoruz adeta. Zaman bizi alıp çevirip yere vuruyor gibi geliyor. Gün öyle hızla kaçıp gidiyor ki. Neyse ki diyorum bahara varıyoruz!



Cezayir'deyken en çok evimde olmasını istediğim çiçeklerin hayalini kurardım. Şimdi hiç evimden eksik etmiyorum mis kokulu çiçekleri. Bazen kendim alıyorum bazen komşularım bahçelerinden toplayıp getiriyorlar. Bu leylaklar örneğin, ne harika bir hediye. Yanında taze kekik ve taze nane de geldi üstelik. Bir parça kekiği bahçeye ektim, kalan maydanoz ve derotu tohumlarını da yarın ekeceğim. Evdeki çiçekler bir alem, zambak halen açmadı, şakayık tohumlarından patladı bugün, sukulentler kendi halinde, kamkat ise miniş meyveleriyle salonda süzülüyor, toplamaya kıyamıyorum. İşte öyle böyle öğreniyorum burada yaşamayı, alışmayı.

Daha iyi şeyler olsun istiyorum. Daha mutlu olsak hepimiz. Umut etmek yoruyor, keşke umut etmeye gerek kalmasa. Öyle yaşanası olsa ki dünya, tereddütsüz ilerleyebilsek hayatın içinde. Ne anlamsız onca edindiğimiz dert tasa aslında, halen kurabileceğimiz hayallerimizin içimizde var olmasına bile şükreder duruma geldik ve ölmediğimiz her gün iyi ki diyoruz. Ne olacak bunun sonu bilemiyorum. Yine gelirim arada. Aslında çok şey var yazacağım ama dilim varmıyor!

18 Kasım 2015 Çarşamba

İçimden trenler geçiyor


'Garibim.
Ne bir güzel var avutacak gönlümü, 
ne de bir tanıdık çehre.
Bir tren sesi duymayagöreyim
İki gözüm iki çeşme...'

Orhan Veli


Bu haliyle sevdim ben şehrimi. Tıngır mıngır trenleriyle ve upuzun, paslı demir raylarıyla. Çocukluğumu sever gibi sevdim ağaçlarını, yollarını, eski beton duvarlarını. Binaları yok oldu zamanda, yırtıldı dantelli perdeleri tanımadıklarımın. Yok yerleri resimlerle doldurabilmeyi sevdim. Yenisi yapıldı eskinin yerine, bir iz arayıp bulamadığımda dahi geçmişten, bir zamanlar orada olanı sevdim ısrarla. Orada doğdum, büyüdüm, doğruldum, sevindim, sevildim. 

Bugün Orhan Veli geldi buldu beni, bir tren sesi geldi kulağıma ağladım. Sisinin kokusunu bile özledim dedim kendime, kendimle konuştum. Babannemin elinden tutup çarşıya giderken raylardan geçme heyecanımı duydum yeniden içimde, gizli saklı köşelerde bulduğum taşları tokaçları toplar gibi topladım her birini, beş satır şiirde.  

Memleketimi özledim. Hoş; pek kimse özlemiyor bu devirde böyle hallerini. Bir ben mi kaldım uslanmaz ruhumla dolaşan bu siyah beyaz karelerde. Az sonra geçecek sanki bir tren ve el sallayacak babannelerinin elinden tutan tüm çocuklar. Annem de hemen şuracıkta duracak, gideceğim öğlenleri yanına, fotoğrafın tam da bittiği yerde...


Annem, teyzem ve anneannem. Üç güzel insan. Yürüyorlar sokaklarda zamana gülümseyerek. Ben ailemden öğrendim memleketimi sevmeyi, hatıralarımı sevmeyi. Biz hep sevdik çünkü, yerleri, odaları, sokakları, başka yüzleri. 

İzmit, içinden trenler geçen şehrim. Hep o haliyle kalacak hatırımda ve ne zaman bu şiiri hatırlasam benim de içimden geçecek o trenler, çocukluğumla!

Not: İzmit fotoğrafları web'den alıntıdır. 

10 Kasım 2015 Salı

İçimden ne geliyorsa



Heybemde Fotoğraf blogunun sahibi Ebrar bir etkinlik düzenlemiş 

Etkinlik sondan iki önceki yazısında. Katılmak isteyen Ebrar'ın blogundaki postasından bir fotoğraf seçecek. Onun çektiği fotolara bakarak içimizden ne gelirse yazıyoruz. Ben elbette ki hemen deniz ve vapur temalı fotoğrafı seçtim. Aslında sonbahar yaprakları da uygun geldi ama kararım denizden yana oldu. 

Deep ise beni yazısında etkinlik için etiketlemiş. Bu yüzden fotoğrafa bakıyorum ve içimden nasıl geliyorsa yazıyorum. 

***

Denize yakın bir yerde güne bir kez daha  başlamak; hayatın tekrarının olduğuna inanmaktır.
Bir gülümseyişle yalana aldanmaktır...
Günün yalanlarının toplamında acı bir keman sesiyle tekrar uykuya dalmaktır. 
Bir gülü koklamak,
Bir insanı anlamak,
Bir bedeni kavramak gibi
dürüstçe ama gizli gizli sızmak bir başkasının derinlerine...
Denizi anlamak yaşamı kavramaktır bir nevi.
Rüyalarım hep mavidir benim.
Kapanırsanki tüm kapılar geceleyin üzerime uzağındayken 
başka bir hayatı devralırım...
Nöbetleşe yaşarım bir başka bedenle, susuz, kupkuru...
Anlamsızca saat başlarında uyanıp su içmek gibi hep aynı saatte denizle olabilmeyi düşlerim...
Etrafımda evler yıkılıyor gibi hani öyle biçare, yanı başımda koca bir deniz…allak bullak...
Hasretimi dile getirmek için doğru bir vakit belki ama kelimelerim benden çıkmak istemiyor sanki şu anda. Kuvvetlice çekmek hatta saçlarına asılmak gerekiyor her birinin. Sonra da acısı dinsin ve bana sessizce kendisini bıraksın diye masumca okşamak. Bazen de nabza göre şerbet vermek! Deniz bu sağı solu belli olmaz.
Kaçıyorken durmadan bir şeylerden yanıbaşımda hep o mavilik vardır.
Hep telaşlı, hep tedirgin ama hep yanımda.
Gitmesi gerekiyordu ama hiç gitmedi sadık bir dost gibi adeta...
Günler geçti fakat hep aynı gün aynı saatte orada olmak gerekiyormuşcasına geçirdim dakikaları. 
Türlü zamanlardan geçtim, kumlar yaktı ayaklarımı,  yıldızlar soğuk soğuk esti üstümde, ben genede dönmedim arzularımdan...
Hatta insanlar bile nefes verdi yanıbaşımda..
Şunu hatırlıyorum bir de; elimde mor ve hardal renginden oluşan bir eşarp sallandırıyorum rüyalarımda, denize doğru. Sonra gökdelenlere tırmanıyorum ama kapısı açık asansörlerle. Rüzgarın uğultusu sağır edercesine ağır. Biri itti beni rüyamda; sırtımda bir paraşüt ; deniz renginde.
Düşüyordum tüm devirlerden geçercesine…
Açıldı o küçük çanta ve bir çift kanat sahibi oldum bir anda… sığ bir suya düştüm..
Suda yıkandım
Ağlıyordum
Kızgındım
Korkmuştum
Ama öyle mutluydum ki
Bütün duyguları  aynı anda yaşıyordum...
O bekliyordu..
Sessizdi, gülümsüyordu ışıldayarak. Işıkla gülümseyenini görmemiştim daha önce.
Kızmak, delice haykırmak gelmişti içimden ona, bunca uzak kalışımıza.
Ama öyle mutluydum ki
Anlam veremedim içimdeki kızgınlığa...
Bir el beni itti ve sanki bambaşka bir hayatta buluverdim kendimi...
Kızamadım sarıldım sonra dalgalarına.
Yürüdüm dar geçitler boyunca...
Yüzler gördüm hiç tanımadık...
Ama güldüm, içimden geldiği gibi...
Bana ait olmayan bir tarihte yolculuk yapıyor gibi şaşkın ve ürkektim
Bekledim.
Biri beni çağırıncaya dek,
Biri beni bu rüyadan çekip alıncaya dek. Denizlerimden ayırıncaya kadar düşlediklerimi.
Çünkü sonunda uyandım. Rüyanın içinde uyandım. 
Birbirimize baktık... Etraf daha aydınlanmamıştı.
Bir hayatın rüyasından uyanmanın şaşkınlığıyla birbirimize baktık denizle ve o anda etrafta müthiş bir ot kokusu...
Karadeniz’in yaylaları sanki dibimizde..
Sonra anladık onunla düşlerimizi ortak yaşadığımızı... Yüreğim denizdi benim, ellerim, gözlerim...
Gülümsedik birbirimize...
Perdeler camdan dışarı salınmıştı mor ve hardal,
Salkım salkım dağılmıştı güneş dört bir yana..
Kızarmış ekmek kokusu odada...
Ve son...Rüyam bitti...
Kalkıp gittim sonra günü yaşamaya!

Not: Yazı bana aittir. Bir rüyayı anlatır ve denize olan bitmek bilmeyecek özlemimi.

Mimlenenler: Klio, Macera kitabım, Sebuş,  Deniz, ayrıca isteyen herkes katılabilir. Aklıma gelenler şimdilik bu blog sahipleri oldu.