Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Kasım 2013 Pazar

En egzotik kadife çiçeği oteli


Belki de böyle çevirmemeliydim bilmiyorum ama içimden bu geldi. Hayatımın Tatili diye çevirmişler filmin ismini Türkçe'ye. Sanırım ben bu işi yapıyor olsam daha orijinal adı ile uyumlu isimler bulabilirdim. Pek bir yavan kaldığını hissettim. 

Marigold kadife çiçeği demekmiş öğrendiğim kadarıyla. Çok hoşuma gitti kadife çiçeği ismi. Zaten afişte kullandıkları da çiçeğin ta kendisi.


Kadrosu ve konusu ile güzel bir filmdi. Hayata uyum sağlayabilme yetisini, her daim yeniliklere açık olabilmeyi, pes etmemeyi ve güveni anlatıyor. Gece yatmaya hazırlanmayı düşündüğüm bir anda tesadüf eseri izlemeye başladım. Sevdiğim oyuncular da olunca hemen gözlerimi diktim. Performansları çok beğendim. Daha film başlarken bana uygun olup olmadığını anlıyorum. Sonunda mutlu olacağımı biliyordum. Bu tür filmler hayata katılmak, yaşamı sevmek, sevgiye açık olmak konusunda beni her daim daha tutkulu biri haline getirir. 


Oyuncuların bu afişteki halleri çok hoşuma gittiği için paylaşmak istedim. Birebir yansıtmışlar filmdeki karakterlerini.


Spoiler içermesin diyor herkes son zamanlarda. Benim sanırım en sevdiğim şey bu spoiler. Hatta otursun filmi biri bana anlatsın, ben yine çok severek izlerim. Kitapların bazen en son sayfasını okurum hatta filmlerin son sahnelerine bakarım. Ama zaten ben o filmin veya kitabın içine girdikten sonra sonu tamamen aklımdan çıkmış olur, olumsuz yönde etkilenmem. Yine de sevmeyenler için detay vermeyeyim en iyisi. 



Bir grup İngiliz'in; orta yaşlı diyeceğim, çünkü filmde aksettirildiği kadar yaşlı olduklarını düşünmüyorum ben, içinde debelendikleri hayatlarından kurtulup yeni başlangıçlar yapma istekleri doğrultusunda Hindistan'a gitme ve orada yaşama hikayelerini anlatıyor. Bu çok basit bir tanım elbette. Ben pek çok şey buldum bu filmde.  Cesaret, saflık, üçkağıt, aşk, korku ve elbetteki bolca sevgi vardı. Hayat hep sürprizlerle doludur fikrini yeniden sevmeme neden oldu.


Filmde çok sevdiğim bir karakteri canlandırıyordu Bill Nighy. Ayrıca filmin ruhunu, ortamını ve detaylarını da çok sevdim. O oteli bulup da bir süre konaklamak istedim. Hindistan başlı başına büyülü bir yer. Ayrıca epey de merak ettim filmdeki gibi diyaloglar geçiyor mu gündelik hayatta acaba?

Tavsiye ederim izleyin, beğeneceksiniz. Uzun süredir korku filmlerini hayatımdan çıkarttım, hep böyle mutlu, yaşamayı ve insanları sevdiren, yeni yerler keşfetmek için beni harekete geçiren ve gülümseten filmleri izlemeyi tercih ediyorum. Tabi ki dram da gerçekte olduğu gibi filmde de hayatın her anında.

'...Eninde sonunda her şey düzelir, iyi olur. Eğer olmamışsa henüz sonuna varmadınız demektir.'

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Kamp hayatımızdan detaylar

Bir süredir bahçeyi hale yola koymaya çabalıyorum. Bir yandan da verandamızı güzelleştirme çabam aynen devam etmekte. Lakin burada en ufak şeyler için bile büyük çabalar harcamak gerekiyor. Misal; banyonuzdaki ayna önündeki ışığın patlaması durumunda Türkiye'de yenisini almanız ne kadar sürüyor bir düşünün. Bizim lambamız bozuldu ve neredeyse bir aydır alamadık. Çünkü kendimiz çıkıp alamıyoruz, söylediğimiz kişiler de bir türlü bulmayı başaramıyor. Bu lamba mini bir lamba çünkü. O yüzden de her uygulama hayali kurduğumuz fikri uygulayamıyoruz. Sedir olayı da bunlardan sadece biri. Ben de artık plastik koltukların tepelerinde oturmaktan bunaldığım için eski evimizden gelen ve bu eve sığmayan pufumuzu temizleyip sanki ufak bir okuma köşesi gibi kapının hemen girişine koymayı düşündüm. Çok rahat oldu, iyi ki de düşünmüşüm. Şu anki haliyle çok da cezbedici görünmüyor biliyorum biri tekir, biri bekir modundayız ama bugün biraz güzelleştirmeyi planlıyorum. Şantiye hayatı malum, bulunduğumuz çevre de malum, her şeyimiz öyle biri tekir biri bekir ilerliyor. 


Benim pamuk kızımın uyuma hallerinden bir parça görüyorsunuz. Onunla ilgili hala yeni bir yazı yayınlayamadım. Fotoğraflarını biriktiriyorum. Zaten her gün çekim halindeyiz. Şebek kızımız bizi pek eğlendiriyor. Onu bu kadar seveceğimi düşünmemiştim ki bu kadar çok sevebildiğim için deli gibi mutluyum. Charlotte nadiren aklıma geliyor. Bazen onu çabuk unuttum diye üzülüyorum ama biliyorum ki unutmadım çünkü onun yeri bende hep bambaşka olacak ve öyle de kalacak. Uslu kedinin uslu yatış pozu koydum bu fotoğrafın ismini.


Bunlar da bezelerimiz. Biz beze deriz. Şimdilerde daha çok mereng olarak biliniyorlar, yabancı ismiyle. Ne zamandır deneyecektik, denedik nihayet. Gıda boyası da kullanınca pek şahane oldu. Bugün yeniden yapacağım. Tarifte 20 dk pişirin yazıyordu. Ben de fırınımın normal bir fırın olduğunu düşünerek 20 dkyı bekledim. Lakin yanıldım çünkü altları biraz yandı, kazımak zorunda kaldım yanıklarını. Benim fırınım sadece alttan pişirdiğinden bugün yapacaklarımı 10 dk dan fazla bekletmeyeceğim. Zaten püf noktası çıkarttıktan sonra kendi kendine soğuyup kıtırlaşmasında. Pastanedekilerden hiç bir farkı olmadı. Bence seviyorsanız kesin deneyin. 



Uzun zamandır bir diğer düşündüğümüz şeyde havaların güzelliğini fırsat bilip veranda da açık hava sineması yapmaktı. Nihayet onu da başardık. İlk denemeydi. Perdeyi kurduk, artık hep orada asılı kalacak. Ben hep romantik filmler izleme taraftarıyımdır ama işin içine beyler de girince bir aksiyon filminde karar kıldık. Şansımıza filmin yarısında kocaman kocaman dolu yağmaya başladı. Son kısmını evde izlemek zorunda kaldık. Ama bu fikir mükemmelmiş. Bundan sonra ara ara böyle açık hava sineması günleri yapmayı planlıyoruz. Çamaşır askısı görüntüyü bozuyor o yüzden görmezden geliverin lütfen, ev hali işte bir nevi :) 


Bu yolu pek seviyorum. Ofisten çıkınca hemen karşımıza gelen yol bu işte. Baharda etrafında pembe pembe minik güller oluyor işte o zaman yürümesi pek keyifli.



Bu fırçalar da ofisin hemen çıkışında duruyordu çekmeden edemedim. Renklerini ve puf puf olmalarını seviyorum. Yazları verandayı yıkarken kullanıyorum. Deterjanı veya çamaşır suyuyu yahut arap sabununu döküp foşur foşur suyla oynayarak yerleri temizliyorum. Burası çok toz toprak oluyor bildiğiniz gibi değil. O yüzden en güzeli serin serin yıkamak ve fırsattan istifade ıslanıp rahatlamak.

İnstagramda paylaştığım fotoğraflarımı beğenen arkadaşlarım o kareleri buradan da paylaşmamı istemişlerdi. Ama çok fazla olduklarından Fotoğraflar Yaşamın Aynaları adı altında açtığım fotoğraf blogumda paylaşıyorum. Bilmeyenler varsa linkten geçiş yapabilirler. Ayrıca ana sayfanın hemen sol kolonunda da zaten linki var. 

Bir müsait zamanda Alger'deki Le Bon Gibier Restorant hakkında yeni yazı yayınlayacağım. Şu anda hazırlık yapıyorum. Beğeneceğinize eminim. Cezayir yazılarına devam etmek lazım öyle değil mi?

Herkese mutlu bir hafta diliyorum. 

6 Şubat 2010 Cumartesi

Nihayete erdik

Uzun zamandır heyecanla yeniden başlamasını beklediğimiz malum dizi Lost başladı. Dün gece önce son bölümü yeniden izledik hatırlamak amaçlı sonrada yeni bölümü izledik. Yine her zamanki gibi özür dileyerek söylüyorum ohaa demekten alıkoyamadık kendimizi. Adamlar yapmış. Bana kabak tadı vermeyen ilk dizi bu sanırım. O yüzden o kadar çok korkuyorum ki saçmalamalarından ve finalin abzürt bir şekilde oluşturulmuş olmasından. Yine kafamdan senaryolar yazmaya başladım. Yakında eskiden olduğu gibi rüyalarımda adaya yolculuklar yapmaya da başlarım sanırım. Bence izlemeyenler şu sezon bitmeden izlemeye başlasınlar.

Bu arada söylemezsem çatlayacağım bugün nette arkadaşım Anıl'la konuştum. Anıl da artık bir blog yazarı. Onun blogunu da zevkle takip edeceğinizi düşünüyorum. Yazdıkları bence çok keyifli. Okuduğunuzu bilmek onu yazmak için daha da çok tetikleyecektir. Anıl'ın blogu için sadece bir TIK yeterli..Nette losttan bahsediyorduk. O biraz önyargılı davranıp diziyi izlemiyormuş burdan ona çağrı yapmak istiyorum İZLEMELİSİN! Konuşma sırasında ben Anıl'a lost ile ilgili bazı şeyler söylerken bana "lostun müritlerin olmuşsunuz siz" dedi çok güldüm valla ciddi ciddi öyle olmuşuz da haberimiz yok. Bir de böyle lost hakkında izlemem falan diyenlere de kafa tutuyorum bunun farkına vardım:) Yaşasın Lost çılgınlığı.

Bu arada google dan çok süper çizimler buldum bunlar lost çizgi film karakterleriymiş. Ben çok sevdim en çok da Kate'i. Zira kendisinden pek hazetmiyorum böyle çizmelerine sevindim:) En çok da Faraday'i seviyorum ama Sayid'den sonra Sawyer'dan önce..:)

31 Ocak 2010 Pazar

Kursta ilk günüm ve sevdiğim bir film üzerine

Ocak ayını da yedik. Geriye şubat kaldı yaza yaklaşma adımımızda. Türkiye'de havalar pek kötü gidiyor duyduğumuz ve izlediğimiz üzere. Buradaysa bir gün güneşli bir gün kapalı. Öyle çok sarmalanmayı gerektirecek bir hava yok aslında. Sadece bir mont yetiyor insana. Ama sanırım bundan sonra başlayacağız lahana gibi giyinmeye. 

Cuma günü Fransızca kursumun ilk günüydü. Gece heyecandan pek uyuyamadım. Uyuduğumdaysa rüyamda sürekli okul, sınıf, öğrenciler ve sınavlarla alakalı şeyler gördüm. Bilinçaltı işte. Henüz fransızcayla ilgili çok fazla şey biliyor sayılmam bu yüzden biraz korkuyordum açıkçası. İlk kur dolu olduğu için ve günleri de uymadığından ikinci kurdan başlamam gerekti. Neyse ki korkutuğum gibi olmadı. Hocamız yaşlı bir bey. Oldukça hızlı ve aksanlı konuşmasına rağmen pek kibar. Bizim de yabancı olduğumuzu bildiği için sürekli anlayıp anlamadığımızı sordu. Sınıfta şu anda dokuz kişiyiz.Üç erkek ve altı bayan.İlk gün daha girer girmez parça okumaya başladık. Ehh ben de çat pat okudum. Bilmediğim kelimeleri sözlüğümden hemen buldum ve adapte olmaya çalıştım. Zevkli geçti. Yalnız tek kötü tarafı üç saat boyunca ara vermemeleriydi. Neden böyle bir sistemleri var henüz anlayamadım. Normalde tenefüs araları vermeleri gerekir motivasyon ve ihtiyaçlar açısından. Bakalım belki daha sonra ara verirler. Şimdi cuma günü yeniden kursa gideceğim. O zamana kadar biraz tekrar yapmam, notlarımı temize çekmem ve yeni parçamızın kelimelerini bulup çıkartmam gerekecek. Ne kadar zor olursa olsun denemeye değer. Nihayet başlayabildiğim için mutluyum. Biraz zorlanacağım o kesin ama üstesinden geleceğimi umuyorum.

Tüm bunların haricinde bugün yine tembellik yaptım sayılır. Buranın havasından mı bilmem sabahları çok zor uyanıyorum. Artık saatimin alarmını her gün çalması için ayarlamanın vakti geldi de geçiyor bile. Ve bloga da daha sık yazmanın. Sürekli aynı şeyi söyleyip duruyorum fakat başaramıyorum. Daha çok çaba göstermeliyim. Bir fotoğraf sitesine de üye oldum oraya çektiğim fotoğraflarımı koyuyorum. Bana iyi geliyor. Ve beni gaza getiriyor. Bakmak isterseniz buyrun: Fotoğraflarım için tıklayın  (üye adım Charlotte)


Gelelim filmimize. Adı Julie&Julia    Son derece keyif aldım izlerken. Zaten Merly Streep'i çok severim. Yemek yapmayı sevenler ve blog yazarları için de harika bir film olduğunu düşünüyorum. Tabi bir gün yazar olmak isteyenler içinde. Mutlaka izleyin derim filmdeki yemekler bir harika. İnsan filmi bitirince hem yeniden izlemek istiyor hem de kalkıp mutfağa dalmak istiyor. Ayrıca benim gibi mutfak malzemelerine meraklı olan tipler de o mutfakta gördüğü tencelerden, tavalardan, güveç kaplarından, kocaman havandan, yemek tabaklarından, karıştırıcılardan da almak istiyor. Bir deee mutfağı dizayn etmek istiyor..Biraz tehlikeli bir film doğruyu söylemek gerekirse ama son derece eğlenceli..Yemek pişirmeye yönelik ipuçları da var belirteyim..Hem de gerçek bir hikayeden uyarlanmış.

Herkese ayın son gününden sevgilerimle...Yarın başka bir gün olsun mutlulukla dolsun!

2 Eylül 2009 Çarşamba

Eternal Sunshine of the Spotless Mind

Her yeniden izleyişte ayrı bir güzellik yaratıyor içimde. İzlemeyenlere tavsiye ediyorum şiddetle. Video için de teşekkür ederim meldacım:)

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Bugün

Bugün yine yataktan zor kalktığım bir gün oldu. Aslında uyudukça kızıyorum kendime. Güne erkenden başlamak istiyorum hep. Ama bedenimi yataktan kaldırmak oldukça güç. Nasıl da çekiyor kendine o sıcacık yatak. Halbuki erken uyandığımda daha enerjik oluyorum ve daha güzel geçiyor günüm. Yine de uyumayı seviyorum bunu inkar etmiyorum. Sanırım bir anda o soğuk havalardan sıcağa geçmek de etkiledi beni. Bir rehavet, bir tembellik. Gün içerisinde bile bazen canım hiçbirşey yapmak istemiyor. Hafta sonu epey yorulduk. Cuma sabahı erken uyandık arkadaşlarımızla buluştuk dolaştık. Zaten perşembeden de yorgunduk. Perşembe akşamı dışarda yemek yedik. Bolca yürüdük restoranta kadar. Uzun bir yoldu. Ne zamandır da yürümediğimizden bacaklarımız ağrıdı. Cuma günü bu yüzden yorgun başladı. Ama çok eğlenceli geçti. Bir sürü yeni yer keşfettik yine. Güneşli bir günün getirdiği tüm güzellikler yanımızdaydı. Uzun zamandır görmek istediğim kiliseye gittik. Notre Dame de Afrigue. Yakında fotolarını da koyacağım güzel hafta sonu tatilimizin. Henüz alamadım arkadaşımdan. Sonra güzel bir akşam yemeği yedik. Hafta sonlarımız şenlendi adeta. Neredeyse her hafta tatilinde yeni yerler keşfediyoruz. Kışın ağırlığını sonunda tamamen atıyoruz. Artık yaza yeniğiz..Bir de sezonu açıp yüzmeye başladık mı tamamdır. Sanki sonu gelmez bir mutluluk gibi. Keşke hep yaz olsa.


Bugün yine dayanamadım bir kitap bitirdim. Türkiye'ye gitmeme de az kaldı ya rahatça okuyorum kitaplarımı. Bitmesi kaygısı olmadan. Nasılsa dönüşümde yenileri eşlik edecek bana. Canan Tan'ın kitabını bitirdim bugün. Tam 426 sayfa. "En son yürekler ölür"..Beni bolca ağlattı yalnız bu kitap. Biraz türk filmi tadında ama ne de olsa hayatın içinden. Bittiğinde bile gözyaşlarım damla damlaydı. Beğendim. Okumayı çok seviyorum gerçekten. Aslında bugünüm kitapla geçti diyebilirim. Başka ne yaptın derseniz; yemek yedim ve bir iki tuvalet molası verdim hepsi o. Sonra da ofise geldim nete girip birkaç kelam edebilmek için. Yapmak istediğim o kadar çok şey var ki bazen sırf ne yapacağıma karar veremediğim için çabucak geçiveriyor günüm. Sanki hiç birini o kadar da çok istemiyormuşum gibi. Birini alıp birini bırakıyorum elimden doyumsuz çocuklar gibi. Yine de vazgeçemediğim yegane şey kitaplarım. Ne olursa olsun okuma isteğim bitmiyor bir gün bile. Dün resim yapmak için kalemlerimi aldım elime ama sonra oldukları yerde bıraktım; keçelerimden toplar yaptım öğlen yemeğinden sonra eşimle, biraz da etamin, sonra da film izledim. "Everything is İlluminated".Nihayet izlemeyi başardım. Çok da güzeldi. Tavsiye ederim. Ben de uzun zaman önce melda'dan tavsiye almıştım ama izlemeyi unutmuştum. Filmin müziklerine bayıldım ayrıca görüntüler de bir harika. Koleksiyoncu teyzeye bayıldım. İzleyince anlayacaksınız beni eminim. Bugün de bir film var aklımda izlemeyi çok istediğim. "The Jane Austen Book Club". Tv de rasgelmiştim sonuna. Başından izleyememiştim. Yine de güzeldi. Onun üzerine Jane Austen'in "İkna"sını okudum ilk geldiğimde. Bu filmi de tavsiye ediyorum film seven herkese. Şimdi yazıyorum sonra buradan çıkacağım ve yemeğe gideceğim eşimle. Sonra her akşam olduğu gibi yemek sonrasında bahçede güzel havanın eşliğinde biraz dolaşacağım. Belki biraz sohbet. Sonrada gece yatmadan evvel film seansı. Bakalım bu gece ne var menüde. Yarın yeni bir gün. Yeni güzellikler getirecek bize. Kıymetini bilmek gerek değil mi?

21 Ekim 2008 Salı

O.Çocukları

Dün gece eşimle yine film keyfi yaptık. Akşam yemeğimizi yedikten sonra Tv odasında biraz oturduk çay içtik. Zaten son zamanlarda tv de pek de birşey yok. Maçlar dışında tabi bir de sürüsüne bereket dizi. İçlerinde güzel olanları da var tabi ama. Genelde izleyemiyoruz özellikle maç günlerinde ve erkek nüfus çoğunluklu bir ortamda bulunduğumuz için. Sanırım sadece Asi ve arasıra da Kavak Yelleri izlenebiliyor. Neyse dün gece önce Nicolas Cage in Lord Of War adlı filmini izledik. Fena değildi bence. Çok da beğendiğimi söyleyemiycem. Belki de öyle bir film izlemeye kendimi programlamadığım içindir. Savaşın, silahların, saçma sapan politikaların, katliamların, çocuk savaşçıların bol olduğu bir filmdi. Kötü hissettim. Bunu o adam yapmasa zaten dediği gibi başkaları yapıyor. Ama nasıl bu kadar hissiz olabilmiş bu adam bu filmde anlayamadım doğrusu. Yine süper rol yapmış tabiki. Yüz ifadesindeki ablaklık da cuk oturmuş bence. Nereye ait olduğunu bilmeyen silik karakter bir anda içindeki hırsı ve bir şey olma isteğini keşfedip Savaş Tanrısı oluyor. İsim çok güzel uymuş bence. İzlenebilitesi yüksek bir film. Ayrıca film afişine de bayıldım. Buradan bakabilirsiniz.

Gelelim asıl konum olan filme. O.Çocukları. Ben çok beğendim bu filmi. Herkesin izlemesini tavsiye ediyorum. Keşke Türkiye de olup da şöyle zevkle sinemada izleyebilseydim. Kadro zaten bence süper. Konu da bir o kadar can alıcı. Gözyaşlarıma yine engel olamadım. Zaten olunacak gibi de değildi. Türkiye nin 80'ler deki o hali içler acısı. Ne kadar kötü bir durum. İyiki o zamanlarda yaşamamışım dedim filmi izlerken. Nasıl bir psikolojidir bu. İşkence yapılan filmdeki o adamı görünce o kadar çok şey geçti ki aklımdan. Çemberimde Gül Oya dizisini de düşündüm tabi. O da gelmiş geçmiş en iyi diziydi. Anarşist diye adama yapmadıklarını bırakmadılar. Şimdi insanlar özgürce ben anarşistim diyebiliyorlar.Hayat ne tuhaf.

Filmde bizi en çok güldüren şey Demet Akbağ'nın bütün küfürleri yerli yerinde ve bir o kadar güzel kullanmasıydı. Hatta bir tanesi var ki dklarca güldük sanırım. Ama burdan söyleyemem tabi ayıp:) Bir gecede küfür kültürümüz gelişti. Bazen abuk buluyorum filmlerde falan bolca kullanılmasını küfürlerin ama sonra düşünüyorum bu hayatımızın gerçeği. İnsanların onundan dokuzu dilinde küfürle yatıp kalkıyor. Hiç beklemediğimiz insanlardan bile duyabiliyoruz. Hele -istanbulun varoşlarında demeyeceğim çünkü varoş kelimesinin asıl manası bildiğim kadarıyla şehrin merkezi demek yani eskiden böyle kullanılıyormuş. Şimdiki kullanımı sanırım alışıldığı bir şey olduğu için böyle sürüp gitmiş. Vuslat gibi mesela çoğu kişi vuslat ı ayrılık veya hasret olarak bilir ama vuslat kelimesi aslında kavuşmak anlamı içerir.-İstanbul'un bazı bölgelerinde bu filmdeki gibi örneğin hayatın doğal bir parçasıdır küfür. Bazen sinirlendiğimde ben bile küfür ediveriyorum. Tabi herkesin içinde değil genelde ya yalnızken bağırarak ya da kalabalıktaysak içimden sessizce bağırarak...


Filmdeki çocuklar beni çok etkiledi. Bakışları, konuşmaları, hayatları kısacası herşeyleri. Çok düşünüyorum bu sıralar çocuklar üzerine zaten. Özellikle yoksul çocuklar üzerine. Hani doğuştan kaybetmiş gözüyle bakılanlara. Bu filmi sevmemin nedeni de hayatların değişebileceği umudunu içermesi ve çabalayanları görmek. Demet Akbağ filmde bunu pek kabul etmek istemese de yani çocukların ne olduğu belli daha iyi nasıl hayatları olabilir düşüncesinde olsa da bu düşüncesini çok güzel savunuyor bence. Bazen ona hak vermedim de diyemem. Çok gerçekçiydi. Bir yerde Türkiye de devam edemeyeceklerdi. En doğrusu gitmeleriydi. Sonunu bu sefer söylemiyorum. En harika tarafı da sonu zaten. Lütfen izleyin. Film sayesinde içimde oluşan güzel duygularla gece güzel rüyalar gördüm. Sabahta güne gülümseyerek uyandım. Böyle başarılı Türk Filmlerinin yapılması beni son derece mutlu ediyor ve gururlandırıyor. Daha çok yapılmasını istiyorum.

20 Ekim 2008 Pazartesi

Eski bir film "New York'ta Bir Sonbahar"/ Autumn in New York

Cezayir de yapmayı en çok sevdiğimiz şey bir sürü film izlemek. Oldum olası filmleri çok severdim zaten ve deli gibi izlerdim. İzmitteki film cd si satan Soydan İş Merkezindeki amcamız artık ezberlemişti bizi, sonra meldaların evinin orda çılgın bir cd ci amcamız daha vardı gecenin bir köründe pijamalarla cd almaya gittiğimiz, ama sanırım artık yok, bir de Cumhuriyet Parkı'nın oradaki film kiraladığımız dükkan vardı. Yani orada da yarı ömrümüz film izlemekle geçiyordu. Tabi yanında cipsler, patlamış mısırlar, makarnalar, içecekler vs. Hatta hiç unutamam melda bize geldiğinde bir gece Mulholland Drive ı izlemiştik. Tabi hiç birşey anlamamıştık ilk seferde. Sabah 6 falandı film bittiğinde sanırım. Biriktirdiğim film kutucuklarına renkli yünler sararak ve üzerine de renkli boncuklar yapıştırarak bir rüzgar gülü yapmıştık. Hala durur odamda. Sabahın aydınlık saatlerine kadar hemde.
Dün gece de eşimle New York'ta Bir Sonbahar'ı izledik. İkimiz de daha evvel izlememişiz meğer bu filmi. Nasıl olduysa ben de atlamışım. 2000 yapımı olmasına rağmen. Güzel bir filmdi diyebilirim. Özellikle Winona Ryder ın odasındaki kağıttan kuşu, renkli boncuklardan yaptığı odanın ortasındaki perdemsi şeyi, şapkalarının ve hediye paketinin üzerine kondurduğu küçük kuşu çok sevdim. Son derece hayat dolu bir kişilikti.
Filmde en çok sevdiğim yerlerden biri de şehre ilk kar yağdığında odanın camına yaklaşıp çocukça bir heyecanla kar' ı seyretmesiydi. Hemen kendim düşündüm. Sabah uyanıp kışın o yakıcı soğuğunda sıcacık yorganımın altından çıkıp pencereden yağan minik kar tanelerini görüp sevindirik olduğum zamanlarım geldi aklıma. Hani bilirsin artık kış gelmiştir kar da eninde sonunda yağacaktır ama sanki o anda o kar tanelerini görmek ne mühim ve imkansız birşeymiş gibi sevinirsin. Günün nasıl da güzel başlar etrafı bembeyaz gördüğünde. Çatılar başka bir ruh halindedir artık, ağaçlar daha bir yaşlanmış sanki, beyaz bir bulut vardır yeryüzünde bütün saflığıyla.. Ve ilginçtir ki hava daha bir oksijen doludur sanki.
Annem anlatırdı. İlk ondan duydum. Yılın ikinci karı yağdığında reçel ya da pekmez döküp yerlermiş eskiden. Ben de denedim bir defa enteresan bir duyguydu. Ağzımda eriyen kar taneleri vişne reçelinin mayhoş tadıyla başkalaştı sanki. Sonra ne zaman kar yağarken dışarı çıksam kafamı göğe kaldırıp sevimli bir canavar edasıyla kar taneciklerini yemeğe kalkışmayı çok seviyorum. Yağmur gibi düşmüyor alnıma şıpır şıpır. Daha yumuşak, daha narin, daha bir hüzünlü sanki. Pamuk şekerler gibi hayal kurduran insana. Bir de o yerde çıkarttığı ses yok mu ayakkabılarımızın. Ona bayılıyorum işte. Gırç gırç diyen o boğuk ses belki de hiçbir zaman beni o derece mutlu etmez. İç gıcıklayıcı gelir çoğu zaman. Ama kar onu da başkalaştırır. Yere basmak güzelleşir. Daha bir sağlam olur insan kar yağdığında. Düşmemek için belki kayıp da ama ruhumuz da payını alır sanırım bu durumdan. Kışın daha bir dayanıklı oluyorum gibi geliyor bana. Sonbahar da durgunlaşıp, kendime ve aşka yönelip; yazın da tüm çocuksuluğumla kuşlar gibi cıvıldıyorum deniz kenarlarında. Bu geçişleri seviyorum.
İşte böyle bir filmin ardından yakaladığım tüm güzel duygularım filmin sonunda uçup gitti adeta. İzlemeyenlerden özür diliyorum böyle söylediğim için belki de tüm büyüsünü bozdum filmin ama. Ben de bıraktığı etki yokoldu adeta. O cıvıl cıvıl kız gitti ve filmin hiçbir anlamı kalmadı gözümde. Ne o beyaz kağıttan kuşlar, ne o gülümseyen yüzler, ne pamuktan kar taneleri...Yok oldular. Bu yüzden sevmiyorum mutlu bitmeyen sonları. Kafamda sonlandıramıyorum. Her film mutlu bitmeli gibi geliyor bana. Yönetmen olsam belki de bu yüzden çok para kazanamazdım belki ama bence insanlar da mutlu sonları seviyorlar biraz klişe olsa da.
Yine de bu film bana güzel duygular yaşattı bir müddet de olsa. Sonunda sinirimden ağlayacaktım neredeyse. Ve inanmak istemedim. Yaşadım resmen tüm o sahneleri. Bundan sonra mutlu biten filmler izlemeye karar verdim. Ve daha önce söylediğim korkunç film izlememe durumum halen devam ediyor. Bu sıralar hep umutlu şeyler izliyorum. Herkese de tavsiyem. Yaşamın güzelliklerini keşfetmek gerek. Her gün yeniden!

21 Temmuz 2008 Pazartesi

Güzel Filmler

Cezayir günlerimin çoğunda Türkiye'den getirdiğim filmlerimi izliyorum. Gelirken yüklenip bir sürü bir sürü film almıştım. Her seferinde yenilerini getiriyor izlediklerimi geri götürüyorum. Eğer çok beğendiğim olursa onları bırakıyorum burda bir defa daha izlemek için. Sevdiğim bir film olursa defalarca izleyebilirim. Eskiden beri bu böyle. Hatta bazı filmleri ezberledim artık. Yine de izlemekten kendimi alamıyorum. Şu ana kadar burda ve türkiyede de tabi o kadar çok film izledim ki..Tam bir filmkoliğim diyebilirim. Kitap okumanın yanı sıra burda en çok yaptığım şey güzel filmler bulup izlemek. Bazen zamanın tozlu sayfalarından çekip çıkarttıklarım da oluyor. Casablanca gibi örneğin.


Eşim daha çok aksiyon ve macera seviyor. Ben animasyon falan da çok seviyorum. Bazen odadayken onun izlemek istemeyeceği şeyleri kendim izliyorum. Genelde akşam yemeklerinden sonra yapacak bişey olmayınca filme dalıyoruz. Bazı geceler saat erken olursa iki tane film bile izliyoruz. Hatta Lost ları bitirmemişken daha deli gibi izliyorduk. Tatil günlerinde gün aydınlanana kadar lost izlediğimizi biliyorum:)



Dün gece de National Treasure ın ikinci bölümünü izledik. O da harikaydı. İkimizde ve özellikle ben böyle İndiana Jones tarzı filmlere hasta oluyorum. Antropolog ruhumdan kaynaklanıyor. Bu tür filmler izlediğimde de gece süper bir uyku çekiyorum hayallerle dolu. Nereleri keşfediyorum rüyalarımda ne aksiyonlar yaşıyorum bir bilseniz. Yeni İndiana Jones da çıkmış sanırım onu da izlemek gerek bir ara.


Daha evvelki günde de benim daha önce bayılarak izlediğim Türkçeye Aşk Tarifi diye çevrilen bir filmi izledik. Tam bana göreydi. Güzel bir mutfakta baş aşçılık yapan Katherine Zeta Jones başrolde. Ama bence filmi sakın karnınız açken izlemeyin. Zira ben yemek yemiştim ama o güzel görünümlü yemekleri görünce ağzım sulandı. Süper bir görsel şölen diyebilirim bu film için. Hem de romantik ve eğlenceli..


Ayrıca bir Audrey Tatoo hayranı olarak bu sevimli ve hoş hatunun bütün filmlerini izlemeye çalışıyorum. Amelie zaten harikaydı bence. Seviyor Sevmiyor adlı filmi Zengin Avcısını ve Türkçesini hatırlayamadığım Ensemble Ces't Tout adlı filmini de çok sevdim. Zengin Avcısına eşim de bayıldı. Diğerlerini daha onunla birlikte izlemedik. Ben odada kaçamak izledim:)



Ayrıca eşimle şu ana kadar en çok severek izlediğimiz film Cesaretin Var mı Aşka oldu sanırım. Çok deli dolu ve eğlenceli bir filmdi. Eşimden de ilk defa bir filmi benim gibi beğendiğine dair sinyaller aldığım bir filmdi. Her zaman zevkle izlediğim Marion Cotillard yine kendisine hayran bıraktı beni. Ayrıca Guilauma Canet de süperdi tabi. Sonunu da hayranlıkla izleyeceksiniz. İki sonlu bir film. Nasıl isterseniz öyle bitirebilirsiniz. İkisi de çok vurucu.

Tabiki daha pek çok film var beğenerek izlediğim ama şimdi burda hepsini yazmaya kalkarsam sayfalar yetmez. Zaman zaman aklıma geldikçe ve yenilerini izledikçe sizinle paylaşacağım. Ama inanın tavsiye ettiklerimi izlerseniz pişman olmayacaksınız.

7 Haziran 2008 Cumartesi

Lost-For Benjamin Linus-

Benjamin için;
Belki de hayatının böyle akıllı biri tarafından planlanması veya kurgulanması güzeldir. Aptal jack gibi sadece bildiklerine inanan birinin olması ne sinir bozucu. Bilim adamı ne de olsa ama biraz da başka bir yanı olmalı insanın. Mucizelere açık bir yanı. Diğer fizikçi çocuğu pek seviyorum. Adı neydi unuttum. Hah Daniel..Pek de şeker kendisi.. Ona da ne oldu bu arada pek merak ediyorum. Jack ise şimdi nasıl da kendini yerden yere vuruyor değil mi adaya dönmek için..Zamanında anlasaydı neler olabileceğini. Biz bile anladık valla. Ben olsam hayatta dönmezdim ordan. Kocam mümüyle adanın güzelliklerini keşfederdim herhalde. İlk zamanlarda onun yani "Ben"in kötü olduğunu düşünüyordum şimdiyse gıptayla bakıyorum. Helal olsun adama valla yaa. Süpersin:) Ama tabi Sayid ve Sawyer ı da atlamamak gerek. Filmin olmazsa olmazları. Bakalım bizi daha ne sürprizler bekliyor. Adadakiler kurtulmayı, kurtulanlar geri dönmeyi bekliyor yani herkes beklemede benim gibi şu an. Bekleyelim bakalım hayat sürprizlerle dolu ne de olsa...Benjamincim yap bir kıyak sen bize yaw..Kurtar şunları bu azaptan:) Seni biraz da olsa anlamayanlara ne istersen yapabilirsin. Sayid i de aldın nasıl olsa yanına..

Hehee uçtum iyice galiba ama napayım..Biraz geyik yapmak istedim bugün..

sevgiler tüm lost hayranlarınaaaaa...

benjamin sana da sevgiler :):) her ne kadar gözlerin kocaman pörtlek olsa da...Seni beğeniyorum.


Bu arada söylemeden edemeyeceğim o siyah duman için kocam süper bir yorum yaptı..
Ne o öyle yazar kasa gibi geliyor dediii...Sesi aynı yazar kasa gibi ...
koptum gerçekten..

3 Haziran 2008 Salı

Haziran Yazısı

Haziran geldi ya artık yaz da geldi onunla birlikte. Birkaç gündür canım hiç internete girmek istemedi. Odamda kitap okudum ve buradaki yeni arkadaşımla sohbet ettim bana baya iyi geldi. Burada eşimle çalışan bir beyin eşi geldi kalmak için bir süre. İyi anlaştık Sevda Hanımla. Birlikte iki gündür kahve içiyor sohbet ediyoruz. Burada türünden biriyle konuşabiliyor olmak gerçekten çok ama çok güzel. Geyik yapmak bile güzel, havadan sudan konuşmak da, ciddi şeylerden bahsetmek de. Kısacası birkaç gündür nete gelmememin sebebi yeni arkaşımla birlikte güzel vekit geçirmiş olmamız. En azından konuşabileceğim birinin olduğunu biliyor olmanın verdiği hissi yeniden hissedebilmek güzel.
Onun dışında yazmadığım birkaç gündür hayatımda pek birşey değişmedi. Yine kitaplarım ve ben birlikteydik. Olasılıksız ı okumaya devam ediyorum sanırım son 10 sayfasındayım. Güzel ve sürükleyici bir hikayesi var macera sevenler için.
Onun haricinde eşimle deliler gibi "lost" izliyoruz. Bilmeyenlere veya hala türlü bahanelerle izlemeyenlere burda yüksek sesle duyuruyorum MUTLAKAAA İZLEYİİİNNN...Dördüncü sezonun en son 12.ci bölümünü izledik şimdi eve gitmeyi ve netten yeni bölümler çıkmış ise indirmeyi heyecanla bekliyorum. Yok böyle bir dizi gerçekten. Televizyon tarihinin sayılılarından olacaktır bence. İlerde çocuklarım için saklamayı düşünüyorum. O zaman ne düşünürler bilemiyorum ama bu dizi hakkında. Demode olmuş olur sanırım o zamana kadar. Ama olsun belki bana yaşattıklarının aynısını onlara da yaşatabilir bu dizi olasılıklar dahilinde..
Bunların dışında iyiyim. Çayımı yudumluyorum ve eşimin sigarasından bir fırt çektim öyle yazıyorum. Yazmayı özlemişim. Gerçi buraya yazmadığım zamanlarda odamda takvim yapraklarına dosya kağıtlarına ve bilimum şeylere yazıyorum ama yine de burası gibi olmuyor.Yazmak çok özel bir duygu. Kişiye aitlik hissi verebilen.
Şimdi bekliyorum yeni yazım için gelecek kelimelerimi. Adı ve içeriği belli ama henüz bitiremedim. Umarım benim gibi sabırsızlanan okuyucularım vardır...

22 Nisan 2008 Salı

Audrey Tatoo


Öncelikle bir Audrey Tatoo hayranıyım diyebilirim. Onu izlemekten acayip zevk alıyorum. Ne kadar da doğal bir görünümü var. Sadece görünüm de değil hareketleri de bir o kadar doğal geliyor bana. Giyinişini de seviyorum kendi halinde ve sade. En son Seviyor Sevmiyor adlı filmini izledim o da çok hoşuma gitti. Amelie yi ise hala tekrar tekrar izliyorum. Özellikle de umuda, mutluluğa, sakinliğe ihtiyacım olduğu zamanlarda. Bu film hayal etmemi ve hayallerime ulaşmamı kolaylaştırıyor adeta. Gerçek hayatta nasıldır bilmiyorum ama kendi gibi olduğunu düşünüyorum hep. Bu benim için aynı ne gibi biliyormusunuz; çocukken öğretmenlerimin naısl bir hayatı olduğunu merak ederdim ben. Benden farklı bir hayat yaşıyorlarmış gibi hissederdim. Yatağımda düşlerdim hayatlarını. Benim için öğretmenler her zaman farklı oldular. Ve bu dünyaya ait olmadıklarını düşünürdüm. Ama bir gün ben de bir öğretmen oldum. Kısa süreliğine de olsa. Küçük bir ortaokulda Türkçe öğretmenliği yaptım. O zaman çocuklarımın benim hayatımı nasıl merak ettiklerine tanık oldum. Onlar da aynı benim bir zamanlar olduğum gibi merak içindeydiler. Evimin kapısında beni beklediklerini hatırlıyorum. Benimle karşılaştıklarında sokakta delice koşup hayatıma bir şekilde girmek, bakmak ve anlamak istiyorlardı. Çok farklı değildim oysa onlardan. Aslında belki de özde herşey aynıydı. İşte Audrey Tatoo ya da başka her kimse bizim yaşadığımız hayattalar ama farklı bir kesitinde. Hayal etmemi zorlaştıracak kadar uzak olmayan bir yerde. Bu kadının filmlerini izleyin. Hayallerinizi zorlayacaksınız.

31 Mart 2008 Pazartesi

Çemberimde Gül Oya

Bir zamanlar Çağan Irmak'ın hayranı olduğum bir dizisi vardı. Sanırım herkes bilir. Çemberimde gül oya. Nasıl deliler gibi televizyonun dibinde büyük bir heyecanla izlerdim. Dışarıdaysam eğer herşeyi bırakır onu izlemek için evin yolunu tutardım. Her bölümde hem ağlar, hem güler, hem de eski zamanlardaki memleketin halini düşünürdüm. Annemler hep anlatırlardı seksenlerde yaşadıklarını. Bazen bana masal gibi gelirdi. Bu filmle kafamdaki masallar gerçeğe dönüştü. bir bir yaşadım sanki her anı. Sonraları daha çok dinler oldum annemle babamın anlattıkları eski zaman hikayelerini. Daha bir anlamlandı sanki benim için. Şerif Sezer "Sultan" karakterini canlandırıyordu orda. Beni en çok etkileyen karakterlerden bir tanesiydi. Şimdi onun dizide ölürken kendi sesiyle okuduğu dizeleri yazıyorum. Her bir kelimesinin içinde dünya kadar yaşam gizli.
"Sanki
Bir ben var benden içeri
O davranıp kalkmakta sanki yükselmekte göğe..
Böyle mi olurmuş ölmek dedikleri
Ah sultan hancıların sultan!
Böyle boylu boyunca uzanıp yatmakta varmış kaderde..
Şu karıncaya can veren rabbim bağışlar mı ki seni?
Hey mübarek şunun çalımına bak hele…
Yaz geliyor zaar..
Yaz gelmekte sen gitmektesin..
Ah sultan.. hancıların sultan!
Hele dön de bir halına bak şimdi
Hele dön de bir bak şimdi…"