rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2017 Salı

Renkler, çiçekler, memeler

Hayat olanca hızıyla akmaya devam ediyor bizim buralarda da. Akıyor ve içinde bizi de sürüklüyor yeni maceralara, kimi zaman istekli kimi zaman zorla. 

En güzeli de ne biliyor musunuz? Bahçemde tazecik sebze meyvelerin olması ve iyi kalpli komşularımın mis kokulu çiçekler taşımaları bana. Evim buram buram gül kokuyor şimdi. 

Bebek büyüyor, büyüyoruz birlikte. Eşim dedi ki bugün; eskiden her gün ağlıyordun şimdi hiç olmazsa üç günde bir ağlıyorsun:)

Öyle evet halen ağlıyorum. Bazen ileriyi düşünüyorum, oğlumun büyüdüğünü; ağlıyorum. Kimi zaman onsuz olacağım zamanları düşünüyorum ağlıyorum, bazen korkuyorum ağlıyorum. Ağlamak için o kadar çok nedenim var ki bu sıra. Bazen sırtım çok ağrıyor ağlıyorum hatta bazen sebepsizce tontik yanaklarına ve büzüşen dudaklarına bakıp ağlıyorum. Sonra o ağlarken de ağladığım zamanlar oluyor. Yani ben hamile kaldığımdan bu yana mütemadiyen ağlıyorum. Ama diyorum ki zaten ağlamak eski bir alışkanlık bende!


Renkleri görmeye başladı bizim küçük böcek. Takip etmeye başladı. Çiçekleri seviyor anladığım kadarıyla. Bir tane oyuncak baykuşumuz var böyle anakucağına asılan, onu seviyor, müzik çalıyor diye hoşuna gidiyor. Vuuu vuuu diye diye ona sesleniyor. Henüz eliyle tutamıyor sadece istemsizce elini sallarken çarpıyor. Kafasını çevirmeye de başladı. Biliyorum ileride bu yazdıklarımı okuyup yeniden ağlayacağım çünkü o zaman tosbik kaplumbağam kocaman olmuş olacak. 


Annem döndü, yalnızım. O döndükten sonraki ilk gün tamamen fiyaskoydu bence. Odalarındaki kokuları bile dokundu bana o gün. Şimdi oraya girmedim daha ama sanki üst kattalarmış gibi geliyor bazen, öyle düşünüyorum yorgunluk ve sinir zamanlarında. Annem ne çok destekti. Ama kocam da öyle. Onun evde olmasına her gün dua ediyorum. Annem buradayken çok yoruldu, kadıncağız miguel gibi devamlı yemek yap, sil, süpür, çamaşır yıka, çocuğu oyala modundaydı. Ama şimdi evlerine gittiğimizde hemen çocuğunu kucağımıza tutuşturan insanları daha iyi anlıyorum çünkü aynını ben de yapmak istiyorum. Birisi 5 dk tutsa ohh iyi geliyor. Tan oğlan zor bir bebek değil ama anası gibi damarı var kanımca. Birkaç gündür öğlenleri uyumuyor, hal böyle olunca uyku başına vurup huysuzlanıyor tabi. Genelde geceleri kütük gibi uyuyorum. Öyle ki çıt sesine uyanan ben-ki bebekle ilgili her çıta uyanıyorum ilginçtir- etraftaki seslere tamamen kapalıyım. Bu içgüdüsel olay çok acayip. 

Şimdi sıra geldi kutsal memelere:)

Oy oy meğer bu memeler nelere kadirmiş. Sütüm yavaş yavaş çoğalıyor. Henüz hala öyle sağayım da kenara kaldırayım durumuna gelmedim. Sadece açlık durumlarında emiyor tosbağacan. Belki de ben bilemiyorum organize olmayı ama sağdığım zamanlarda da bir sonraki öğünde hemen veriyorum sağdığımı. Bu bloğu ana oğul bloğu haline dönüştürmek istemesem de yazıyorum içimden gelenleri lütfen kusuruma bakmayın:)

Malum evimiz şehre biraz uzak, e etrafta arkadaş da yok çok konuşacak bu yüzden yazmak -artık nadiren de olsa- iyi geliyor. Bir nevi dertleşmece. 

En anaç arkadaşım bile çocuk olayının ne kadar zor olduğunu söylüyor ki ben ilk haftada ah uhlamaya başlamıştım. Hakikaten sabır işi. Sabrın ötesinde alışmak çok önemli ve kabullenmek. Artık hayatının farklı bir yöne döndüğünü, eskisi gibi olamayacağını kabullenmek gerekiyor. Bunu arkadaşım ilk söylediğinde ağız burun kıvırmıştım neden hayatım eskisi gibi olmasın diye. Ama gerçekten olmuyor. Ne kadar artislensem de olmuyor bu bir gerçek. Daha güzelleşiyor deyip ahkam kesmeyeceğim çünkü öyle yazanlara sinir oluyorum. Evlat elbette ki güzel ama ufakkenki zamanları gerçekten zor. Gülüşleri, oyunları insanın içini kıpır kıpır yapıyor. Bir de o ağlayınca gerçekten memelerim sızlıyor. Yine geldik memelere:) 

Ne söylediyse yutar insan bu çocuk konusunda. Nenem 'çocuklu dostun başına kustum' dermiş. Evet anlaşılabilir bir cümleymiş. Şimdi ben de birileri için çocuklu dostum artık:) Ben gerçekten çocuklu ortamlardan çok haz etmezdim ki hala etmiyorum ama şimdi çocuklu olduğum gerçeğiyleyim. 

Mutlu ve sakin kalabilmeyi bir şekilde başarmaya çalışmak lazım. Aslında basitmiş öyle diyorlar ama onlara kesinlikle şapka çıkartmak lazım. Artık çocuk konusunda çoğu insanın artistlik yaptığını, yalan söylediğini biliyorum. Millet birbirine hava atmak veya mükemmel olduğunu kanıtlamak için sallıyor da sallıyor. Tabi biz aman terler üşür daha küçük diye en ufak rüzgarda bile dışarı çıkartmaya korkarken, el kadar bebeyle dünya turuna çıkanlar da var. 

Bir de seni sınayanlar var, nasıl gidiyor bakalım annelik diyerek? Onlara canım cicim yapmak şart. Çok söylenirsen aaaa diyorlar geçer geçer. Nabza göre şerbet vermek şart. Yani toplumumuz hep her şeyi başaran mükemmel analar olmamızı istiyor. Kır dizini otur çocuğuna bak evini de temizle yemeğini de yap gibi. Ben valla yapamıyorum. Her birini ayrı zamanlarda yapıyorum. Kimse benden hünkar beğendi de istemiyor hoş ama birini yapıyorsam diğeri kalıyor. Bu ara mottom 'bırak evi bok götürsün'. Tabi çocuklu ev deyip elime ikidebir süpürge almışlığım da var yalan olmasın. 

En çok Cezayir'deki başıboşluğumuzu özlüyorum. Her konuşmada hop sigara yakıverişimizi, içlendikçe içebildiğim zamanları, kitap okumaktan sıkıldığım anları, yapacak bir şey bulamayıp pöfürdendiğim o zamanları. Cezayir'in kara kaşı kara gözü değil yani içinde yaşadığımız anlarını özlüyorum. O anların rehavetini, uyuyabilmeyi, uyanmak istemeyip güne geç katılmayı, deli deli yemek yapmayı, çok çok yazmayı, bol bol fotoğraf çekmeyi.

İçinde bulunduğumuz her an çok kıymetli aslında. Gelen gideni aratır derler ya öyle oluyor gerçekten. Hep arıyoruz eski zamanları. Şimdi evet çekirdek aileyiz maşallah mutluyuz sağlıklıyız ama o zamanların da tadı başkaydı. Henüz geri gelmeyeceklerini kabullenmek için sanırım daha zamanım var. 

Bahar geliyor. İzmir'de dereceler gün be gün yükseliyor. Kuşlar cik cikledikçe, eve güneş değdikçe huzur geliyor içime. Oğlum da artık mini mini şeyler giysin istiyorum şöyle şortlar tişörtler tulumlar. Büyüsün bana annemmmmmm desin istiyorum böyle kalbinin taaa içinden. Bana baksın boncuk boncuk sonra kocaman sarılsın annemmmm diye. 

Hadi ben kaçtım. Oğlan uyanmadan bir tarhana karıştırayım. Dünden kalanları yeriz yanına en azından çorba yapacak zamanım olsun hemen uyanmasın:)

Ne zaman bilmem ama yine yazarım ben, inşallah başka konularda da yazarım...

Sevgiler herkese bizden. 

8 Şubat 2016 Pazartesi

Hayaller Villakent, gerçekler Gediz Elektrik


Türkiye maceramızın başladığı tam bir ay on dokuz gün oldu. Daha yeni dünyaya gelen bir bebek misali alışmaya çalışıyoruz. Gerçekten bir farkımız olduğunu düşünmüyorum o ilk hallerinden. İçine düştüğümüz dünya denen yerde, gayretle ilerlemeye çabalıyoruz.

Evimiz şehre biraz uzak sakin bir yerde. Seyrek köyüne yakın, bir nebze de olsa doğallıkla baş başayız. Türkiye güzel memleket, İzmir’de tabi medeniyetin sembolü, havası suyu güzel, kimilerini tenzih ederek demeliyim ki insanları da güzel, yani aslında hala iyi insanlar var etrafımızda, ama tabi ne kadar kaldılar bilemiyorum. Ortalık çakal dolu, kelimenin tam manasıyla hem de. Nereden, kimden ne kopartırım gözüyle bakıyor insanlar diğerlerine. Bir de insanlar çirkin, şöyle yüzüne bakınca içimizin açıldığı o güzel yüzlü insanlar kuş olup gitmişler sanki. Diyorum ya çakal gibi bakıyorlar böyle insanın içine içine.

İçinde yaşayınca tabi bambaşka oluyor bu memleket, dönüşüyor zamanla. Çirkin yüzlü, bedbaht, umutsuz insanlara dönüşüyor sanki.

Başka kıtadayken, her şeyden kilometrelerce uzaktayken beyaz camdan izlediğimiz o dünya aslında kurmaca gibi geliyor insana. Hani bazen tüm söylenenlere inat bu kadar da olmaz diyorsun ama şimdi bakıyorum da oluyormuş.

Cezayir gerçekten hala bozulmamış, saf bir ülke. Özlüyor muyum diye kendime sıkça soruyorum, hayır özlediğim o değil, yüzlerdeki masumiyeti özlüyorum ben. Yeni açılan alışveriş merkezinde yürüyen merdiveni hayretler içerisinde seyreden insanların saflığını özlüyorum. Benim özlediğim aslında olmak istediğimiz halimizden kopup gelişimiz. Geçmiş gibi aynı. Hani büyükler hep derler ya aah o eski zamanlar diye, ahh o eski insanlar neredeler şimdi?

Türkiye kocaman bir gayya kuyusu adeta, etrafı da rengârenk çiçeklerle, mavi denizlerle çevrilmiş. Aslında öyle olmadığını anlamak çok da uzun sürmüyor. Bir gün bir uyanıyorsunuz evinizin elektrik sayacını değiştirmeye gelen elektrikçiler (habersizce geliyorlar ve işlemi de haberiniz olmadan yapıyorlar) bir kablo bağlantı hatası yapıyorlar ve evinizdeki ısıtıcı, buzdolabı, internetin modemi, ziliniz, prizleriniz falan yanıyor.(Biz yine ucuz kurtulmuşuz kimilerinin evi bile yanmış bu şekilde) Sonra binbir güçlükle hata yapmalarına karşın basıp giden o adamları arayıp buluyorsunuz ve onlar karşınıza pişkince dikilip yani tabi olmaması lazım ama yaptık bir hata diyorlar. Ha bir de aa siz elektriğinizi kestiğimizi fark etmediniz mi diyebiliyorlar. Tabi uyurken ben genelde elektriklerin kesildiğini anlarım çünkü öyle özel güçlerim var aman sakın kimse duymasın. İşte Türkiye aslında böyle bir yer. Ha tabi biliyorduk biz böyle olduğunu sadece unutmuşuz hatırlatıyorlar günbegün. Özlemle döndüğümüz evimizde iki tane işini bilmez yüzünden günlerdir oturamıyoruz, çünkü buz gibi, çünkü buzdolabımız da bozuk, çünkü internetimiz de yok, çünkü şu anda dükkanını kapatıp gitmiş olan şömineci adamın yaptığı şömine de evin içine tütüyor onu da yakamıyoruz. 

Yani bunlar daha ne ki? Böyle bir yer işte bizim güzel memleketimiz ve canımız insanlarımız!


4 Haziran 2015 Perşembe

Haziran, çocukluğum ve olağan şeyler


Haziran ayına da güzel havalarla hızlı bir giriş yaptık. Çabuk geçiyor bazen zaman ama bazen de geçmek bilmediği bir gerçek. Haziran'a varabildiğimiz için seviniyorum. Artık yaza doğru ilerliyoruz. Burada havalar ısındıkça bahçeye atıyoruz kendimizi, hep böyle güzel gitsin deyip duruyoruz. Ev-iş arası mekik dokusak da havaların iyi olması bizi de iyi ediyor.


Fotoğrafları annem albümden çekip göndermişti. Üstteki oğlan çocuğu gibi olan fotoğraf aklıma takılmıştı onu ararken birkaç tane de ekstradan yollamış. O kepçe kulaklı, kırmızı kurdelalı halimi seviyorum. Bir de bu ikinci fotoğraftaki bebeğim Aliş'le olan fotoğrafı seviyorum. Bu vesileyle blogdan arkadaşım Deep'in mimi'ni de yanıtlayayım dedim. Ne de olsa geçmişe dair yazılar yazmak ayrıca hoşuma giden bir durum.

-Çocukluğum hep mutlu anılarla dolu. Tabi bu fotoğraflardaki kadar ufak olduğum zamanlara dair bir şeyler yok hatırımda. Olsun. 

-Plastik topları çok severdim. Bisiklete binmeyi Bmx sarı kırmızı bir bisiklette öğrenmiştim. İnce uzun sokağımızda nasıl kullanacağımın heyecanını hala hatırlıyorum. 

-Eve girmek istemeyen bir çocuktum. Bakkaldan su içer, evden ekmek arası yaptırır bir koşu sokağa atardım kendimi. Birbirimizi evlerden toplardık bağırış çığırış. Ellerimin toz kokmasını ve o lavaboya dökülen kapkara suları da hatırlıyorum.

-Korkak bir çocuktum. Anne babamın sözünden çıkmazdım. Geceleri karanlıktan korkup annemi hep yanıma çağırırdım.

-Çocukluğumun geçtiği evi çok severdim. Öyle ki taşındıktan bir süre sonra bile yanlışlıkla hep o eski evin kapısına gittim durdum. Ufak ve sobalı bir evdi ama benim için en güzel evdi. Bir süre hep büyüyünce o evi almayı hayal etmiştim.

-Yazları çocukluğumu geçirdiğim Kefken'i de çok severdim. Büyüdükçe akşamları da dışarı çıkardık arkadaşlarımla. Hep top peşinde koşardım. İstop, yakartop, voleybol, tombik oynayarak büyüdüm. Saf ve iyi niyetliydim. Arkadaşlarımı hep çok sevdim. Bahçede evcilik oynardık bol bol. Şimdi o evcilik oynadığım arkadaşlarımla hala görüşüyorum.

-Kocaman kalabalık sofralarda yemek yerdik hep, cümbür cemaat. Anneannem yoldan geçen çocukların bile ağzına lokmalar tıkardı. Babaannem bir dediğimi iki etmezdi, çok yumuşak kalpli bir kadındı. Onunla kahverengi ve keçe gibi bir kumaşı olan koltuklarda oturup trt müzik dinlediğimizi hatırlıyorum. Nalan Altınörs ve Yıldırım Bekçi'yi o zaman tanımıştım. Bana dilim dilim portakal soyardı. Birlikte gezmelere giderdik. Tek çocuk olduğum için hep sevdim, sevildim, korunup kollandım. İşte bu yüzden hep en değerli şey anılarım oldu. 

-Okuldayken çok çalışkan sayılmazdım, vasattım ama idare ediyordum. İlkokul ve ortaokulu aynı okulda okudum çok güzeldi. Lise de yine tüm tanıdık sevdiğim arkadaşlarımla aynı okuldaydık. Annemin okulunda okudum liseyi, binamızı çok güzel restore ettiler şimdi, sınıfların kokusunu bile özledim ve o telaşı.

-Okula gitmeyi hep sevdim. Anaokulunda korkmuştum bir tek hatırlıyorum. Ama babaannem beni hep korkmayayım diye beklerdi ya müdürün odasında, ya komşuda ya bahçede. 

-Lise zamanı çok asi zamanlarım da oldu. Ergenlikle birlikte Nirvana'nın da etkisiyle değişimler yaşadım ama Üniversite'de ayrı eve çıkmamla duruldum, sakinleştim. Ankara'da da güzel zamanlarım oldu. Teyzemler kuzenlerimle birlikte kaldığım zamanları düşününce şimdi keşke onlarla daha çok vakit geçirseydim diyorum hep. O günler bu kafayla yaşamayı çok isterdim. O zamanlar serde gençlik vardı elbet ve başımda kavak yelleri.

Bilmem daha ne yazayım, o kadar çok şey var ki. Özümde hep iyi biri oldum. Kimseye küsmedim kızmadım kavga etmedim. Elimdekilerin kıymetini çocukken de bilirdim şimdi de biliyorum. Sevgiyle büyüdüm, bu yüzden sevmeye sevilmeye hep kıymet verdim ve sevdim; her şeyi sevdim, seviyorum. Yaşamak anılarla güzel.

Belki biraz fazla takıntılıyım geçmişe ama geleceğe baktıkça daha da çok bağlanıyorum anılarıma. Çünkü artık hayat çok acayip. İnsanlar acayip ve kötü. O günlerin masumiyetini hep özlüyor ve arıyorum. O kocaman güzel ailemi hep özlemle ve güzelliklerle anıyorum. Umarım daha yaşacak çok güzel günlerim vardır, ümit ediyorum!


Saçlarımın uzun olması hoşuma gidiyor, her ne kadar eşim kısa saç sevse de. Belki dönünce kestiririm ama şimdi kıyamıyorum. Yazın zor da olsa rüzgarda uçuşmaları hoşuma gidiyor. Hala aynı kız çocuğunu görüyorum kendime baktıkça ve hala benzer hayalleri taşıdığımı.

-Astronot olmaktan kısa sürede vazgeçtim ama yazar olma hayalim hala devam ediyor. 

-Alf'i gelsin diye çok bekledim. Hala biraz fantastik şeylerle karşılaşmayı ümit ederek yaşıyorum. Belki başka diyarlara açılan bir kapı keşfederim günün birinde. Masalları hep çok sevdim ve seviyorum. Yaşamın içinde onlar olduğu için güzel bir bakıma. 

-Denizi hep çok sevdim. Hep denize yakın olmayı istedim. Bu yüzden buradaki yazlar zor geçiyor. 8 senelik Cezayir macerası bana çok şey öğretti ama pek çok şeyden de uzaklaştırdı. Bu yüzden bazen biraz üzülüyorum. Yaşamak denen şey sıcakta bir bardak soğuk suyu kana kana içmek gibi aynı. Hala ne zaman bu yaşa geldim, o yılları nasıl yaşadım hayret ediyorum. 

Tüm bunların dışında etrafı metal panellerle çevrili hayatımız tüm rutiniyle devam ediyor işte. Özlüyor ve özleniyoruz. Bu sıra kendimi ne zaman kötü hissetsem türk sanat müziği dinliyorum. Bana çok iyi geliyor. Ama tabi  her an efkar kafasında olmak da pek iyi değil:) Ahh bir de rakımız olaydı... Şantiye ortamında neden herkes içiyor artık çok iyi anladım. Şantiyeler en çok alkol tüketilen yerler olmalı. Acayipliklerle dolu!

Neyse ki yarın tatil. Tüm günü bahçede geçirmek istiyorum. Bahçe, ruhuma iyi geliyor. 

Mutlu bir hafta sonu olsun sizin için de, güzel anılarınızı her daim hatırlayın ve eski fotoğrafları yakınınızda tutun! Yaşadığınız her anın kıymetini bilin...



20 Ocak 2015 Salı

Sabun, pk ve mektuplar


Yağmur sonrası toprak kokusunu sevdiğim kadar çok severim sabun kokusunu. Sıvı sabunlar çıktığından beri eski tipleri pek kullanmaz olduk. Ailedeki büyükler hep katı sabun kullanırlardı bir zamanlar, ne kadar kalıcıydı o kokular. 

İki sabah önce ofisteki koltuğuma oturduğumda yine kasvetli bir gündü. Henüz ofis ısınmadığından boynumdaki yumuşak atkımı çıkartmak istemedim hiç. Bir anda, tam da gazetedeki iç karartıcı haberleri okurken atkımdan bir sabun kokusu değdi burnuma. Oysa epeydir yıkanmamıştı. Babaannemin saçları düştü o an aklıma. Gri, ipeksi ve mis kokulu saçları. İçime çektim derin derin soluk alarak. Sonra birden tüm koku kayboldu gitti. Şaşırdım. Saçlarımı hiç sabunla yıkamamıştım şimdiye kadar, bilmiyorum nasıl bir his verdiğini. O an istediğim seviyeye daha yeni ulaşan saçlarımın her bir teli sabun koksun istedim. Babannemi rüyamda da görmemiştim oysa, bir anda neden aklıma düştü bilmiyorum. Çocukluğuma gidip geldim kısacık da olsa. 

Savon de marseille burada kullandığımız ve çok sevdiğimiz bir sabun markası. Katı halini de mandalina kokulu likid halini de uzun süredir kullanıyoruz. Şimdilerde acaba Türkiye'ye döndüğümde bulabilir miyim endişesi taşıyorum. Daha önce hiç bir sabuna bu denli bağlanmamıştım.


Pk bir süredir blogda bahsetmek istediğim bir film. Ne yazık ki henüz yazabiliyorum. Elmalı turta yaptığım gün izledik, içeriğini bilmeden. Çok etkilendik filmden. Yaşamı ve tanrı bilincini sorgulatıyor insana ve zaten filmi yapan da bunu amaçlamış. Aamir Khan çok başarılı bir oyuncu. Yalnız filmde başladıktan bir süre sonra ağzında devamlı bir şey çevirmesi bizi çok rahatsız etti. Biraz itici bir karakter oluşturmuşlar bana kalırsa. Ona eşlik eden Anushka Sharma isimli kadın oyuncuyu da çok sevdim. Oyunculuğu gerçekçi ve içtendi. Pek çok yerde normalde uzun olan saçlarının bu filmde peruk varmışçasına bir  hale bürünmesinin tepki çektiğini okudum. O zamana kadar dikkatimi çekmemişti ama uzun halini görünce daha çok sevdiğimi söylemeliyim. Bir antropolog gözüyle izlediğimde dinlerin hayatımızdaki yeri üzerine, başlangıcı ve süreci üzerine epeyce düşündüm. Hatta bu kadar güzel anlatılan bir filmin ve bu kadar açık dile getirilmesinin filmin gişesini nasıl etkilediğini merak ettik. Filmde de zaten tepkiler alan yönü gösterilmişti. Türkiye'de böyle bir film yapmak, yapılsa bile beyaz perde de gösterime sunmak sanırım mümkün olmazdı. Pek çoğumuzun aklından geçen şeyleri işleyen bir film ama tüm o düşündüklerinizin etkileyici ve vurucu bir görsellikle bir araya gelerek size sunulması bambaşka hissettiriyor. Tavsiye ederim mutlaka izleyin! Dünyanın nasıl bir halde olduğunun, insanların hislerinin nasıl sömürülmeye çalışıldığının açık ifadesidir bu film.


Parça parça yazmak pek hoşuma gitmese de anlatmak istediklerim biriktiği için bazen daldan dala konmak zorunda kalıyorum. Dün elime iki adet zarf ulaştı. Posta aldığımda ne kadar sevindiğimi bilen Cezayirli arkadaşlarım da bana postamı teslim etmek üzere ofisten içeri girerken bambaşka bir ruh haline bürünüyorlar. Hatta eğer zarf tombikse içindekini merak edip soruyorlar ne geldi diye. Bu devirde hala çocuk gibi heyecanla posta bekliyor olmam ve arkadaşlarımın devamlı bana yazıyor olması hoşlarına gidiyor. Ben de delicesine mutlu oluyorum. İki satır dahi olsa defalarca ama defalarca okumaktan kendimi alamıyorum. Kelimeler her zaman beni en mutlu eden şeyler olsa da onların uzaktan gelen bir mektuba dönüşen şekli asıllarından daha kıymetli.

Cezayir postası biraz ağır, bu kıtanın insanları gibi aynı. Beş gün önce postaneye ulaşan mektup daha ancak elime geçti. Gidip alabilmek şansım yok bu yüzden kargo teslimatı yapan kişinin getirmesini bekliyorum. Ama Arif Damar'ın söylediği gibi ' İlle görmek için mi beklenir güzel günler, beklemek de güzel.'

Not: Fotoğraflar web'den ve tumblr paylaşım sitesinden alıntıdır. 

6 Ekim 2014 Pazartesi

Bayram, rüya ve kitaplar


 Fotoğraf: Pinterest

Cezayir'de bir bayramı daha geride bıraktık. Sayamayacağım kadar çok burada geçirdiğim bayramlar, saymaya gerek de yok. Burada bayramlar sadece ilk gün öğlen olana kadar bayram gibi oluyor. Sonrasında sanki puff diye o bayram heyecanı sönüyor ve yerine normal bir günü bırakıyor. Bir sabah bayramlaşmalarında giyinip kuşanıp gülümseyerek iniyoruz bayramlaşmanın yapılacağı yere. Büyük bir hüzünden parçalar gibi aslında anı diye çektirdiğimiz fotoğraf kareleri. Hani mutlu zamanları hatırlamak gibi değil de daha çok aileden dostlardan uzak günlerin acısını anmak olacak döndüğümüzde bakarken her birine. 

Cezayir'de bayram hakkında söylenecek çok şey yok. En eğlenceli hatıram sanırım 2007 senesinde, Alger Dar El Beida'daki evimizde sabah kapıdan çıkarken karşılaştığım bahçe girişine asılmış koyundur. Bahçede kesmişler koyunlarını, hatta evlerinde küvette kesenler bile varmış, şehir efsanesi mi bilmiyorum ama burada sıkça konuşulan bir durum. Genelde bayramda her yer kapalı oluyor. Alışveriş merkezleri açık herhalde ama o kalabalığa girmek de pek akıl kârı olmasa gerek. Biz üç kısa günlük tatilimizde bol bol dinlendik. Bahçede keyif yaptık yağmur ve rüzgar el verdiğince. İyi geldi o dinlenme hali, yine de insan tatilde oldukça daha çok tatil yapmayı isteyen acayip bir yaratık. Bir ay da tatil olsa, keşke bir ay daha olsa derim o kadarına eminim.

 Fotoğraf: Pinterest

Fotoğraf: Pinterest

Bu sene bayram tatlısı yemedik. Benim de yapmak içimden gelmedi. Cevizli tarçınlı kek ve gözlememsi bir börek ile geçiştirdik bayramın yeme içme bölümünü. Yaprağım olsaydı dolma sarabilirdim ama o da yoktu. Kesilen kurban'dan kavurma yapmışlar bir heves gittik yemeğe ama o da koyun kokan ve kendini kurban kavurması zanneden kazık gibi bol karabiberli bir et çıktı. Eve dönüp salata üzeri pilav yedim. Kahvaltılarımız yemeklerimizden güzel ve özenliydi. Başbaşa geçirdik günlerimizi eşim ve ben ve tabi kediciğimiz. 

Acayip ama bir o kadar da güzel bir rüya gördüm dün gece. Festival tadında bir yerdeydim. Bir sürü restoranlar, dükkanlar, kitapçılar. Hatta ücretsiz bakan harika bir yeri dahi vardı. İstediğiniz kadar konaklayabiliyorsunuz bu yerde, üstelik bayram eğlencesi tadında sanatçılar bile vardı. Tek kural çıkarken elinizdeki bozuklukları vermek ve doyasıya eğlenmek. Bir de kendimi hint kıyafetleri içerisinde hatırlıyorum. Morlu yeşilli çok güzel kumaşlarla sarmışlardı vücudumu, epey güzel olmuştum. Bir şeylerden kaçıyordum herhalde sonra kendimi hintli birkaç terzinin yanında buluverdim. El çabukluğuyla renkli kumaşlardan üzerime güzel bir elbise diktiler, öyle dolaştım sokaklarda. Ne manaya geliyor bilmiyorum ama hoşuma gitti. 

Kitap meydan okuması zor sorular eşliğinde devam ediyor. Ben de gecikmeli olarak katılıyorum. 

18. gün: Seni hayalkırıklığına uğratan bir kitap deyince düşünüyorum da üzerine çok konuşulan ve çok okunan kitaplar hayal kırıklığı yaratıyor insanda bunu deneyimliyorum. Özel bir kitap seçmem gerekirse de büyük hevesle aldığım Nermin Bezmen'in eşine o öldükten sonra yazdığı kitap diyebilirim. O kadar çok betimleme vardı ki sevmeme rağmen beni boğdu. Duygu yoğunluğundan ve aşkından çok duygu karmaşasını hissettirdi bana ve kasvet bağladı içim. 
 
19. gün: Filmi çekilmiş olan sevdiğin bir kitap için hımmm düşünüyorum. Patrick Suskind'in Koku adlı eseri diyeceğim. O kitabı hevesle okumuştum sevmiştim. Filmde aynı etkiyi pek hissedemedim ama yine de seviyorum, vazgeçemiyorum bir türlü.


20. gün: En sevdiğin aşk romanı, aşk romanları pek okumam diyebilirim. Belki okuduğum romanın içinde bir aşk geçiyorsa öyle okumuş olurum bir aşk hikayesi. Ama eski pembe dizileri seviyorum şu tuhaf isimleri olan. Yazlıkta epeyce var. Birkaç tanesini denizden çıktıktan sonra okumuştum ama çoğunu okumamışımdır. İlginç bir ilerleyişi oluyor ve insanda aşk dolu beklentiler yaratıyor. Bu verdiği hissiyatı kimi zaman seviyorum. Bir başkasını söylemem gerekirse beni en çok etkileyen kitap ise Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk kitabıdır. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim. İçindeki Aşk temasını hep sevmişimdir. 


21. gün: Okuduğunu hatırladığın ilk roman
Çocukluğumdan beri okurum. Ayşegüller ile başlamıştım herhalde kitap tadındaki ilk okumalarıma, belki de öncesi vardır hatırlamıyorum. Roman olarak ilk okuduğumsa dönem ödevi tadında bir görev mahiyetinde okuduğum Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor isimli kitabıydı, beni epey aşan bir kitaptı o zamanlar, biraz zorlanmıştım. Sonra yeniden okuduğumda kendime güldüğümü hatırlıyorum. Çok emin olmasam da aklımda o kalmış ve sonrasında da Sevgili Arsız Ölüm elbette. 


Bu kabı bulduğuma sevindim çünkü o zamanlarda okuduğum Çanlar kimin için çalıyor kitabının kabı böyleydi ve kalın kapalıydı çok net hatırlıyorum. Halamda hala durur, belki bir gün benim kitaplığımda yerini alır. O zaman ilk okuduğum romanı kitaplığımda bulundurma heyecanını tekrar tekrar yaşarım.

Yeni bir yazıda görüşmek dileğiyle.
İyi bayramlar herkese...

15 Eylül 2014 Pazartesi

Poirot'a mektup

                                                       


                                                         15.09.2014

Mr. Hercule Poirot;

Kişisel görüşünüze ihtiyaç duyuyorum. Lütfen bu sabah gördüğüm rüyanın ne anlama gelebileceğini ve olası sonuçlarını benim için açıklığa kavuşturabilir misiniz? Oldukça tuhaf bir rüyaydı ve şöyle başlıyordu;

Ailemin daimi olarak ikamet ettiği İzmitteki evimizin balkonundan uzanarak beyaz bir tekneye biniyorum, gecenin karanlık saatlerinde.  Yanımda ne bir kimlik ne bir pasaport olmaksızın Fransa'ya doğru yol alıyorum. Yanımda bir kaptan, annem ve kuzenim var. Hatta gittiğimiz için arkamızdan neler söyleneceğine dair konuşmalar yapıyoruz yol alırken. Sonrasında daimi bir yalnızlık süreci yaşıyorum, yanımdaki kişiler görüş alanımdan tamamen çıkıyor ve uzun süredir dostum olan biriyle eski bir apartman dairesinin kapısında buluşuyorum. İçeride Cezayir asıllı bir kadın bulunuyor. Onu eter ile bayıltıp eve sokuyorum. Eve şöyle bir göz atıp mutfaktaki dolapları karıştırıyor ve telden yapılmış fincanları çantama koyuyorum. Evin genç ama hüzünlü sahibesi zamansız uyandığında ona ağır bir cisimle vurmak suretiyle oracıkta öldürüyorum. Bir müddet o ufak, karanlık ve rutubet kokulu evde yaşamayı sürdürüyorum. Bir gün genç ve yakışıklı bir polis evde tuhaflık olduğunu sezinleyip kapıyı çalıyor. Onu kibarca eve soktuktan sonra öldürüyor ve mutfakta yanan odun sobasına atıyorum. Bir süre hayatın akışına kapılıp sokakları dolaşıyorum. SOnrasında tuhaf bir istekle yeniden Türkiye'ye dönme planları  yapmaya başlıyorum. O gün için geldiğim tekneyle ve geldiğim kadroyla yeniden denize açılabileceğime dair bir isimsiz mektup alıyorum. Ertesi sabah uyandığımda ve evden çıkmak üzere hazırlanmak için çantama uzandığımda sobanın geniş çekmecesinin açıklığı gözüme çarpıyor. İçinde insan vücudu parçaları buluyorum. Sonrasında görüşüm aydınlanıyor ve dostumu da öldürdüğümü fark ediyorum. Çantasına uzanıyorum cüzdanından paraları ve fotoğrafları alıyorum. İskeleye doğru koşmaya başlıyorum. O esnada hızla ufak dükkanların yanından geçerken öldürdüğüm dostumun suretini başka bir bedende görüyor ve irkiliyorum. İskelede tekneyi tam da açılmak üzereyken yakalıyorum. Benim orada olmamı beklemediklerini yüz ifadelerinden anlayabiliyorum ve bir parça tedirginlikle yol almaya devam ediyorum. Nihayet ülkeye vardığımızda htüm bunlar hiç yaşanmamışçasına bir rahatlık ve huzurla ve elbette ki gülümseyerek insanların arasına karışıyorum.

Lütfen söyleyin çok sevgili Monsieur Poirot;
Sizce bu bir cinayet öngörüsü olabilir mi?
Yahut deliriyor muyum?


                                      Lady Charlotte

Not: Tuhaf bir rüya gördüm ve onu Poirot'ya yazdım. Burada mektubu yazan kişi Lady Charlotte benim takma adım. Belki bu sıra biraz fazla Agatha Christie izliyor olabilirim :)

'Hercule Poirot can't die...'
 

10 Ağustos 2014 Pazar

Dalgalar ve fasulye

Türkiye tatilimizde herhalde en çok denize yakın olduğum için mutlu ve huzurlu hissediyorum. Dilediğimce kokusunu içime çekiyor, fırsat buldukça yakınlarında olmak için çaba gösteriyorum. Denizle iç içe bir yaşam en güzeli!

Fırtınalı ve bol dalgalı bir İzmir havasında çekmiştim alttaki fotoğrafı. Çok harika değil belki ama o anki hislerimi yeniden yaşamama yardım ediyor. Arabadan inip dalganın içine bırakmak istemiştim kendimi. Köpüklere dokunmak en sevdiğim. Sahilde yürürken ufak bir dalga ile bile olsa, denizin minik damlalarıyla beni ıslatmasını hep sevdim.


Tuhaf rüyalar serüvenime sanırım yeniden başladım. Fasulye nasıl yetişir nasıl toplanır hiç bilmem. Toprağı tanımam, bir bahçemiz veya toprağımız hiç olmadı gibip ürün toplayabileceğimiz. Ama seviyorum. Şimdiki aklımla olsa her yaz en azından bir hafta hayata dair daha fazla şey öğrenebilmek adına bir yerlere gider öğrenirdim toprak nasıl ekilir, ekinler nasıl toplanır. Şimdiye dek sadece bir defa üniversitede bir araştırmaya gittiğimde Adana'da pamuk toplamıştım. Bir kaç sefer komşu bahçesinden, erik, kiraz, dut toplamışlığım var hepsi o. Gelelim nereden bu konuyu açtığımda. Geçenlerde rüyamda fasulye toplamaya gitmek için hazırlanıyorken gördüm kendimi. Epey stres olmuştum nasıl yapacağım diye. Neye istinaden bu rüyayı gördüm bilmiyorum, hele anlamı nedir onu hiç bilmiyorum ama fasulyeyi çok severim, belki de canım istedi. Sonrasında biraz araştırdım nasıl yetiştiğine ve nasıl toplandığına baktım. Fasulyelerin dallarda duruşunu çok sevdim. Daha önce enginar tarlası da hiç görmemiştim, o nasıl bir güzellikmiş öyle. Burada bir enginar tarlasına rastladım ve çok mutlu oldum. Yakınına gidip bakamadım ama uzaktan gördüğüm manzara bile ben fazlasıyla mutlu etti. 

fotoğraf: www.yemekevi.tv

Şimdi bazen kendi kendime Türkiye'ye döndüğümde neler yapmak istediğimi planlamaya çalışıyorum. Evet hayat öyle bir şey ki pek plan yapmaya gelmiyor ama en azından hayal ediyorum diyebilirim. Bir marangozdan ağacı işlemeyi, bir bakırcıdan bakırı dövmeyi, komik gelecek belki ama işini severek yapan bir kasaptan etin inceliklerini öğrenmek gibi düşüncelerim var. Hayatın içindeki bu detaylara hakkında daha çok bilgi sahibi olmak istiyorum. Halı dokumak mesela hep yapmak istediğim bir şeydi. Keşke dönem dönem böyle yerler gidebilseymişim zamanında. Belki diyorum ileride çocuklarım yapar onlar öğrenirler ama tabi istemeyebilirler de. Genelde ebeveynler kendi yapamadıklarını çocukları yapsın isterler ve aksi gibi çocuklar pek heves etmezler. Ama hayat bize ne gösterecek bilemiyorum. Umarım hayata benim kadar meraklı bir evladım olur. Onunla ben de pek çok şeyi yeniden öğrenebilirim. 

Öğrenmeyi, hayatımın her döneminde sevdim. Çocukken okula bayılmazdım ama ders kitaplarımı okumayı severdim. Öğretmenlerimi ve onların ağzından çıkan her yeni kelimeyi severdim, dinlerdim heyecanla. Unuttuğumu bilgilerim için bile çok üzülüyorum. Keşke her detayı aklımda tutmayı başarabilseydim. Sanırım günün birinde bir dilek dilemem gerekse hayatıma dair her anı hatırlayabilmeyi dilerdim en ince detayına dek. 

Yaşamak güzel şey. Bir bitkinin yeşerdiğini görmek gerçekten bir mucizeye tanık olmak gibi. Bu anları yaşayınca insan daha iyi anlıyor hayatın kıymetini. Her şeye rağmen yaşayabilmek güzel diyor, hayat o kadar da kötü değil diyor. Binbir mucize var etrafımızda her an, her saniye de yenisi oluyor aslında.

Bir rüyanın getirdikleri işte tüm bunlar. Yeni bir günde yeni heyecanlarla devam ediyor hayat. Bir kedi uyanıyor, bir insan telaşla koşuyor, kimisi okuyor, kimi onarıyor, kimi yazıyor; ama hepsi ayrı bir heyecan. ,

Hayata dair heyecanlarımızın hiç bitmemesini diliyorum. 

10 Nisan 2014 Perşembe

Bahar diyorum ne güzel!

Yaza varmak için yola çıktık valizimizde hayallerle. Günler şu sıra alabildiğine güneşli. Hava ılık, bazen rüzgarlı ama mis kokulu. Kuşlar var mini mini etrafta pır pır uçuşan, onlar da seviniyor besbelli. Toprağa bastık ilk kez geçen hafta iyi geldi.
Yataktan hala zor kalkıyorum sabahları. Ee bir de koynumda, patilerini bana dolamış, minik başını da omzuma koymuş yumuşacık ve sıcacık bir kedi olunca gel de kalk!

Öğlenleri eve koştur koştur gidiyorum çoğu zaman. Gideyim ki penceresini açayım kuzumun, o da kuşlara baksın, havayı koklasın, içine çeksin baharı. Bu sıra buzdolabının üzerine çıkıyor, yeni bir tür oyun gibi. Orada uyanmış buluyorum öğlenleri bazı günler aynı şu şekilde;


O zaman işte mıncırmaktan parçalayacağım diye korkuyorum yumağımı. Onun arkadaşım olmasını, beni sevmesini seviyorum. 


Bu benim yastığım, deniz var içinde bolca ve rüyalarıma da giriyor geceleri o denizin dalgaları. Aşağıdaki de eşim, o da bir fransız edasıyla yanımda:) Yatarken bile eğleniyoruz. Yastıklarım turuncu saçlı canım arkadaşımın ablası  Sevgili Gökçe'den. Diğer güzellikler için blog ve facebook sayfasını ziyaret edebilirsiniz!



Minik sallandoz diyecektim ama pek de minik değil aslında. Onları hayatın içindeki ağır ilerleyişlerine tanık olmayı seviyorum. Temas da etmek istiyorum o minik baloncuklu tenleriyle ama henüz o cesareti bulamadım kendimde, korkuyorum:)


Bulutları çok seviyorum. İsmi Bulut olanlara karşı da sempatim olduğu bir gerçek. Bir zamanlar bulut adında tanıdığım bir çocuk vardı, o zamanlar anaokulundaydım, güzel bir yüzü vardı. Bazen o geliyor aklıma, acaba ne yapıyor? Bulutlar bu şekilde göğü şenlendirdiğinde mutlu oluyorum. Güneş ve göğün maviliği enerji veriyor hücrelerime.


Bazen delicesine kasvet sarıyor ortalığı. İşte o zamanlarda yapmak istediğim şey kitap okumak veya film izlemek oluyor. Oturduğum yerde hayale dalıyorum keşke şurada oluverseydim şimdi diye. Bulunduğum ortam evden ayrı bir yerse ruhum daha çok sıkılıyor sanki. İçinden çıkılmaz bir hal alıyorum. 


Afrika'da olduğumuzun çoğu zaman farkında olmadan geçiriyorum günlerimi. Afrika denilince zihinlerde bambaşka izlenimler oluşuyor ister istemez. Bazen büyük maceralara atılmak istiyorum, bazen sadece bir çantayla yollara düşmek, keşfetmek. Keşke her tatil gününde yeni yerler keşfetme isteğimiz olsaydı da iyileşseydi gördüğümüz her tozlu yolla ruhumuz.


Bahar çiçeklerinin kokusunda bir şey var. Şairin şiiri gibi, insanı delen, geçen. Resme baktıkça görülen farklı suretler gibi aynı, her seferinde yenisini keşfettiğin. O çiçeklerden kendime yatak yapmak istiyorum, böceksiz çimenlerden de yorgan:)Gelinciklerden de yastığım olabilir mi?


Böyle çıldırma anlarımız oluyor kimi zaman. Aslında biz çift olarak göründüğümüzden daha deliyiz ama pek belli etmiyoruz, edemiyoruz. Zaten yeteri kadar dikkat çekiyoruz daha fazlasına gerek yok:) Oysa ahh içimizdekileri bir bilseniz, ev hallerimize bir tanık olsanız bize çok gülerdiniz:) İçimizdeki hala büyümeyen ve hiç de büyümesini istemediğimiz, sevgiyle koruduğumuz çocuğa selam olsun!


Çok şiirsel zamanlar yaşıyorum. Bahar geldi ya ondan herhalde. Her harekete türlü manalar veriyorum olur olmadık. Bir koza değiştirme hali benimkisi. Daha dün mezar taşı olduğu çok bariz bir şekilde belli olan bir taşı, mantardan ev zannettim, kendime güldüm. Demek ki bahar iyice içime işlemiş dedim. Keşke hep böyle olabilsek! 

Diyebileceğim yegane şey iyi ki şairler ve güzel insanlar var...
Ve Bahar diyorum olabildiği kadar güzel!!!

3 Nisan 2014 Perşembe

Abrakadabra



Bir plak gibi dönüyor gökte mavilik 
Sesi aşağıda, çok aşağıda 
Üstünde bir duvarın. 
Duvarsa 
dondurma yiyen bir çocuğun eli sanki 
Taşmış akıyor 
Öpüyor toprağı kanatan nar çiçeklerini. 

Öpülüyorum bembeyaz çimlerinde yalnızlığımın 
Sonsuzluk yarın. 

                     Edip Cansever


Bu günlerde bir çağla badem düşünüyorum renkli kaselerde buz gibi. Kütür kütür yemeliyim, herkes duymalı sesini diyorum içtenlikle. Bir de böyle ahşap bir salıncak düşlüyorum, gözlerimi göğe dikip özgürce sallanacağım. Bir buluta göndermeler yapacağım, bir ot tanesi ile gıdıklanıp, bir uç uç böceğinin tenimde yürüyüşüyle gülümseyeceğim ahşap bir salıncak. 


Belki deniz kıyısında otursam bu kadar çok düşünmezdim. Sadece dalgalara bakar dalar giderdim öylesine. Havalar yine çok acayip, bir yağışlı, bir yakıcı. Ne zaman güneşi görsem çimlere uzanmak geliyor içimden. İki keçi iki de koyun var kampta, henüz keçileri göremesem de varlıklarına sevindim. Böyle şirin şirin bakıyorlar insanın gözünün içine. Yine de ne düşünürsem düşüneyim denizden öteye gitmiyor işte!


Şöyle renkli vazolarda çiçeklerim olsun istiyorum bir de çok. Bahar geliyor ya hep kır çiçekleri var aklımda. O mini mini duruşlarıyla evimi, ruhumu güzelleştirseler keşke. Bir çiçek işte alt tarafı ama yok. Ne yakında ne de uzanabileceğim kadar uzakta. Kitaplarıma sarılıyorum bol bol. Kokluyorum mis kokulu kurabiyelerimden birini, iyi geliyor ohhh çekiyorum. 


Bir de şiir okuyorum bu sıra. Özlemişim. Pek fazla açmışız arayı, neredeyse küsmüş dizeler bana diyeceğim, o kadar yani. Arada yazıyorum da, bakalım ne zaman düzelecek aramız. Şimdilerde şiir yazıyorum diye herkes pek şaşkın, oysa kendimi yeniden bulma halindeyim, sadece haber vermeden geldim hepsi o!!!

Yarın tatil. Belki biraz boyama, kesme, biçme yaparım, belki de mis kokulu yemeklere ve tozlu sayfalara gider pembe ojeli ellerim. Neyse ki ruhum hala renkli. Pek siyahlara dönesim yok bu sıra, seviniyorum. Artık yaz gelecek ve suya dokunabileceğim...

Sonra da abrakadabraaaaaa belki de sihirli bir şeyler olur kim bilir!

18 Mart 2014 Salı

Olmak istediğim yer


Hiç uyanmak istemediğim bir rüyanın tam de en can alıcı kısmında alarmın iç gıcıklayıcı sesine uyandım dün sabah. Güzel bir sabahtı, kuş sesleri penceremin tam da önündeydi adeta. Kedim bile heyecanlanıp camdan dışarı dikmiş gözlerini, sonradan fark ettim.

Sabahları güneşli ve kuş cıvıltılarıyla dolu bir güne uyandığımda heyecanlanıyorum güne katılmak için ben de aynı bir ev hayvanı gibi. Oysa dün beni heyecanlandıran asıl şey rüyamın gerçekliğiydi ve hala orada olduğumu hissetmek. 

Herkes için değil elbette, sadece mutlu çocukluğu olanlar için kıymetlidir o günlere dair anılar. O yüzden büyüdüğüm ev her zaman benim için özel olmuştur. Çok ağlamıştım taşındığımızda. Pek çok kereler o eski evimizin kapısına gitmiştim oyun bittiğinde akşam vakitleri. Oraya bizden sonra taşınanları hep kıskandım, bizim bıraktığımız gibi dursun her yeri istedim içten içe. Çocuğum ya işte, eve gitmez; evimizin yeni sahiplerine uğrardım su istemek için, yan gözle de içeriye bakar dururdum. Duvarda kocaman bir sonbahar resmi vardı, salonda. Hala merak ediyorum acaba duruyor mu şu anda da diye. Kokusu vardı kendine has ve ruhu vardı sanki yaşayan bizimle.

O evdeydim işte dün sabah yeniden. Bir bir gezdim tüm odaları. Pek çok şeyi unutsam da günden güne; oraya ait çoğu detay hep aklımda. Neden? O minik mutfak, salonda yanan soba, banyonun önündeki pembe lamba, sokağa bakan soğuk odamız...

Hiç istemedim çıkıp gitmek oradan. Kendi kendime bir gün bu evi alacağım diye geçirirdim içimden. Bazen hala düşünüyorum. Keşke çocukluğumuzu geçirdiğimiz evler öylece kalabilse. Soluk almak istediğimizde gidip kapısını açıp kendimizle kalabileceğimiz bir yer gibi, dursa, hayatın tam da ortasında. 

Belki de ben fazla bağlıyım anılarıma, bilmiyorum neden böyle. Hatırlamadığım detaylar için bugün öyle üzülüyorum ki. Çünkü biliyorum yarın oraya adımımı atsam ve bıraktığım gibi bulsam nehirler kadar çok ağlayacağım. Belki duvar kağıdını bile severim, kim bilir. 

O çok fazla oturmadığımız, ince sokağa bakan dar balkonda durup bakmak istiyorum geçmişten, bugünüme doğru. Geleceği bilmeme gerek yok şimdi. Sadece dinlenmek istiyorum anılarımda!


Odamdaki tütün rengi ahşap yatağın, kurbağa yeşili kadife kumaşında uzanmak istiyorum biraz. Gizliden soğuk odamıza dalıp içinde her gün yeni şeyler keşfetmeye doyamadığım karton kutuları karıştırmak istiyorum kahkahalarla. Arkadaşlarım beni çağırsınlar oynamaya bağıra bağıra, sonra bakkaldan biraz çekirdek alsam belki bir de gazoz, köpür köpür leblebisi de yanında. Her yerim kir toz olana kadar oynasam sokaklarda düşe kalka. Sonra mis gibi yemek kokan evimize giriversem muzipçe gülümseyerek. Annemin nefis köftelerini bir bir tıkıştırsam ağzıma ketçaba bana bana. Hani gittim farz ettik ya o günlere, o zaman dedem de gelsin yanıma, dizine oturtsun ki beni dinleyeyim onu can kulağıyla. Babaannem belki sabaha börek yapar getirir kıyamaz ki o bana. Hem ertesi gün belki de anneanneme giderim elime hala her gün ofise gelirken yaptığım gibi kocaman bir torba alıp da, içine yanımda olmasını istediğim her şeyi doldurarak.

Keşke güzel rüyalar hiç bitmek zorunda olmasa...

Keşke camcılar, dünyayı daha güzel görebilmemizi sağlayan camlar taksalar evlerimizin pencerelerine,

ve keşke masallara her gün yeniden inansak!

16 Mart 2014 Pazar

Pazar notları


Yazmak içten gelmeyince kelimeler de küsüyor tabi ister istemez. Bu yüzden aslında en güzeli durmaksızın yazmak, yazacak bir şey olmadığına inandığın zamanlarda dahi. Veyahut en yakıcı anlarda acı çekerek yazmak gerekiyor, ağlayarak; kelimelerinin anlamlarını yitirdiklerini düşündüğünde bile yazmakta direnmek gerekiyor, bugün bunu anladım.

Yürürken içime çektiğim sisin kokusu her yanımı sarmış gibi sanki. Dışarı atmak istediğim çok şey biriktiriyorum içimde. Bu sıra yine şiirler iyi geliyor, başka bir dünyanın varlığına inandırıyorlar beni. 

Burada hayat hep aynı, hatta öyle aynı ki bazen üzerimdeki kıyafetlerden anlıyorum farklı bir gün yaşadığımı. Bir bahar gelse belki ben de yol alacağım kendi içimde. Kırık dökük bir hayatta düşüncelerimin dağılmasından çok sıkıldım. Hele ki masallardaki kahramanlar da ölünce ötesine inanamıyor ki insan. Bir küçük prens gitti dünyadan, şimdi daha iyi bir yer oldu yaşadığımız yer birilerine göre. Ahh o insanlar irin sarmış sanki hücrelerini.  Delicesine bir melodram yaşıyoruz! Delirmemek için deliliği yaşıyoruz adeta...


Bahar gelse de tüm yollar denize çıksa keşke. Kokusunu bile öyle çok özledim ki. Burada bir başka kokuyor deniz, daha az tadı var sanki ve daha az iyot kokuyor. Yine de saçlarımdan damlayan o tuzu yalamak ve güneşe vermek istiyorum tenimi, sessizce.


Yazmaya başlayalı tam 6 sene olmuş meğer, dolmuş hatta iki gün önce. Bir türlü aklımda tutmayı başaramamışım o günü yine. Olsun! İlk geldiğim yıllarda daha blog'un ne olduğunu bile kavrayamadan yazmaya koyulmuştum. İyi ki diyorum şimdi iyi ki girmişim bu yola. Ne büyük mutluluk!

Anneannemin doğum günüydü 12'si. 89 yaşını doldurdu. Kocaman bir ömür, geride bıraktığı binlerce anısı ve yaşayacakları. Her birine ben sahip çıkmak istiyorum ama olmuyor. Hala ellerine bakıp haline şaşırması dokunuyor en çok içime. İnanamıyor ki bu yaşta olduğuna. Ben de ne zaman ellerime baksam onu görüyorum sanki ellerimde, sonra da annemi. Ben de inanamıyorum çoğu zaman 30'larımda olduğuma. Zamanı içip bitirdim sanki.

Ayın 13'ü dedemin ölüm yıl dönümüydü. Balıklı, rakılı, ananaslı, radyolu, denizli, traş losyonu kokulu, kaktüs sulu, incir sütlü, işkembe çorbalı, ekmek kadayıflı anılarım toplandı yine bir araya. Dizinde gülümseyerek oturan o sarışın minik kız çocuğuyum  sanki hala. Ne zaman misafirliğe gitsem kapıların ardına saklanmak isteyen. Ben ölünce nasıl anılar bırakacağım ardımda acaba? Ne kokacak, ne tat verecek bıraktıklarım? Benden ne kalacak geriye?

Şimdi herkese pazar bugün, bir bana salı sanki. Çünkü ne kalabalık sofralar ne lezzetli kahvaltılar ile başladık güne. Ilık bir çay, birkaç dilim peynir ve zeytin vardı tabağımda. Şu türk kahvesi de olmasa?

Hadi bakalım şimdi ucundan kıyısından günü yakalamak lazım! Şu pencereden gördüğüm çimene atasım var kendimi ama zamanı değil henüz...Bekliyorum, durdum!

16 Şubat 2014 Pazar

Pazar notları

Pazarları yazmak çoğu zaman iç gıcıklayıcı oluyor, bazende sayfalarca yazmak istiyorum durmadan. Güzel havalarda pazarları daha çok seviyorum. Yine de burada diğer günlerden bir farkı olmaması ona haksızlık oluyormuş hissi uyandırıyor bende. Ne de olsa pazar günlerinin de kendine has ayrı bir güzelliği olmalı!

Rutin hayata adım attık atalı yine bir uyku peydah oldu üzerime. Sanki günlerce uyuyabilirmişim gibi hasret çekiyorum kendisine. Hava güzel ya da kasvetli, pek de mühim değil, uyku her daim benimle. Türkiye'de ise hep tam tersini yaşadım. Geç yatıp erken kalkmak favorimdi. Ne kadar zamandan tasarruf edersem o kadar kazanırım hesabı.


Güneşli sabahlarda ofise inerken beni kocaman bulutlar, yemyeşil bir tepe ve karşıdaki iki kardeş ağaç selamlıyor. Günaydın diyorlar ilk onlar. Ohh çekiyorum içimden o yemyeşil otlara uzanmak ne harika olurdu şimdi.


Sonra ofise varınca hemen kocaman bir çay söylüyorum. Tabi şöyle buram buram bergamot kokmuyor ama olsun. Bazen dayanamayıp kruvasan da yiyorum evet. Henüz minik kutularda kahvaltı getirme moduna giremedim. Bir iki güne ufak peynirler, tombuk zeytinler, biberler doğramaya başlarım.


Öğleye yakın Türkiye'den geleli çok da olmadığından anılarla vakit geçiriyorum biraz. Anılar öğle açlığında hep yemeklerden ibaret gibi geliyor sanki. Birine elimi uzatıp alabilsem keşke diyorum. Bazen ağzım bile sulanıyor fotoğraflara bakarken. 


Sonra öğle arasına 5 dk kala dışarı atıyorum kendimi hava bugünkü gibi güzelse. Birkaç fotoğraf çekiyorum, biraz etraftaki çiçeklerle konuşuyorum. Havayı kokluyor, bulutları yokluyorum acaba nerede ne yapıyorlar diye. 


Yemekten sonra eve genelde uğruyorum. Hem biraz kediciği seviyorum, böylelikle tüm gün yalnız kalmamış da oluyor. Fırsattan istifade de bahçede sevimli fotoğraflar çekiyorum kendimce. Ufak mutluluklar yakalayabilmek adına elbette. Kaçamak bir sigara da yakıyorum bazen çimenlere ayaklarımı basıp.


Akşam üstleri mesai bitiminde eve giderken yemekhaneye uğrayıp akşam menüsünü kontrol etmeyi ihmal etmiyorum. Güzel bir şey yoksa eve varana kadar ne pişirsem diye planlar yapıyorum. Ne zaman yemekhaneye uğrasam ekmekçi ekmek getirmiş oluyor. Off o pufur pufur ekmekler nasıl da cezbediyorlar insanı. Tavada bile ısıtsan tadına doyulmuyor bu ekmeklerin. Üzerinde irmik tarzında bir katman olduğundan eşim pek sevmiyor ama mangal yapılınca falan içine et tavuk köfteyle muhteşem ikili olduklarını inkar da etmiyor. Ben içine peynir ve sucuk koymayı da seviyorum. 


Bazen iş çıkışı market alışverişine falan gidersek ihtiyaca göre manavımıza da uğruyoruz. Artık çilek de var, o yüzden manava gitme ihtiyacı daha çok oluyor:) Tam da karşısında minik bir ev var. Evin bu çiçekli seramiklerini seviyorum. Bir dahakine uzaktan görüntüsünü de çekeceğim. Bu sefer fotoğraf çekerken evin sahibesi olduğunu düşündüğüm genç bayan parmaklıkların ardından baktı bize. Selam verdik gülümseyerek. Bir an tepki verecek diye korkmadım da değil hani. Neyse ki bir şey demedi. Zaten amaç sadece çiçeklerle yakın olmaktı hepsi o!


Market dönüşlerinde yerleştirme telaşı insanı yoruyor. E bir de o kadar yol geliyoruz biraz dağılıyoruz haliyle. Sonrasında çayımı veya kahvemi alıp kitap okumak istiyorum ama durum daha çok aşağıdaki gibi oluyor. Yine de severek aldığım kitaplarımın hepsini bir dahaki tatil zamanına kadar okuyup bitirmeliyim!


Uyuklamak son zamanlarda sıkça yapar olduğum bir şey. Hele geçenlerde ofiste gözümü bir kapatmışım ki kapı açılınca dehşetle yerimden fırladım. İçim geçmiş. Oysa mis gibi güneş nasıl da gözlerime vuruyor da sıcacık. O an çimenlerde uzandığımı hayal etmiştim. Kendimi o güzel havada ofiste bulmak pek de iç açıcı değildi doğrusu. 

Bu bahar tadında sıcak ve bol çiçekli zamanların hemen geçmemesini diliyorum gönülden. Bahar'a bu kadar yaklaşmışken yeniden kışa teslim olmak fikri bile içimi üşütüyor. 

Mutlu bir hafta olsun hepimiz için!