yeniyıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yeniyıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2014 Pazar

10 günün sonunda, bir pazar günü


Fotoğraf: Tumblr

Her ne kadar kafaya takmamaya çalışsam da şu sayfanın kenarındaki arşiv kısmında bu aya reva görülen yazı sayısını görünce üzülüyorum. Oysa başlangıçta güzel ilerlediğimi düşünerek sevinmiştim. Neden böyle olduğunu anlamaya çalışsam da bir yere varamıyorum ne yazık ki. Yazmak böyle bir şey işte, kimi zaman tam manasıyla deli işi. Belki de pek çok şekilde yazmaya çalışmamdan kaynaklanıyordur. Yada bazen kelimeleri buraya uygun bulmadığımdan. 

10 gün geçti yazmayalı. Ama bu on gün sanki daha dün gibi. Hani şu an herşeye kaldığım yerden devam ediyor hissine kapıldığım gibi tam da. Verdiği sözleri tutmayan bir insan hiç olmadım. Bu yüzden blog adına her söylediğim kelime ona ihanet gibi geliyor böyle zamanlarda. Yine de anlayacağı fikrine sığınıyorum. 

Yazmak için özel bir alana veya bir köşeye ihtiyaç duyanlardanım. Güne ayak uydurup deniz kenarında, bir kafede veya başka bir evde yazabiliyorum ama mutlaka beni ona iten bir sebep arıyorum. Son zamanlarda hep aynı günü yaşıyor gibi hissediyorum. Bu yüzden yazmadığıma inanıyorum. Çünkü şu son 10 gün aslında benim için hiç geçmedi. Elbette ki şükrediyorum. Hala sağlıklı olup nefes alabildiğim için, göz kırpışlarım kadar çok şükrediyorum artık. Sanırım yaş ile ilgili bir durum bu. Eskiden bilmezdim bunu. Burada olabilmek güzel, burada, bu uzak coğrafyada güzel anılarım var benim. Yine de artık günler kimi zaman içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Beni sürekli geren insanlar var etrafımda, bir yay gibiyim adeta. Çoğu zamanda sıkılıyorum. Sıkıntı sanki doğarken kazanılan bir şeymiş gibi geliyor bana şimdilerde. 

Bugün pazardı. O da geçti gitti çabucak. Yarın pazartesi ve ardından salı. En çok perşembeleri seviyorum ben. O günün kendine has sakinliğini seviyorum. İçimdeki tek sendrom Türkiye şu sıra. Hem deli gibi oraya varmak hem de çılgınca ondan uzaklaşmak istiyorum. Çok acayip bir his. Burada herşeyin çok uzağında olmaya fena alışmışım! 

 Fotoğraf: Deviantart 

Pazar günlerine en yakıştırdığım şey yürümek, böyle sisli bir tarlanın ortasında, uzaktaki en büyük ağaca kadar yürümek istiyorum. Tenha yollarda yürümek iyidir, doğayla bütünleşip, dinleyerek yürümek güzeldir. Yazları ise o yolların sonu denize varınca anlamlanır. 

Her geçen gün kedimin hayatımdaki yeri için de şükrediyorum. O buradaki en yakın dostum, arkadaşım. Çoğu zaman beni anlarcasına elimi tutuyor, onunla ısınıyorum yeni gelen güne. Yazacak hala çok kelimem olduğu için şanslıyım. Bakalım yeni gelen gün ne getirecek. Umuyorum ki güzelliklerle gelecek, tıpkı unutmayı hiç istemediğimiz o güzel hikayeler gibi. 

Yakında yine yazarım. Cezayir'i yazarım biraz, ne zamandır yazmadım. Burası bir şehirden daha fazlası...

Ve kendime not:

 Ben de aynı onlar gibiyim aslında bir yerden bakıldığında, tıpkı o sevmediğim insanlar gibiyim!

 Ama her şekilde nereden bakılırsa bakılsın denize kıyısı olmayan insanları da sevemiyorum!

21 Nisan 2014 Pazartesi

Detaylar; Versailles

Güneşli bir gün eşlik ediyor bana ve kağıtlarımı bırakıp bilgisayarda yazmaya başlıyorum birden. Yazmak her zaman güzel ama güneşli günlerde daha da güzel. Bahar artık gitmez diye düşünüp seviniyorum. İyi geliyor havanın temiz kokusu ve bahçede oynayan iki küçük keçi de çok güzel, mutlu ediyor insanı sebepsizce.

Versailles detaylarından önce yazmak istediğim şeyler vardı aslında ama başka şeyler araya girince ertelemem gerekti. Şimdi bu güzel detaylarda biraz oyalanalım ve sonra yeni yazılarda buluşalım, bahar dolu olsun.


Altın ile demirin bu ihtişamlı uyumu beni çok etkiliyor. Çiçekler, yüzler, melekler, çocuklar, armalar, oklar ve daha niceleri sanki her daim orada kalmaya davet ediyor sizi. Alice'in büyülü dünyası gibi, girince çıkamıyorsunuz!


Onca itiş kakış arasında bu kapıyı fotoğraflamanın ne denli zor olduğundan bahsetmeye kalksam size lüzumsuz gelebilir. O anı yaşamadan inandırmak güç! Bu melek figürlü kapıyı çok sevdim. Bolca dokundum, ince detaylarını hissettim. Böyle heybetli görüntüsünün yanında epey narin bir kapıydı aslında.


Bu da bir merdiven tokmağı. Belki de adına başka bir şey deniyordur, bilemiyorum. Ona da dokunmadan geçemedim. Ellerim kirlenir, bir sürü insan dokunuyor, kötü kokuyor gibi takıntılarla dokunmayan insanlar gördüm. O anda böyle şeyler aklımın ucuna dahi gelmedi. Sadece işin dokunma kısmında hissettiğim tek şey Mary Antoinette'in de dokunduğu oldu:)


Açıkçası evimin böyle sanat dolu olmasını dilerdim. Tavandaki köşelerde minik melekler dans ederek şarkı söylesin, çiçekler, güller dört bir yana dağılsın isterdim. Sanırım yazmak için bana daha çok neden vermiş olurlardı. 


Bu da üzerinde taçların sergilendiği bir masanın alt kenarının detayı. İfadeler nedense hep hüzünlü, kızgın veya kırgın. Doyasıya gülen bir yüz görmediğime eminim. Ama değiyor inanın, fotoğraflara baktıkça her bir kareye değdi diyor insan.


Bunlarda sık sık etrafı ve bahçeyi kolaçan ettiğim pencerelerin kolları. Ahh o çiçekler ve o renk ve o kabartma doku. Neden hep benden öncekileri hayal edip duruyorum? Dili olsa da konuşsa derler ya ben en çok bu pencerenin konuşmasını dilerdim herhalde. 


Bu da pencerenin hemen yanındaki perde tutacağıydı. Orada öyle duruyordu işte, tarihi anlatıyordu, masal değil diyordu, sevdim onu çok!


Ve kadınlar... Bu damla şamdanları tutan zarif kadınlar. Boydan boya sıralı, parlak ve ağır. Olabildiğince naif, çoğunlukla sert ve mağrur. Üzerlerine yazılacak pek çok hikaye vardır eminim bir yerlerde. Kocaman yumuşak kağıtlara her santimetresini çizmek isterdim oradaki sevdiğim her detayın.

Görmek, yenilenmek demek. Burayı ve hissettirdiklerini seviyorum. 

Mutlu kalın.

16 Nisan 2014 Çarşamba

Bir masalın yeryüzündeki yansıması: Versailles Sarayı, Paris

Uzun zamandır bu yazı için hazırlık yapıyordum fakat bir türlü tamamlayamamıştım. Pek çok şeyi bir arada yapmaya çalıştığım için bazen hepsi yarım yamalak kalıyor ne yazık ki. Bu sıra havalar pek güzel Cezayir'de. Bahar geldi artık. Bundan sonra da böyle devam edecek diyorlar ya nasıl da mutlu oluyorum. 

Bahar zamanlarında sıkça Paris'i düşünüyorum. Özellikle de foto bloglarda sıkça görüyorum Paris manzaralarını. Bu yüzden hep çoğalıyor özlemim. 

Versailles gerçekten muhteşem bir yer. Yalnız yılbaşı zamanı olduğu için çok iyi şey söyleyemeyeceğim. Bahar ayında orada olup sadece yemyeşil çimenlerinde kitap okumak için gidilebilir. Şu sıra öyle bir hayalim var nedense. Paris'te olsam oraya gitmeyi tercih ederdim herhalde boş zamanlarımda, bir de Louvre'da yatar kalkardım herhalde. 

Versailles öyle merkezde bir yerde değil. Disneyland ile Versailles arasında seçim yapmak zorunda kaldık biz. İkisi de ayrı uçlardaydı. Biz kış olduğu için disneyland'ı tercih etmedik. Bir de teyzem sıkı sıkı tembihlemişti Versailles'i mutlaka göre diye. Onlar da Paris gezilerinde Disneyland'a gidip Versailles'a zaman bulamamışlardı.


Sanırım tren yolculuğumuz 40 dk sürmüştü. Zaman geçtiği için bazı detayları hatırlamıyorum. Not aldığım yerlerde var aslında ama bulamıyorum. Metro veya hızlı tren değil bu ulaşım aracı, normal bir tren. Ayrıca trenle yolculuk yapmak da ayrıca zevkli Paris'te. 

Müze kartımız ve metro kartlarımız bize Paris'te ilaç gibi geldi. Çoğu yere beklemeden girdik. Yalnız Versailles ve Eiffel için geçerli değillerdi. Eiffel de pek beklemesek de Versailles sarayının bahçesinde tam bir buçuk saat bekledik. Eğlendik beklerken ama olsun yine de fazlaydı.



Bu manzaraları saraya giderken gördük. Zaten Paris'te her yer bence başlıbaşına bir güzellik. Nereyi anlatıp tarif etmeye kalksam, diğer yer bana küsüyor gibi hissediyorum. Hepsinin insanda bıraktığı his başka ve büyüleyici. 


Girişteki o altın detaylar insanı çok etkiliyor. Bir masa girsem ancak bu kadar heyecana kapılırdım sanırım. Her bir parçasına dokunmak da büyük mutluluk bana kalırsa. Ellerimi duvarlara, resimlere, girinti çıkıntılara sürüp, havayı bol bol içime çekip durdum. Böyle acayip huylarım var işte benim!



Sanırım yılan şeklinde kıvrılmış 5 parçalık bir sıra bekledik. Uzunlukta epeyce vardı. O sırada leziz brioche'lardan yemeyi ihmal etmedim. Böyle durumlar için yanınızda yiyip içecek bir şeyler taşımak harika oluyor. İçeri girer girmez de soluğu tuvalette aldık. Orada da bir kuyruk bekleme durumu yaşadık ne yazık ki.  




Bu geniş salon beni çok etkiledi. İçeri girilmiyordu kapısında kocaman zincirler vardı ama insanların üzerine çıkmak suretiyle bu kadar fotoğraflayabildim. Zaten Versailles'te en üzüldüğüm durum kalabalık olmasıydı. Gittiğime pişman olmadım ama tat da alamadım. Aşağıda göreceksiniz.


Bu anahtar bir harikaydı. Versailles sarayının anahtarıymış. Detaylar hakkında bilgi edinmek isterseniz web sayfasını ziyaret edebilirsiniz. Bu anahtar diğer güzelliklerin yanında devede kulak kaldı elbette.


Ben bu heykellerin de hikayesini çok merak ediyorum hala açıkçası. Çok ilgimi çekenlerden bir tanesiydi. 


Her şeyde yüklüce bir zerafet hakimdi; ışıklarda bile!


Bu kapının ardında ne olduğu da hala merak konusu!


Burası da kapalı olan alanlardan biriydi. Daha kim bilir ziyarete açılmayan ne kadar çok yer vardır sarayda. Saray kelimesinin bile içi nasıl dolu dolu. Bir sarayda yaşamak nasıl bir duygu olabilir acaba? Neye benzer? Hangi kelimelerle tarif edilebilir. Bahçeleri gördükten sonra orada uzun seneler geçirebileceğime kanaat getirdim.


Versailles ihtişamın diğer adı!


O duvarlara bakmak inanılmazdı. Nasıl yapılmış o resimler. O detaylar nasıl da harikaydı. Nereye bakacağını şaşırıyor ki insan. Her bir yönde ayrı bir güzellik. Kalabalıktan göremediğim çok şey de oldu elbette. Bir de zaman geçtikçe insan bazı detayları unutuyor ya en çok ona üzülüyorum. Keşke hafızamızda her şey ilk günlerindeki gibi kalabilse!



Yatak odaları akla ziyan diye tabir edilebilecek gibiydi. Beni çok boğardı böyle odalarda uyumak ve uyanmak sanırım. Hele yatakları çevreleyen perdeler bende tabut izlenimi uyandırır daima. O yüzden en bana göre olmayan kısmı yataklarıydı diyebilirim. 


İşte kalabalığın bir kısmı. Burası harika bir yerdi. Ama öyle bir izdiham vardı ki! Abartmıyorum, ezilenler var diye haberlere çıkabilirdik. Ben bir ara o kadar umutsuzluğa düştüm ki pencereleri kontrol ettim, acaba ne kadar yükseklik var atlayabilir miyim diye? Paris'te ve özellikle de Versailles gibi bir yerde böyle bir muameleyle karşılaşacağımı anlatsalar inanmazdım. Lütfen siz inanın! Bana kalırsa yeni yıl zamanı böyle yerleri gezmek için iyi bir zamanlama değil. 


Bu da kralın odası sanıyorum. Yine boğucu bir havası var. Ama ahh o perdeler ne harikalar! Onlara dokunamadım ne yazık ki, o sırada nefes almaya çalışıyordum. Bu fotoğrafı da eve gelince fark ettim. O an can derdine düştüğümden etrafıma bakmayı ihmal etmişim.


Beni en çok etkileyen duvar işlemelerinden biri bu.



Bu tablo da en sevdiklerim arasında. Taç giyme törenini anlatıyor. Kıyafetler yine bir harika!Bana tüm bunlar hiç yaşanmamış gibi geliyor, sanki hepsi bir masaldan alınma gibi. 


Sanırım hayatımda daha önce Versailles sarayının bahçesi kadar büyük bir bahçe görmedim ben. Hava kararmaya yüz tutmuştu gezmeye başladığımızda. Ama gördüklerimiz yetti. Hep orada Mary Antoinette'in yürüdüğünü, koştuğunu hayal ettim ben niyeyse. Epey andık Mary Antoinette'i. Akıl almaz derecede büyüktü. İki yanında devasa ormanlar vardı bu bahçenin. Yani fotoğrafta gördüğünüz kadar sanmayasınız!


Bu da sonunu gösteren bir fotoğraf kesinlikle değil!

Bu bahçenin sağ kısmında trenle gidilebilen ve Mary Antoinette için yapılan Küçük Saray var. Biz saati kaçırdığımız için gidemedik. Bir dahaki için bahanemiz olsun! Sağdaki ormanlık alanlar biraz daha seçilebiliyor burada. Kaybolsam ne yapardım orada bilemiyorum. Ürkütücüydü de elbette. Ama o yorgunluğumu unutamıyorum. Dönüş yolunda yere çökmüştüm. Ve anlatmak istediğim bir detay da hava kararmasına rağmen bahçede bir tek ışık olmamasıydı. Dönerken cep telefonlarımızın ışıklarından faydalandık. Bu korkmamızda bir etkendir tabi. Sarayın içinde ışıklandırma vardı. Ama böyle büyük bir sarayda bahçede neden aydınlatma yok hala merak ediyorum ben!




Bu orta havuzun detaylarını da çok sevmiştim. Baktıkça oradaki zamanlar aklıma düşüyor, seviniyorum. İyi ki de gidip görmüşüz ve umarım yakın zamanda yeniden gitme imkanı buluruz. Bu sefer sindirerek gezmek, çimenlerinde telaşsız oturmak ve zamanın içinde sürüklenmek istiyorum.




Karanlığın içinde parlaması da bu dehşet güzellikteki saraya farklı bir anlam katıyor. Hala merak ettiğim pek çok yeri var.



Bu da en sevdiğim fotoğraflarımızdan. Bir ihtişamı ışık kadar iyi anlatabilecek başka da bir şey yok herhalde. 


O kadar yorulmuştuk ki yerlerde süründük bir süre. Ama eğlendik. Sonrasında sakince durmak iyi geldi. Yorulduktan sonra gidip otele yattık sanmayın. Paris sokaklarında eğlence son hız devam etti. Programımızdan geri kalmamak uğruna nasıl yorulduk bir anlatabilsem. Her bir dakikasına değdi. 


Bu arada merak edenler için bir detay da  vereyim. Tripodu taşıdık ama içeri sokmak yasaktı bu yüzden kapıda teslim ettik. Olsun yine de sonrasında işe yaradı. Hem zaten ben taşımaya alışkınım:) Zaten kendimize bile içeride zor yer bulurken tripodu almamaları yerinde bir karar olmuş :)

Versailles'i mutlaka görün diyorum. Bir masalın içinde hissedeceksiniz kendinizi. Bahar zamanında gidin demek istiyorum. O zaman hem daha sakin gezer hem de keyfine varırsınız oradaki zamanınızın.

Bir sonraki yazımda Versailles'teki bazı detayları paylaşacağım. Ayırdığım tüm fotoğraflar bu kadar değildi :)

7 Ocak 2014 Salı

Yılın ilk yazısı yeni yıl gecemizden olsun


Yeni bir yıla giriş yaptık da bir hafta geçti bile. Zaman su gibi... Şimdiye kadar her şey aynı tempoda devam ediyor burada. Kediciğimiz yine dolap kedisi modunda gündüz uykularını uyuyor. Biz de işten eve, evden işe şeklindeki rutin hayatımızın içinde debeleniyoruz. Havalar bir sıcak bir soğuk ve fırtınalı. Mesela bugün bahar gibi bir gün yaşıyoruz. Öğlen yemek sonrası bahçede kahve bile içtik, pek hoşumuza gitti. Şubat ve mart ayları soğuk olur, nisanda da deli yağmurlar başlar, sonrası rahat. Ocak 15 itibari ile Türkiye'ye izin için gideceğiz. Heyecan şimdiden başladı. Tatil hızlıca da geçse yine de orada olmak bize iyi gelecek. 


Yeni yıl akşamı arkadaşlarımızla lokalde bir eğlence düzenleyelim dedik. Bayanlar mezeleri yaptılar beyler de mangal görevini üstlendiler. Epey acıktığımızdan hemen yemeğe yumulduk ama çoğu şey kaldı. Yine de keyifli bir akşam geçirdik elbette. Ben fotoğraftaki sırasıyla haydari, humus, eşimin isteği üzerine acuka yaptım. En sondaki acılı ezmeyi ise eşim yaptı. Ezme ve haydari benim favorimdi diyebilirim. Rakı'nın yanında roka salatası da olsaydı işte o zaman her şey tamamlanmış olacaktı. O keyfi de tatile saklıyoruz artık. 


Masamız böyle dolu doluydu. En baştaki pembe kabak kabını hoş görünüz lütfen. Telaştan onu kaldırmayı unutmuşum masayı fotoğraflarken. O kabakları sosladık ve mangalda pişirdik. Tavsiye ederim gayet güzel oluyor. Oradaki fasulye salatası ve havuç salatası da arkadaşım duygu'nun marifeti. Her şey gayet lezizdi.


Süslerimizi pek sevdik. Yanar dönerli 2014 yazılı ışığımız bile vardı. Balonlar gecenin sonunda bir bir patladı ama şapkalarımızı takıp epey eğlendik. 


 Benim çizmeli kedime şapkası çok yakıştı bence...


Soframızın kalabalık olması ayrıca güzeldi elbette. Diğer şantiyeden arkadaşımız Tamer, eşi Lin ve minik sevimli kızları Deniz'de bizimleydi o akşam. Kalabalık sofralar her zaman güzel hissettiriyor insana, özellikle de böyle özel günlerde. 


Biz de şapkalarımızla bir yeni yıl hatırası fotoğrafı çektirdik, ilerde bu günlerimizin anısına evimizde çerçeveleyip asarız inşallah. 


Bu da gecenin ilerleyen saatlerinde yılbaşı için alınan pofidik süsleri kafasına takan ben :)


Ama bence asıl bomba fotoğraf budur:) Eşim renkli ışıklarla dans ederken...

Yeni yıl bu fotoğraflar kadar güzel, eğlenceli olsun, sağlıklı, huzurlu, mutlu bir yıl olsun...