eğlence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğlence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2018 Perşembe

Mart ayı şerefine

Eski fotoğraflara bakıyorum da ne çok yol kat etmişiz meğer. Ama insan içindeyken pek anlamıyor. Şöyle bir durup bakınca, özellikle de geceleri, zamanın nasıl da hızla aktığını daha iyi idrak ediyorum. 

Uzun bir zaman aradan sonra yeniden merhaba size;
Yokluğumu fark etmeyenler de var elbette ve beni özlemle bekleyenler de. Teşekkürler herkese. Bir iki arkadaşım hadi artık nerelerdesin deyince yazmak için vakit kollar olmuştum. Uzun süredir açmadığım bilgisayarım biraz nazlanmış olsa da yazmak için oturmayı başardım. Valla ne yalan söyleyeyim bir anda yalpaladım. Klavyede tuşların yerlerini bile unutmuşum. Üzerine günün yorgunluğu da gelince hala sersem gibiyim. Sanki yazacaklarım kocaman bir yalanmış gibi geliyor şu anda, aklımda ne varsa uçup gittiler. 

Neyse bodoslama dalayım ben konuya en iyisi:) Annelik pek zor zanaatmiş. Bilmem ki ben mi acaba zorlaştırıyorum kendi kendime diyorum ama bazen kendimi yollara vurasım geliyor, bazen de oğlanı içime sokup sarıp dürüm yapıp yiyesim var öyle diyeyim. Zaten eminim şu an bunu okuyan anneler ah ah diyorlardır biz de öyleydik ilk zamanlar, sonra geçiyor. Bana kalırsa geçecek olan tek şey yıllar. Endişeler, kaygılar, telaşlar, stresler hiç geçmiyor bence. Bir kere bir çocuk dünyaya getirdin mi anında yükleniyorsun tüm tasaları benliğine. Güzel şey hoş şey elbette ki ama gerçekten bu denli zor olduğunu hiç düşünememişim. Meğer etrafımdaki diğer bıt bıt ettiğim anneler ne kadar da güç dolularmış. 

Lohusalık denen çılgınlık halini ve emzirme olayını atlattıktan sonra bir nebze rahatladım ama bazen hala lohusamıyım acaba diye de düşünmüyor değilim. İçimden başka bir kadın çıktı adeta. Tabi bunlar hep yorgunluktan biliyorum ama bu yorgunluğun hiç bitmeyeceğini de biliyorum. Sanırım bendeki sorun hala daha çocuklu bir hayatı kabul edememiş olmam. Şu anki halimize devamlı şükrediyor olmanın dışında eskiyi çok özlüyorum. Eskinin de kara kaşını kara gözünü değil, o rahatlığını, rehavetini, sakinliğini özlüyorum. Çocuğumuzu alıp bebecik olduğu zamanlardan beri fellik fellik gezebiliyor da olsak hep üzerimde bir ay ay durumu hissediyorum. Devamlı düşünecek bir şeyler çıkıyor ve bu hal beni yoran. Canım tosbağamın büyümesini görmek süper eğlenceli. Artık daha iyi anlaşıyor olmak, oyunlar oynayabilmek muhteşem. Ama ben yine doymuyor ah bir boya yapabilsek, ah bir dillense de acıktım susadım dese falan diye dertleniyorum. O zaman geldiğinde de başka şeyler çıkacak biliyorum. Bu böyle süregelen bir halmiş demek ki. Bu hal aslında bundan sonraki yaşam yolumuz. Sağlık oldukça biliyorum her bir şeylerin zor da olsa üstesinden geliyor insan bunun farkındayım neyse ki. 

Bahara da az kaldı diye diye uyanıyorum sabahları. Ama çoğu zaman çılgınca uyumak, kalkıp aylaklık yapmak, kahve içmek, dolaşmak, yazmak, hunharca film izlemek, boya yapmak, okumak ve geceyi bar da kapatmak istemiyor da değilim. Bunu sanırım hep isteyeceğim. Aynı sigarayı bırakıp da aklından çıkartamamak gibi. 

Bugün için iyi bile yazdım valla. Ama aklım oğlanda, ya uyanırsa, şarjın kablosuna takılmadan nasıl koşarımın derdindeyim. 

Şimdilik bu kadarla kalsın. Malum sabah mesaimiz başlıyor. Yine yazmaya gayret ederim. Blog arkadaşlarıma beni dürttükleri için sonsuz teşekkürler. 



 Oğlan 1 yaşında artık. Her koşulda da 'Tan kaç yaşında' deyince eliyle 1 yapmayı da ihmal etmeyiz bilginize!


30 Eylül 2017 Cumartesi

Kaldığı yerden

Nerde kaldığımı pek hatırlamıyorum aslına bakarsanız. Yazmaya yazmaya paslandım sanırım. Şimdi yazmaya oturdum ama her an üst kata koşabilirim zira tosbikcan uyanabilir. Öğlenleri genelde yarım saat uyuyor ama o gün şanslı günümüzdeysek bir saati bulabiliyor. 

Öyle veya böyle yazı devirdik. Suyu seven oğlum denize pek sıcak bakmadı ama endişe etmedim nasılsa büyüyecek ve denize koşar adım ilerleyecek. Sıcak zamanları atlattığımıza seviniyorum. Bahar zamanlarını oldum olası sevdim, sonbahar da içime işleyen bir taraf var, belki de doğum zamanım olduğu içindir kimbilir. Oğlan da kışın doğduğu için daha çok kışı mı sevecen acaba?

İzmir canım İzmir! Hala alışamadım desem çoğu kişi bana güler herhalde. Son yıllarda pek çok kimsenin gözdesi çünkü. Güzel şehir vesselam ama gurbet geliyor bana hala. Pek arkadaşım yok, hadi bi kahve içelim diyen yok, şöyle hemen hemen aynı dönemde bebeği olan kimse yok haliyle arayan soran da yok. İdare ediyoruz. Ben eskiden -çok anaç bir tavrım olmadığı için- çocuklu kimselerle mıç mıç görüşmek pek istemezdim kafam şişerdi. Diyorum ki şimdi de başkaları herhalde öyle düşünüyor benim için. Ne ekersen onu biçersin diyorlar ya belki de odur yaşanılan. Çok da takmıyorum açıkçası kendi ufak dünyamda mutlu olmaya şükretmeye çalışıyorum. Ama bu çocuklu olma durumlarını insan yaşamadan anlamıyormuş meğerse. Pek güzel elbette ama bir o kadar da zor. Alışmak da zor, alışmaya çalışmak da ama içinde debelenmek daha bir değişik. 

Grip olduk aile boyu tatil dönüşünde, sonra ben zona oldum ama atlattım. Şimdilerde daha az stres yaratmaya çalışıyorum kendime, her şeyi kafaya takmayayım diye işliyorum kendime her gün. Biraz vakit bulabildiğim ölçüde mutlu olmaya gayret ediyorum. Bir kahve bir mola biraz uyku iyi geliyor. Bazı günler bunlar olmayınca delirecek gibi olduğum da bir gerçek. Büyüdükçe zorlaşacak diyorlar ama iletişim kurabildiğimiz ölçüde güzelleşeceğini gördüğüm için buna pek inanmıyorum. Zorluğu dillenince bir ohh dedirtecek gibi geliyor. Şimdilerde hep bir konuşabilse üzerine kafa yoruyoruz. Derdini söylese! O günler de gelecek elbette, bekliyoruz. 

Cezayir hakkında yine çok soru ve mail alıyorum ama yetişemiyorum. Diyorum ya buraya bile uğrayamadım ne zamandır. Orayla ilgili bilgi bekleyen varsa şayet affetsin, yine bir vakit bulunca yazacağım. 

Bazen o köhne paslı şehir burnumda tütüyor ya şaşırıyorum. Dönmek için yırtındığım ağladığım zamanlar geliyor aklıma, ahh kafam ahh diyorum. Türkiye'de yaşamak bence daha zor! 

Zaman akıyor. Ölenler doğanlar büyüyenler...Hayat bir şekilde yolunda ilerliyor bizi de yanına katarak. Olabildiğince ayak uydurmaya gayret gösteriyoruz, başarıyoruzdur umarım. 

Neyse çok şansımı zorlamadan burada kesiyorum. Belki bir iki blog da okuyabilirim fırsattan istifade. Bir şeyler de atıştırsam iyi olacak. 

Herkese bizden kocaman sevgiler. Daha sık yazacağım zamanlar da gelecek elbet! :)

Mutlu kalın!


Buyrun bu da bizden size gelsin:) Oğlumun rock'çı günlerinden:) Eski Metallica'cılardan kim kaldı:)

28 Nisan 2016 Perşembe

Roman tadında değil belki ama gerçek!


Herkese Merhaba;


Yazamıyorum, yorgunum, her yanım tutuk ama güneşle birlikte huzurluyum. Sabahları kendi evimde uyanıyorum. Evet bazen huysuz olabiliyorum çünkü hala alışmaya çalışıyorum yeni hayatıma, hala bazen gurbet gibi geliyor güzelim İzmir bana. Ev yoruyor, iş hiç bitmiyor. Kafamı toparlayıp şöyle bir duramıyorum, devamlı ya elim ya aklım çalışıyor. Bahçe ile uğraşmak güzel ama aynı zamanda eziyetli bir iş, hele bir de alan geniş olunca. E bir de Türkiye'de işler öyle hop deyince olmuyor, bekle dur usta gelsin, ölçü alsın, fiyat versin, yapsın getirsin, hepsi bir süreç. 


Bu fotoğrafın üzerinden epey zaman geçti, şu ara ince hırkayla iş yapıyorum, akşamları hala biraz serin oluyor. Dün akşam diktiğimiz ağaçları sularken üşüdüm mesela. Sulama işi otomatik olmadığı için henüz hortumla zorlanıyoruz biraz ama o da olacak inşallah. Öyle çiçek yok henüz bahçede varsa yoksa elma armut şeftali portakal erik ağacı gibi ağaçlar ve nane maydanoz biberiye reyhan v.b


Bu tombişleri alalı da epey oldu. Geldiklerinden beri çoğaldılar da aslında ama fotoğraflayamadım. Bir iki güne yeni yazıda yayınlarım sanırım. Bir komşum var harika bir kadın, bana çiçekler getiriyor neredeyse her gün, birlikte ekiyoruz dikiyoruz, yiyoruz içiyoruz, sohbet ediyoruz. Mutlu oluyorum çok. Demiştim ki ona Cezayirdeyken evime döndüğümde hep taze çiçeklerim olsun evin içinde istiyordum diye, buraya alışayım vazgeçmeyeyim diye getiriyor bana güllerinden, yaseminlerinden, şakayıklarından. Misler gibi kokuyor evimiz. Kaktüslerim, aloa veram, sukulentlerim, kara sevda çiçeğim, nanem, biberiyem hep onun sayesinde var. Çapraz komşum da tatlı bir hanım, onun da bahçesinden otlar geliyor çeşit çeşit, baklanın tadı mesela şahaneydi, onlar da iyi ki varla. Çok güleç bir Emine teyzem var Adile Naşit edasında, ona da bayılıyorum neşe veriyor hayatıma. Böyle böyle günleri yiyoruz işte. Geleli 4 ay oldu. Tatil gibi bir yandan, bir yandan değil ama iyi geliyor bu şekilde gitmesi. Alışmaya çalışıyoruz ama daha çok ben çünkü hala bu şehir koca bir muamma benim için. 


Bundan sonra gurbetten dönmenin nasıl olduğunu da yazacağım. Cezayir hakkında da yazacağım istek aldım:) Bu sıra hep Türkiye'den bahsediyorum ya Cezayir'i ne çabuk geri plana attın diye şikayetler var. Orada olmak ve burada olmak arasındaki farkları da yazacağım. Cezayir ile ilgili maillere de çok yanıt veremedim onları da yanıtlayacağım artık. Biraz toparladım sayılır. Her şeye birden yetişemiyorum lütfen kusuruma bakmayın!


Bu foto Foça'da çekildi, güzel bir gündü. Hop hop hopladım denizin dibinde mavinin huzurunda. Salı pazarı varmış çok güzel haftaya ona gideceğim. Etrafımız pazar yeri dolu, köyler, tarlalar, mandıralar, her yer şölen havasında sanki. Yaa zaten Cezayir'den sonra Türkiye'de her yer şölen aslında bize. Bazen insanoğlu olarak söylendiğim oluyor ama hemen ayıplıyorum kendimi, dürteliyorum çaktırmadan, oradaki günlerini unutma diyorum kendime. Yoluna giriyor yavaş yavaş. Evimiz eksiklerimiz tamamlanıyor. Ama kolay değil gerçekten. Değişiklikleri çok sevmediğimi düşünmeye başlıyorum aslında düzen bozup yeniden oluşturmak zor zanaat hakikaten. Neyse sonuçta sağlık en önemlisi, her şey nasılsa bir şekilde yoluna giriyor, su akıyor yatağını buluyor. Özlemek yine var ama en azından aynı göğün altındayız!

Hayatım roman tadında değil belki evet ama son derece gerçek, nihayet!

Yeniden görüşelim a dostlar. Bu tarafa yolu düşenleri bekliyorum artık havalar güzel nasılsa:)
Sevgiler

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Maviyle iç içe bir Cezayir

 Ghasaouate Algerie Tlemsen

Cezayir elbette ki tümüyle turuncu bir coğrafya değil. Yahut sadece beyazlığı artık neredeyse tümüyle griye dönük, mavi panjurlu pencereleriyle meşhur bir yer değil. Burası hakkında az şey bilenler için öyle. Ama gördüğünüz gibi doğal güzellikleri de var hem de sizi kendine tutkun edecek kadar dokunaklı manzaralara sahip. 

Biz elbette ki bu saydığım yerlerin pek çoğuna canlı bir bakış atamadık. Sadece Corn d'or plajını ve çevresini gördük. Denizi plajı gerçekten oldukça güzeldi. Kalınacak yerler ki buralar pansiyon vari yerlerdi biraz köhneydi. Ama güzel bir oteli ve de ayrıca bir plaja yakın kısmında arkadaşlarımızın memnuniyetle kaldığı evleri de var. Gidip görmeyince hakkında yazmak ne kadar zor da olsa sözüne güveneceğimiz insanlar olunca anlatması dert olmuyor. Buradaki harika fotoğraflarda fotoğraf makinalarının ve filtrelerin de etkili olabileceğini aklınızdan çıkartmamakla birlikte olmayan bir güzelliği var edemeyeceklerini de unutmayın!

 Sidi Brahim Tipaza

Tipaza gördüğüm kadarıyla gayet şirin bir yer. Merkezini gezmeye fırsatımız olmasa da gördüğüm kayalık bölgesi, roman harabeleri, geniş plajı oldukça güzeldi. Buraları asla Antalya, Bodrum veya çevredeki güzel sahil kesimleri gibi hayal etmemelisiniz. Turizme açık bir ülke olmadığından etraf her ne kadar güzel olsa da bazı yerler kısır kalmış olabiliyor. Mesela kocaman uçsuz bucaksız bir plaj ama ekstra başka hiç bir şey yok. Yani ne bir büfe, ne bir restoran ne bir beach. Sadece alabildiğine boş bir plaj ve deniz. Aslında böyle sessiz kimsenin olmadığı yerler elbette ki daha hoş ama yabancı bir ülkede olunca da pek tercih edilmiyor diyebilirim.

Eylül ayında burada 9. yılıma gireceğim denizle kavuşmamızın sayısı bu kocaman süreçte sadece 5 defa falandır. 

 Skikda

Bu güzelliklerle buluşamamamızın bir diğer nedeni de kilometrelerce uzakta olmaları. Bir güncük hafta tatilimizde gidilecek yerler değil. Bazı uzak bölgeler de yabancılar için malesef güvenli olmadığı gerekçesi gösterilerek uzak tutulan yerler. Örneğin Jijel. Çok görmek istediğim bir yer çünkü büyük bir deniz feneri var. Ama ne zaman Jijel desem aaa oralar tehlikeli diyorlar. Burada çok fazla baskı ve korkutma politikası var. Bir şey olmayacak da olsa dilden dile yayılan söylemler gidip görmeye engel olabiliyor. Tabi korkmadan dört bir yanı dolaşan insanlar da var. Onlar çok gezgin ruhlular, cesaretliler ve gezmek hayatlarında ön sıralarda yer alıyor. Dinlenmek huzur bulmak için geziyorlar. Öylelerini bilirsiniz, sınır tanımazlar!

 Corn D'or Tipaza

İşte Corn D'or. Gerçekten böyle görünüyor mu derseniz evet kesinlikle gördüğümle aynı manzara. Ama tabi burada renkler daha canlı. Bu plaja gittiğimizde henüz yaz değildi ama kendini denizin kollarına atmak için çırpınmıştım. Berrak cam gibi bir suydu. Yakınında yani kayalık olan kısma gelmeden kocaman da bir ormanlık alan vardı. Piknik yeri olarak tasarlanmış. Hatta halk için havuz bile vardı ama henüz doldurmamışlardı. Yani bu coğrafya da aslında yok yok sadece keşfetmeyi bilmek ve cesaret etmek gerekiyor. Teyzemin dediği gibi yırtık olmak lazım biraz:)

 Corn D'or Tipaza

 Samere Fahim by flickr Portsay, Marsa Ben M'hidi, Tlemcen, Algéria

Böyle plajlar genelde halk plajları oluyor. Ben burada hiç özel plaja gitmedim ama varmış. Beach'ler de varmış. Biri Sheraton'a çok yakın. Sheraton otelinin de ayrıca plajı var ama denize kanalizasyon aktığı için çok kokuyormuş. Hatta Sheraton orjinal Sheraton değilmiş benden söylemesi, çakma yani :) Nasıl oluyorsa? 
Şehir efsanesi mi gerçek mi bilemiyorum. Cezayir'de her şey mümkündür!

Zeralda taraflarında da plajlar var  hem de kocaman. Kadınlar da var mayoları bikinileriyle denize giren.  Tlemcen'e bir defa gittim o da başka bir yere gidecekken geçiyorduk. Bayram olduğundan in cin top oynuyordu. Tozlu bir yerdi fazlasıyla, pencereleri kapıları kapalıydı hep evlerin. Gözlerim Teksas misali yollarda çalı topları aradı inanın. Şarap mahzenleriyle de ünlü bir yer aslında, güzel şarapları var ama gidilecek zamanı iyi ayarlamak gerekiyor. Kurban bayramında her yer kapalıydı. Dolasıyla biz ne insan, ne canlı yaşadığına dair bir iz, ne deniz ne de şarap mahzeni gördük. 

 Samere Fahim by flickr, 1ere Moscarda, Marsa Ben Mehidi, Tlemcen

Bu fotoğrafı da çok sevdim. Yine Tlemcen. O ağaçların altında denize doğru bakmanın ne kadar güzel olacağını düşünüyorum bu fotoğrafı incelerken. Biraz iyot kokusu da gelmiyor değil burnuma. Denizi seven insanları denizden uzak tutmak çok zor çünkü bir şekilde denizin tuzu, rengi kokusu hep kendine çeker onları. İlla girmek şart mı, hayır, yakınında olmak bile büyük bir mutluluk. Yaşamanın ta kendisi deniz!

Buldukça yeni fotoğraflarla bu coğrafyadaki ilgi çekici yerleri paylaşacağım. Gezip görebilmeniz, uzakları cesaretle ve tutkuyla yakın edebilmeniz dileğiyle!

17 Haziran 2015 Çarşamba

Tütün sarısı yollardan geçiyorum


Artık baharın yeşilini geride bıraktığımız zamanlardayız. Şimdi etraf çimenden çok toz kokuyor. Sararan doğa aceleci bir uyanışın rehavetini yaşıyor adeta. Yazın kavuracağı tüm bitkiler hazırlanıyorlar sonlarına, biraz aşk acısı çeker gibi. Yapraklar rüzgarda uçuşuyor, bir kalabalıklaşıp bir yalnızlaşıyorlar. Yılın bu zamanı da güzel oluyor, diğer zamanları gibi. Sokaklarda otları, yaprakları, kağıtları, çöpleri yakıyorlar. Hatta öyle ki bazen ortalığı sıcak bir sis basıyor ve mis gibi yanmış kağıt kokusu. O kokuyu seviyorum. İnsanın derinlerine kadar çekesi geliyor. Ben çekiyorum o da beni çekiyor içine. Yürürken kağıt kağıt kokuyor ortalık ve fonda hafif bir müzik çalmasını en çok o zamanlarda arzu ediyorum.

Yollara düşmeyeli tam 20 gün oldu. Artık hafif hafif adımlamalı sarı sokakları. Biraz koklayıp biraz tadına bakmalı hayatın, biraz da dokunmalı elbet. Yürüyüp, geçip gitmek yok hızlıca, her sokakta dönüp sağa sola bakmalı, geriye ve ileriye, ağır adımlarla. Yollar aceleye gelmiyor. Öyle istiyor kanımca, sindirmek gerek yaşamayı!


Bir Cezayir düğününe teşrif ettik geçenlerde. Eğlenceliydi. Müzik yapmak için gecede yer alan grubu çok sevdim. Bir videolarını paylaşacağım. Haberleştiğimiz organizatör bey cd'lerini de getirecek unutmazsa. Ezgilerinin insana dokunan bir tarafı vardı, cılız değildi. Türkçe müzikler, yerel müzikler ve dans; düğünlerin olmazsa olmazları. Bir de gidip gelip devamlı kıyafet değiştiren zavallı gelin. Nasıl başarıyorlar anlamıyorum, sanki insanda ne saç ne baş kalır o kadar giyinip soyunmaya gibi geliyor ama hiç de öyle olmadı. Gayet süslü ve bakımlı bir gelindi. Orada bu tatlılardan yedik. Cezayir tatlılarının daha önceki yazılarımda da yazdığım gibi süsleri pek güzeldir ama genelde içleri hayal kırıklığı oluyordu. Çok özenle hazırlanan leziz ellerden çıkanları da var elbette önyargılı olmamak lazım. Alttaki iki türk tatlısı haricindeki üstteki dörtlü lezizdi. Yalnız o kıvrımlı çubuk şeklindekini orada klonlayıp eve taşımak istedim tek tek. İçi portakallıydı ve nefisti. Adını öğrenemedim ama yakında hem tarifini hem adını bulup not edeceğim. İnsan şu kısacık hayatta böyle güzel bir lezzetten mahrum kalmamalı.


Etrafın sarılığına inat yapar gibi mavilerde yaşamaya devam ediyoruz biz. Bu kağıt görünüşlü çiçekler çok dayanıklı. Bahçeden topladım, su bile koymadan saksıya atıverdim. Daha büyükleri de var, bunlar minik. Eğer suya koysaydım solarlardı ama susuz bırakınca çok uzun müddet dayanıyorlar, kendi kendilerine kuruyorlar. Narin yapılarına ve renklerine bayılıyorum. Mavi ve mor karışımı oluyorlar genelde. Keyifle oturduğum koltuğumdan onları izlemek pek güzel. 

Haftayı bitirdik sayılır. Yarın son gün. Sonrası kısacık bir tatil günü de olsa iyi geliyor bize. Hava kapanıp duruyor kendi halinde. Güneş buluttan çıkacak diye dakikaları sayıyorum bazen. Sıcağa varmaya bu denli meyilli değildim eskiden. Bazen her mevsim yaz olan bir yere kapağı atmalı diyorum. 

Yine yazarım çok geçmeden. Oynak bir Cezayir düğünü videosu da geliyor yakında:)
Sevgiler herkese

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Pazar notları oldu Pazartesi notları


Bu bir pazar günü yazısı olmalıydı ama yetiştiremedim. Akşam evde yazarım diyordum ama yine 575. ci kez izlediğim bir filme takılınca tv karşısında yayıldıkça yayıldım. Hatta yine hain bir sivrisinek tarafından ısırıldım, neyse ki kabarmadım. Geçen seneden beri sivrisinek alerjim var. Geçen yaz çok ısırıldım ve şiştikçe şiştim, soluğu hastanede aldık. Berbat ötesi bir şey. O kabaran yerler bir zonkluyor ki, birkaç gün yatarken bacaklarım çarşafa değmesin de acımasın diye ayaklarımın altına yastık koyup kıpırdamadan yattım. Sonradan ve birdenbire olan bir durum bu. Önceleri böcek ısırdı, örümcek yürüdü falan zannettik ama sivrisinek olduğunda karar kıldık. Doğru bir kararmış. Yine bir iki gün önce çorabın üzerinden ayak baş parmağımı ısırdı. Tombik bir şeye dönüştü ve uyutmadı günlerce. Artık sıcak da olsa ince ve uzun şeyler giymeye gayret ediyorum, bilhassa bahçede ve akşamları. Tabi Bodrum, Alaçatı, Çeşme gibi yerlerde herkes minicik şeyler giyerken tiril de olsa uzun bir şeylerle dolanmak feci sinir bozucu olabiliyor. 

Neyse; konumuz bu değildi. Rutin bir pazar günü geçirdim. Bol da ağlamalı. Annemle telefonda yazışırken herkesin çoluğu çocuğu yanında bir tek biz yalnızız diye yazışı beni bitirmişti zaten bir gece önde. Dün hep onu düşündüm durdum. Onlar da artık sabırlarının sonundalar. Ne kadar dönüşte İzmir'e de yerleşecek olsak sonunda gurbet gibi değil. Böyle zamanlarda hep buradaki varlığımı sorguluyorum. Gelecek adına yaptığımız hareketin bunca uzun sürmesinin ne derece doğru olduğunu düşünüyorum, hele hayat denen şey bu kadar kısa ve nankörken. Yine de sabrediyoruz. En azından bir süre daha. Sonra birkaç gündür izlemediğim bir dizinin finaline denk gelince, orada da epey hönkürdüm, ağladım, rahatladım. O an ağlama nedenim aslında dizide olan biten değil, gün boyu içimde biriktirdiklerimdi. Hayatın burada bu kadar kısıtlı olması, konuşacak sevdiğim bir arkadaşımın olmaması her ne kadar alıştığım bir şeymiş gibi gelse de bazen öyle olmadığı gerçeği ile yüzleşiyorum. Kelimelerim, defterlerim, kitaplarım yetmeyebiliyor. Üstüne üstlük bir de akşam kedinin kuyruğuna basıp da ciyaak edince ona da çok üzüldüm ve bir posta ağladım. Yani dün benim resmi ağlama günümmüş sanırım.

Mavi masam iyi ki var. Bir de tabi bu çizgili örtüm. Mavi ve beyaz beni alıp götürüyor bulunduğum yerden. Gözlerimi kapatıp kendimi rüzgarın sesine bırakıyorum. Bu sıra çok kahve içiyorum. Bakalım tatil için gelene kadar yettirebilecek miyim. Biterse eski zamanlarda olduğu gibi telveyi kurutup yeniden yapmayı deneyeyim diyorum. Ciddiyim.


Türkiye'den gelirken aldığım gazete ve dergileri birkaç kere okuyorum elbette. İlk gelişte okunan heyecan sonrasında yine okumak istediğim pek çok zaman oluyor. Ezber bile ediyor olabilirim. Yine de gazeteye dokunmak, mürekkebi ve kağıdı koklamak iyi geliyor. Bazı gazeteleri kızartma yağı engelleyicisi olarak kullandığım doğru ama bunu asla! Hem zaten yaz geldi, kızartma güzel de olsa ağır geliyor. Şimdilerde zaman karpuz peynir makarna zamanı veya sadece yeşillik ve et.


Bunu yakından göstermesem belki de çatlardım. Uğraştık epeyce sonuçta. Web'de dikilerek yapılanını da gördüm ama makinem olmadığı için dikemedim. Bir kauçuk altlığın üzerine patex ile sabitledim. Açılmayacak gibi ama açılırsa da yeniden yaparım. Aslında bu urgan ipini ufak bir kapı önü paspası olsun diyerek almıştım ama çok az geldi. Bu ip 20 metre. Sanırım o istediğim paspas için 100 metre almam lazım. Yapmama ihtimalim yüksek.


Bu da ailemizin şebeği, ben. Güneşin bambulardan sıyrılıp tenime varmasına bayıldığım bir anda çekmiştim. Belki hafta sonu yeniden böyle bir pozisyonda huzur bulabilirim diye ümit ediyorum. Şu önümüzdeki birkaç gün hava sıcaklığı düşecek diyorlar, pek inanmak istemiyorum. Ama olsun her şekilde hayat güzel! Geç kalınmış veya vaktinden önce gelinmiş de olsa...

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Verandamızda bahar halleri


Veranda'da geçiyor şimdilik bazı akşamlarımız ve eğer rüzgar yoksa cuma sabahı kahvaltılarımızı hep burada yapıyoruz. Şantiye hayatı işte, neresinden tutarsan tut bir şekilde elinde kalan bir yerleri oluyor. Malzeme eksik kalıyor, gidip istediğin şeyi alamıyorsun, bulamıyorsun. Yine de bir şekilde hayat geçip gidiyor. Veranda veranda dedim umarım çok şahane bir yer beklemiyordunuz. Burası nev-i şahsına münhasır bir yer, yani ne öyle modern ne de çok fazla eski sayılır. Mavi beyaz çizgili kumaşlar evlerin balkonlarını kapatmak için kullanılıyor genelde. Bana plaj havasını yaşattığı için pek seviyorum. Sanırım cicoz da bahçedeki kanepeyi ve kumaşı sevdi, bu sıra hep dışarda olmak istiyor. 


Bir evde her şey birbirinden farklıysa bizim oralarda çingene çadırı gibi olmuş derler. Bizim veranda da biraz öyle, biliyorum. Perdeler daha önce burada bizimle yaşayan arkadaşım Duygu'nun bıraktığı perdeler. Öğleden sonraları ve akşamın erken saatleri çok güneş aldığından oturulamadığı için elimizdeki perdeleri değerlendirelim dedim. Hem çok yol ağzı olduğu için evimiz; perdeyle kapanması da iyi oldu. Oturup kitap okumak için çok ideal bana kalırsa. Çok fazla rüzgar olduğunda perdeleri yerinde tutmak zor oluyor o da ayrı bir konu. 


Yemek yediğimiz bu masayı majorelle mavisine yeni boyadık hatta son katını henüz atmadık. Üzerinde dekoratif amaçlı kullandığımız hasır yuvarlak süsü de yine biz yaptık ve tabi masanın arkasında duran ahşap bank'ı da. Onları aşamalarıyla birlikte ayrıca yazacağım. O bankın ahşaplarını el testeresiyle keserken video bile çektik, zevkli ama bir o kadar da yorucuydu. Burada böyle hobilerle uğraşmak harika oluyor, hem zaman değerleniyor hem kendi yarattığımız eşyalarla ortam güzelleşiyor. Bambuları da eşim tutturdu mesela, kanepe olarak kullandığımız yatağı da bir yerde bulup onarıp, temizleyip boyadık. Tunus'tan aldığımız fenerler de paslanmıştı onları da elden geçirdik. 
 

Kapının içindeki mavi kısmı da yeni boyadım. Kenar çizgisi henüz boyanmadı, koyu mavi kısma desen de yapacağım bir boş vakitte. Stencil çalışmalarımız da içimizi açıyor. Daha sırada Zeki Müren, Barış Manço, Müslüm Gürses de var. Elektrik ocağımızda çay demliyoruz akşamları. Yanındaki ahşap ayaklı lambamız da bizim gibi kabiliyetli olan arkadaşımız Serkan'ın hediyesi. Ayrıca en alttaki fotoğraftaki su kabağından lambayı da o oydu ve süsledi. Eşim Yiğit ile iyi bir ikili oldular hobiler konusunda. Bazen ben onları gaza getiriyorum bazen onlar kendilerini gaza getiriyorlar ve sonuç hep iyi oluyor:) Köpek kulübesi de yaptık birlikte, şimdi bahçe hamağı için kolları sıvadık. Yiğit büyük bir titizlikle hamak için ahşapları kesmeye, yuvarlamaya, delmeye devam ediyor. Sanırım hamağın ip kısmını da hazır almayıp örecek:):)


Bu da lehim teli ile yoğun ısrarlarım üzerine yaptıkları bisikletim. Sepet kısmına zaman zaman taze kır çiçeği kopartıp koyuyorum :)Kanepenin hemen baş kısmındaki duvarda asılı.


Bu fotoğrafta bankımızı ve henüz ayaklarının boyası tamamlanmamış masamızı da görüyorsunuz. Çok rüzgarlı günlerde perdeleri bağlıyorum. Bir de sırada bankın ve koltukların üzerine yine mavi beyaz çizgili kumaşla kaplayacağım süngeri almak kaldı.


Gerçekten çok rahat bir yaşam alanı oldu bizim için. Otururken çok keyif alıyoruz. Kendi emeğimizle oluşturduğumuz güzellikler mutlu ediyor bizi. Akşamları arkadaşlar geliyor çay içiyoruz kimi zaman mangal keyfi yapıyoruz. Havalar güzel olunca kutu gibi evlere kapanmak kötü oluyor. Orada uzanıp kitap okuyor, yeni başladığım battaniyemi örüyor ve mavi masamda mektup yazıyorum. Son rötuşlar da yapılınca yeniden güzel güzel kareler yakalayacağım sizler için. 

Umarım bizim kadar siz de sevmiş, beğenmişsinizdir. Şantiye koşullarından elimizden gelen bu! 

Yeter ki huzur olsun, sağlık olsun.

10 Mayıs 2015 Pazar

Annegülüm


Anneler günü olması vesilesiyle yazıyorum. Böyle özel zamanlarda yazmayı ayrıca seviyor hem de sevmiyorum. Kararsızım. Annesi hayatta olmayan yahut ondan uzakta olan insanları düşününce yazmak çok zor geliyor. Mutlu anılarla mutlu bir gün olsun istiyorum. Malum anneler günü diye de sömüren çok insan var, buna da bozuluyorum. Nazar da değmesin diyorum bir yandan. Ama yine de yazmadan duramıyorum işte. 

Ben her çocuk gibi anne dememişim annegül demişim anneme ilk kez. Hep de mutlulukla anlatırım bunu. Bazen beni bıraksınlar günlerce konuşayım istiyorum, kendimi, hayatımı, anılarımı anlatayım. Bazen de herkes öyle çok konuşuyor ki susmak istiyorum, anılarım sadece bana özel kalsın, kimse bilmesin, değmesin. Git geller ile devam ediyor bir şekilde hayat. 

Bu fotoğrafımızı çok seviyorum. Öyle sıradan bir günde çekilmişti, bir pazar gezintisine çıkmıştık. Otobüs durağını boyamışlar, güzel bir deniz ve yelkenli kondurmuşlar. Önünde duruvermiştik, spontane ve bir o kadar da güzel...


Burada ailecek çok sevdiğimiz Bodrumdayız. Hemen evimizin önündeki deniz kenarında yine rutin olarak fotoğraf çektiğimiz mekanımız. Benim güleç annem nasıl da mutlu, Bodrum'u çok seviyor, denizi seviyor, birlikte olduğumuz için çok mutlu. Ben de onun bu güleç hallerine bayılıyorum. Süslüm benim. Her daim ojeli parmaklar, uzun tırnaklar, renkli ve süslü giysiler, ayakkabılar ve o asla doyamayacağım gülümseyişi...


Çılgınım benim. Nasıl da -benimleyken- çocukla çocuk, deliyle deli oluyor...Fiks hareketimizdir bu, neden bilmem. Pek çok ifade ediyor bizde. Lodos gibi bir nevi!


Burada yine coşmuşum :) Ankarayız. Birlikteyiz ya hep mutluyuz. 


Burada yine bir gezme gününde oyuncakçıdayız. Hulahop çeviriyoruz. Annem gençliğinde çok çevirmiş hep anlatır. Orada hem ben hem o bir süre oynadık pek eğlenmiştik, o günü gülerek hatırlıyorum. 


Burada çok sevdiğim ve her daim özlediğim Kefken'yiz. Bir akşam üzeri gezintisine çıkmıştık birlikte, Nihat Erim tepesine doğru ilerledik. Birden hava bozmuştu hiç unutmam. Fırtına çıktı gök karardı, tam da manzaraya karşı durmuşken heyecana kapılıp koştur koştur dönmüştük eve. Kefken'in birden gelen fırtınası meşhurdur. O sıra çekivermişim. Pek sevdiğim fotoğraflarından biridir. 


Burada ise Sekapark'tayız. Yine mutlulukla hatırladığım güzel günlerden biridir. Şu bakışı içimi eritiyor. Masum, sevimli ve mahzun. 

İyi ki böyle pamuk kalpli bir anneye sahibim. Her anne olan iyi olamıyor elbette ki çünkü iyi insan olmak gerekiyor özünde. Ne canavar anneler var yeryüzünde, inanmakta güçlük çektiğim, herkes anne olacak diye bir kaide de yok. Zaten olmamalı da. Ama annegülüm iyi ki annem olmuş, birlikte harika zamanlar geçirdik, geçiriyoruz. Annemi çok özlüyorum. Uzakta olmak her geçen gün daha da zor geliyor. Hele böyle özel günler içinden çıkılması mümkün olmayan bir gayya kuyusu gibi benim için. Sesini, beni öpmesini, konuşmamızı, ağlaşmamızı, sarılmamızı, şebeklik yapmamızı, bana mis kokulu yemekler yapmasını özlüyorum. Onunla aynı ortamda sadece orada olmayı bile özlüyorum. 

Anneler günün kutlu olsun canım annegülüm. Bugün okuduğum ve çok sevdiğim Yonca Tokbaş'ın dediği gibi 'Kalbi bir can için koşulsuz sevgi taşıyan herkesin Anneler Günü Kutlu olsun'. Anneleri vefat eden tüm arkadaş, dost, tanıdıklarımın da anneleri nur içinde yatsın...

2 Mayıs 2015 Cumartesi

Sokakta hayat var

 Fotoğraf: djazairi.tumblr.com

Sokağa çıktığım andaki mutluluğu anlatmak istiyorum burada aslında sizlere. Ama ne dersem diyeyim, en sevdiğim kelimeleri bile kullansam yeterli gelmeyecek biliyorum. Çünkü burada sokakta olmanın hissi özgürlükle eşit!

Havayı içine çekmek bu denli mutlu edemez ki insanı. Devamlı kampta kalmak o kadar yorucu bir şey ki. Evet kampta da yemekhaneye, eve gidip gelirken, işe gelirken dışarı çıkmış oluyoruz ama çoğu zaman üzerimizde camdan bir fanus kapağı olduğu hissine kapılıyorum. Bu alan içinde yerler ve toprak; sokak gibi kokmuyor. Kediler yok, insanlar yok, bir hareket yok, oldukça durağan. 

Üstteki fotoğraf Alger centre'dan bir kare, arkası hemen liman. Renkli duvar resimleriyle görmeyi sevdiğim bir yer. Başkent gerçekten farklı.

Fotoğraf: toni carratala by flickr

Burası da yine başkentin sokaklarından bir kare. Bekleyen, yürüyen, düşünen insanlar; telaşlı insanlar, durgun olanlar hepsi bir arada ve aralarından hayat akıp geçiyor. Tuhaf bir kimyası var sokakların. Güneşin asfaltı yakışının kokusu bile güzel. Binaların tozlu çehreleri, renkleri kaçmış sokak tabelaları, annelerin ellerinden tutup giden çocuklar.

İnsanın içi, bir defa dışarıya kaçmaya görsün; nasıl toplar ki hislerini sokaklardan!

Sebze satanlar, elbiseciler, uyduruk rengarenk plastikler, çöpleri karıştıran dilenciler, çılgın gazete bayileri, bir sokak kahvesinde dinlenen yaşlılar, yol kenarlarına sotelenen asi gençlik!

 Fotoğraf: Algeria- Tumblr

Bu coğrafyada insanlar, her zaman üzerine basa basa tekrar ettiğim gibi, sokaklarda oturmayı pek seviyorlar. Ben de onların bu hallerini seviyorum. Bazen tuhaf bulsam da. Biraz ağır yaşamlar tabi burada, hele ki yazın sıcaklarıyla hiç bir şey yapmak istemediklerine eminim. Bazen sadece oturup yolu izliyorlar. Bu fotoğraftaki yer başkentteki Büyük Postane (Grande Poste). Görüldüğü gibi kapısı açık, yani sanmayın ki postanenin açılmasını bekliyorlar. Onlar sadece bekliyor! Beklemek burada insanların sıkça yaptıkları bir eylem.

 Fotoğraf: Tlemcen'de bir ara sokak www.geo.fr


İşte her zaman kalbimin mihrabında duran pazar yerlerinden biri. Tlemcen isimli uzak bir kasaba'da çekilmiş. İlk geldiğim senelerde pek hevesle gidip görmüştüm. Kurban bayramı olduğu için her yer kapalıydı. Görebildiğim sadece aliminyum kepenkler oldu. Orada bir ara sokakta kurulmuş bu ufak pazar yeri. Her yerde, çoğu ara sokakta böyle tezgahlar görmek mümkün, tabi daha çok başkentte ve büyük şehirlerde gördüm ben. Casbah'ta çok güzel antikacılar olduğu söyleniyor. Umarım bir gün, dönmeden, onları da görme imkanı bulacağım.

 Fotoğraf: djazairi.tumblr.com


Casbah ara sokaklarında heyet toplanmış! Günün getirdiklerine dair bir konu üzerinde hemfikir olamamışçasına anlatıyor biri. Diğerleri de pür dikkat, akılları eskilerde sanki. Belki de sadece bir kapı önü sohbeti, en doğalından. 

İşte sokakta hayat var ve binbir çeşit hikaye!
Sokakta Mayıs var, çıkmak lazım...