20 Kasım 2020 Cuma

Cezayir ve pandemi



Cezayir maceramıza ara vereli aylar oldu ve bazen sanki dün gibi bazense sanki ikinci uzun seferimiz hiç olmamış gibi. İnsan uzun süre bir yerde kaldığında zaman da onunla kalıyor adeta. Geçmiş ve sonra önemsizleşiyor eğer an'dan memnunsanız. Cezayir'de iken daha çok aklım memlekete kaçıyordu, çünkü orada çok izole bir hayat sürüyorduk. Bunu gerçekten ancak bizim gibi koşullarda yaşayan bilebilir. Tabi bir de nasıl biri olduğunuzla alakalı bir durum. Çok sosyal olan, etrafıyla ilgili olan, hayattan değişik beklentileri olan insanların etkileniş biçimiyle; durağan, evcimen, olduğu kadarıyla mutlu olanlarınki çok farklı oluyor. Ben orada bir süre kaldıktan sonra kabullenme evresindeyken daha iyi hissediyorum ama ilk günlerim felaket geçiyor.

Geçenlerde hala orada bulunan bir arkadaşımız kaldığımız yeri göstermek için görüntülü aradı. Hislerimi kelimelere dökmek bir hayli zor. Özlemediğimi fark etmem uzun sürmese de tuhaf bir bağlılık hissettim. Benimki daha çok eşyaya ve anılara özlem sanırım. Biliyorum eşyaya bağlanmak son derece kötü ama hep böyleydim bilmem değişir miyim? Yaşanmışlıklarıma beni eşyalar bağlıyor, fotoğraflar gibi, yazdığım defterler, pişirdiğim kaplar gibi. Sakinliğini ve izole oluşunu artık özlemiyorum çünkü zaten İzmir'de de böyle bir hayatı sağladık. Hatta bazen caf caflı sokakları arıyorum diyebilirim.  

Oradaki durum da burada olduğundan farklı değilmiş. Hatta nasıl burada artık birinci derece yakınlarımıza kadar gelebilmişken virüs illeti, orada da benzer şeyler yaşandığını duydum tanıdıklarımdan. Orada olmanın dezavantajıysa yabancı bir memlekette güvende hissetmemek, elbette Cezayir'in gelişmiş bir yer olmaması, ilaç v.s yoksunluğu ve cahillik. Her hastalığa (çoğunlukla) antibiyotik veya ağrı kesici yazan doktorların olduğu bir coğrafya. Bu yüzden ilk pandemi zamanlarında eziyetli olmasına rağmen dönmüş olmamıza seviniyorum. Nitekim ücretsiz izindeyiz, iş devam edecek ve eninde sonunda başlanan işin bitmesi için dönmek gerekecek. Belki birkaç aylığına belki daha uzun. Buna hiç hazır olmadığımı hissediyorum çünkü 4 yaşında bir çocukla birlikte maceraya atılmak için yorgun ve yaşlıyım. Evliliğimizin ilk yıllarında olsak sanırım çok daha az düşünürdüm. Hatta 20'li yaşlarımda olsam belki hala orada olmuş olurdum. Bakmayın bu halime, o zamanlar epey çetin cevizdim. Kız çocuğu olmama rağmen erkek ergenliği gibi travmalar yaşattığımı hatırlıyorum aileme az da olsa. Üzerimde hem deli cesareti hem de keşfetmeye açlık vardı o zamanlar. Bir de aile kavramını önemini bu denli anlayamamıştım. Her genç insan gibi aslında. Bazen oturup düşündüğümde daha az gezseydim de daha çok kuzenlerimle teyzemle ananem ve dedemle vakit geçirseydim diyorum. Ama o zamanlara geri dönüş yapsam yine aynı hataları yapardım biliyorum. 

Henüz gitmeye dair bir emare yok. Ama geldiğimizden beri gitmenin heyecanını içimde yaşıyorum ben. Artık ne olacaksa olsun, şu belirsizlik ortadan kalksın ve Cezayir defteri yaşansın bitsin kapansın istiyorum. Ben kesin dönüş yaptığımız 2015 senesinde bile geri gideceğimizi hissediyordum biliyor musunuz? Ama şimdi artık yıllar geçtikçe bağlı kalmak ve köklenmek istiyorum olduğum yerde. Fazla değişiklik istemiyorum, düzen, rutin ne derseniz deyin bilmek istiyorum. Bu yüzden içim hep sınava girecek çocuk heyecanıyla dolu. 

Bakalım hayat bize neler gösterecek. Güzel şeyler görelim. Sağlıkla ilerleyelim, sevdiklerimizle bir arada gülümseyen fotoğraflar çekelim. Çocuklarımızın büyüdüğünü görebilelim ve başımızı sokacağımız bir yerimiz olsun daha ne ister ki insan hayattan? Kendini gerçekleştirebilmek ister... Bunu sonra yazacağım!

İyilikle kalın!

15 Kasım 2020 Pazar

Geçtiğimiz sekiz ayda çok şey oldu

Kesinlikle...

Geçtiğimiz sekiz ayda çok şey oldu. Hayatlarımız büyük ölçüde değişti. Büyüdük, üzüldük, olgunlaştık, çoğaldık, azaldık, ağladık, sevindik, ayak uydurmaya çalıştık ve hep çaba gösterdik tüm bunlar için. 

Karantina denen o acayip deneyimi yaşadık, günlerce. Sonrasında aslında normal olmayan hayatımıza dönüp devam ettik ve alışmak için çalıştık. Hoş; alışamadık ama devam ediyoruz hala, şükür.

Bilmiyorum herkes kendi payına neler öğrendi, neleri aldı değiştirdi kendine kattı ama aslında ne kadar da ufak olduğumuzu bir kere daha gördüm ben bu hayatta. O kadar çok şeye dokunamıyoruz ki, bazen öyle miniciğiz ki...Pamuk ipliği gerçekten hayat!


Oğlum büyüyor. Büyüyorsun çocuk;

Bana laf yetiştiriyor, kendini ifade ediyor, hala bazen durup dururken ağlıyor ama değişti ve güzelleşti. Hayat ilk günlerimin aksine daha keyifli ve kolay artık. Büyüdükçe zorlaşır diyenlere her gün sövüyorum. Çünkü bir çocuğu anlamak bence en büyük problem ve onun kendini anlatabilmesi. O artık konuşabiliyor, anlatıyor acılarını deneyimlerini ve biz anlayabiliyoruz ya şükrediyorum hep. Elbette bir çocuğu büyütmenin her anı zor ama en zorlu kısım sanırım artık uzakta. 

Yalnız bebeklik zamanını gönlümce, keyifle ve korkmadan geçiremediğim için pişmanım. Çok endişeliydim ve depresyonu uzunca bir süre yaşadım. Bazı zamanlar bu pişmanlık beni çok üzüyor. Keşke diyorum daha çok fotoğrafımız olsaydı keşke daha çok eğlenebilseydik birlikte. Ama o zamanlar ben daha çok 'bu çocuğa nasıl bakacağım, ne yapacağım' diye düşünüp ağlıyordum. Acayip günlerdi. Tekrarını yaşamak istemediğim. Bu yüzden ikinci çocuğu düşünmüyorum. Biliyorum ilki gibi olmayacak, tecrübesiz değiliz artık, belki daha keyifli olacak her şey ama dünya her geçen gün daha berbat bir yer haline gelmiyor mu sizce? Şimdi ilk için bile iyi cesaretti diyorum. 

Bloglarda veya daha çok instagram da anneleri görünce acaba bir ben miyim depresyon yaşayan desem de, biliyorum öyle değil. Ve gerçekten biliyorum ki sosyal medya kocaman yalandan bir balon. 

Eskiden olduğumdan bambaşka bir kadına dönüştüm. Belki daha sevimsiz ve çoğunlukla yorgun. Yine de kafamın daha iyi çalıştığını biliyorum artık. Kendime de daha çok güveniyorum. Sadece hala biraz ürkeğim. Hayallerimin peşinden koşmak için yeterince çabalamıyor koşullara teslim oluyorum farkındayım. Sanırım biraz daha zamana ihtiyacım var. O zaman sahip olabilecek miyim bilmesem de umut ediyorum, değişmeyi, dönüşmeyi ve güzelleşmeyi, iyileşmeyi...

Bir kere daha fark ettim ki bu süreçte; biraz bencil olmak şartmış hayatta, bir çocuğu büyütmek gerçekten çok ama çok zormuş, birçok şeyi bir arada yapmak insanı epey yoruyormuş. Yani annemin sihirbaz gibi beş dakikada yaptığını sandığım pek çok şey fedakarlık ve emek istiyormuş. Büyümek tam da böyle bir şey. Keşke şu kafama üniversite yıllarında sahip olsaydım kim bilir nasıl da farklı olabilirdi. Daha çok vakit geçirirdim sevdiklerimle ve daha az küstah olurdum. Ooo o zamanlar dünya sadece benim etrafımda dönüyor zannederdim ne komik. Oysa dünya dönüyor istediği gibi bizler de yancılarız.

Bugün yine akşam oldu. Bu yazıyı tamamlamam üç günümü aldı. İç dökme gibi oldu, terapi gibi oldu, günlük gibi oldu. Olsun varsın. Bana iyi geldi ya gerisi boş. Gezip göremediğim, fotoğraf çekemediğim için zaten daha da ne yazsam buraya bilemiyorum. Yemek blogu falan da değilim neticede tarif yazayım. İşte idare ediverin beni bu ara. 

Herkese mutlu haftalar olsun. Şükredin, sevin, kendinize değer verin ve vakit ayırın, umutsuz olmayın...

Her şey geçiyor...


6 Kasım 2020 Cuma

Bu ne yaman çelişki böyle

 Merhaba Herkes;
Yine günler günleri kovaladı. Pandemi denen illet bitmedi ama bizim karantina günlerimiz sona erdi ve İzmir'de hayatımıza devam ediyoruz. Baktım ki bloga en son Harran günlerini yazmışım, şimdi neresinden yakalayıp devam etsem bilemiyorum. 
Geldikten sonraki günler Urfa üzerine epey konuştuk. O günlerden sonra eve olmak gerçekten hepimize iyi geldi. Tan evde olmaktan ve oyuncaklarına kavuşmuş olmaktan son derece mutlu oldu. Koca yazı nasıl da hızlıca geçtik insanın aklı almıyor. Pandemi, hayatımızı gerçekten çok değiştirdi herkesin hayatında olduğu gibi. Çocuklar en çok etkilenen grup bana kalırsa. Biz halen parka falan gitmiyoruz. Ama daha iki üç gün önce hıncahınç dolu bir parkın önünden geçtik. Tabi tan karmaşa yaşıyor böyle görünce parkları, anne biz neden gitmiyoruz diyor, virüs bitti mi diyor. Ben de elimden geldiğince yaptıklarının doğru olmadığını anlatmaya çabalıyorum..
Yazın ne kadar korunmacı davransak da yazlıklarımızda plaja falan inmeyerek sakin yerlerde denizimize girdik. Tabi çok stres olduk ama buna da şükür diyorum. Memleketime gittim annemlerle, kefken'e gittim. Temiz hava, bahçe ve güneşten faydalandık elimizden geldiğince. Sonra evimize geri döndük ve rutinimize kaldığımız yerden devam ettik. 
Şimdi neden yazmadığımı düşündüm de hem okuyanların olup olmadığını bilmediğimden biraz şevkim kırıldı sanırım, hem de yazmadıkça körelmiş gibi hissettim ve tedirginliğe kapıldım. Bundan sonra yazarım diyemiyorum ama çabalayacağım. Çünkü o kadar hiç bir şey yapmıyorum ki kendi adıma, biraz alana ihtiyaç duyuyorum. Bazen beynim alev alev yanıyor gibi hissediyorum. Sadece Tan'a bakmak, onunla ilgilenmek, oynamak, evin işlerini halletmek yetmiyor. Bir işe yaradığımı hissetmiyorum. Kendimi çok ertelediğimi düşünüyorum. Bu zaman bir daha geri gelmiyor, şu anki isteklerimi ilerleyen zamanlarda isteyeceğimi düşünmüyorum. O yüzden bir şeyler yapmak için en iyi zaman 'şimdi'.
Deprem psikolojik olarak hepimizi çok etkiledi. Dışardaydık ama inanılmaz sallandık, arabaların deniz dalgası gibi hareket etmesi gözümün önünden gitmiyor. Şanslıyız ki evde değildik çünkü kaya üzerinde olmamıza rağmen komşular çok fena olduğunu anlattılar. Tan evde olsaydı çok korkardı. O gün düz ayak bir yerde ve kucağımda olduğu için olayın farkına varmadı. Çoüu zaman sallanıyor gibi hissediyorum. Geceleri tilki uykusu gibi uyuyor bir şey olursa nereye gireriz diye plan yapıyorum. Bahçeye kaçarsak evin anahtarını içerde unutmayayım diye düşünüyorum. Kafamda deli sorular! O giden canlar için içim yanıyor. Allah bir daha yaşatmasın!
Cezayir'de işimiz hala devam ediyor ama hava sahası kapalı olduğu için kimse gidemiyor. Zaten orada da pandemi çok artmış. Her yerde olduğu gibi. Bir gün elbette gideceğiz ama bittikten sonra olmasını temenni ediyorum. Hayat acayip bir şey, olması gerektiği gibi oluyor, ilerliyor, dönüşüyor. Güzel şeyler göstersin hepimize ve özellikle de çocuklarımıza. 

Şimdilik yazacaklarım bu kadar. Umarım hala okuyan birileri vardır. 
Sevgilerimle


12 Nisan 2020 Pazar

Karantina Günleri Urfa Bölüm 2


Yeniden merhaba;
Günler hızla ilerliyor. Ama tabi içindeki dakikaları bazen sayıyoruz doğruya doğru. Her gün birbirinin aynı gibi de gelse değil. 7. gün bugün. Evet tüketiyoruz ve sona yaklaşıyoruz ama bir bu kadar daha var diyor içimde bir ses işte o zaman canım sıkılıyor. Ufacık bir odada vakit geçirmeye çalışmak zor, kendi yemeğini yapamamak zor, kendi eşyalarınla evin rahatlığında olamamak zor. O yüzden evde kalmak gözüme korkunç görünmüyor şu anda.


Şu sıra daha çok Tan ile taa buralara kadar gelmişken etraftaki güzellikleri görememek moralimi bozuyor. Çünkü her zaman görmek istediğim bir coğrafyaydı burası. Annemler geçen sene geziyle geldiklerinde çok memnun kaldılar ve devamlı tam benlik yerler olduğunu söylediler. Biliyorum ki öyle. Buraların ruhu bambaşka. Tan biraz daha büyüsün böyle ufakken zor olur diyordum. Ama şimdi böyle düşünmüyorum. Tan koskoca bir havaalanı eziyetini aştı ve ufacık odada dışarı çıkmadan günlerini geçiriyor. Yani korona hayatımızdan çıktığında buralara gelmek fikri gözümü korkutmuyor. 

Dün Urfayı anlatan kültür bakanlığının kitabını dağıttılar. İçinde harita ve birkaç broşür var. Öyle hoşuma gitti ki. Koklaya koklaya da bir hal oldum. Zaten kitap dergi kokusuna bayılırım. Tan da haritaları seviyor. Onunla epey bir karıştırdık kitabı, haritayı da inceledik. Göbeklitepe yanıbaşımızda desem yeridir. Bu duruma içerledim. 7 km alt tarafı ama göremiyoruz. İçim içimi yiyor. Çocukça fikirler üretiyorum. 

Henüz İzmir'e nasıl döneceğimiz ile ilgili bir bilgi gelmedi ama biz önceki karantina deneyimlerinden yola çıkarak otobüsle gideceğimiz izlenimini edindik. Şimdiye kadar uçakla gideni duymadık çünkü. 1300 km küsür yol var. Tan daha önce hiç uçak yolculuğu yapmadı. Gelirken de havaalanından buraya kadarki otobüs yolculuğunda uyudu. Elbette değişik bir deneyim olacak ama 2 saatten sonra heyecanını yitireceğine eminim:) Heyecanla o günün gelmesini bekliyoruz. Sonuçta bizi evimize götürecek o otobüs o yüzden sabredeceğimize inanıyorum. 

İnsanoğlu çok acayip bir yaratık. Pek çok kötü tarafının yanında uyum gösterebilme özelliği beni her zaman büyülüyor. Her şeye alışılıyor. Yapı itibariyle kimi daha kolay adapte oluyor kimi daha zor ama eninde sonunda kabulleniyor ve duruluyoruz. Burası inziva gibi hissettiriyor bazen. Daha çok akşamları tan uyuduktan sonra. Kocaman ağaçların ortasında, büyük bir kampüste kim bilir ne hikayelerin yaşandığı bu yerde bekliyoruz. Kendimizi dinliyoruz ve hayallerimizi büyütmeye çalışıyoruz. 

Olsun. İdare ediyoruz. Her şey olacağına varır. Su akar yatağını bulur. Sabretmeye devam...

Sevgiler Urfa'dan

8 Nisan 2020 Çarşamba

Karantina günleri Urfa Harran



                    Urfa'dan herkese merhaba. 

Zor ve uzun bir yolculuğun ardından vatana ayak bastık ve bu gün 4. günümüz. Fırsat bulamadım yazmaya, alışmaya çalışıyorduk. En baştan anlatayım;

4 Nisan sabahı 6 da uyandık ve 7 de yollara düştük. Havaalanına sanırım 11 sularında vardık. Orası tam bir keşmekeş. Yeni hava limanında bagajlarla indik onları kendi başımıza taşıdık- sağ olsun bekar ve az bavullu arkadaşlar yardımcı oldu- sonra yanlış geldiğimizi söyleyip bizi tekrar eski hava limanına yürüttüler. Orada sanırım 1.5-2 saat beklemişizdir check-in yapmak için. Öyle kalabalıktı ki ve sosyal mesafe falan kimse de dinlemiyordu. Herkesi bir anda göndermeye karar verdikleri için yığılma vardı resmen ve çoğu insan barut gibi saldıracak yer arıyordu.


Arabada Cezayir havaalanına giderken biz:) 





Maskeli beşler Cezayir'de :)



Tan kuşum dayanamadı kucağımda uyudu...




Burası da Harran Üniversitesi Kız öğrenci yurdundaki odamız. 







İşlemler bittikten kısa bir süre içinde tan kucağımda uyuyakaldı. Ben bir süre oturacak yer olmadığı için çömelip uyanmasını bekledim ama sonra yeni havaalanına gitmemiz gerektiği söylendi uçak oraya gelecekmiş. E birader ne saçma bir organizasyon, bizi bir oraya bir oraya ne diye sürüklüyorsun? Çocuk uyanmadı ve kucağımızda yeni havaalanına kadar taşıdık(babası)Sonrasında uzun bekleyiş başladı. Neyse oturacak koltuk bulduk ama tabi insanlar aç susuz hiç bir yer açık değil. Biz çocuklu olduğumuz için hazırlıklıydık ama o kadar hazırlıksız insan vardı ki. 

Gece yarısına kadar bekledik, bekledik, bekledik. Tan scooter a bindi biraz video baktı biraz kovalamaca oynadık. İdare etti benim tatlı oğlum canım. O da farkında olanların ama sanırım anlamlandıramıyor. Uçaktan korkuyor bulutların üzerinde olmaktan çekiniyor benim gibi.Belki de benim korkumu anlıyordur belli etmemeye çalışsam da. 

Yine balık istifi gibi uçak geldiğinde sıralandık biz elimizden geldiğince kalabalığa girmemeye özen göstersek de herkes dip dibeydi. Neyse ki çocukluyuz diye bizi ilk aldılar içeriye. Girişte nereye ineceğimizi sorduk. Söylemedi görevli. Devlet sırrıymış söyletmiyorlarmış öyle dedi. Türk hava sahasına girene dek söylemeyeceklermiş. Nitekim de öyle oldu. Biletler de zaten İstanbul yazıyordu. Uçak havalandı ve inmeye bir saat kala falan Gaziantep'e ineceğimiz söylendi. Tabi biz şok! 

Yolda yorulduğumuz için uçakta hepimiz sızdık zaten. İndiğimizde kısa bir süre tan uyanık kaldı ama sonra dayanamadı yine sızdı. Uçaktan indik otobüse binmeden evvel bizi bir yerde beklettiler. Yine balık istifi. Muayene olacak dediler ama sadece uçakta doldurmamızı istedikleri bilgi kağıtlarını alıp imza attırdılar. Saçmaydı kısacası. O riske değmezdi. O kağıtları uçakta da imzalatabilirlerdi veya otobüste dağıtırlardı bilemiyorum. Neyse sonra otobüse bindik ve 1.5 saat kadar sonra Urfa'ya vardık. Yollar bomboş. Polisler eşlik ediyor. Filmde gibiydik aynı. O hissiyat her şeyden çok çaresizlik içeriyordu bence. 

Yurda yerleşmeden önce de araçta bir süre bekledik. Sırayla boşaldı otobüsler. Tan bir sürü beyaz kıyafetli insanı görünce korktu ağladı ama ona şirinlik yapmaya çalıştılar. Odamızı bulduk. Aile olduğumuz için aynı odada kalmaya izin verdiler. Önce bi itiraz ettiler ama biz de itiraz ettik bir şey demediler. Zaten normal olanı da buydu. Hem ben ufacık oğlanla tek başıma bu koşullarda idare edemezdim. İyi oldu. Tan için arada sırada başka insanların olmadığı zaman koridorda scooter ile dolaşmasına bir şey demediler. Hatta ufak bir balkon var hava almaya da çıktık birkaç kez ortak alanda. Tabi yine yanımıza başka kimseyi almadan. Zaten o kadar acayip bir ortam ki herkes birbirinden korkar vaziyette. Herkes tedirgin çoğu sinirli. 

Odalarımız güzel 4 kişilik bir odamız var ve ufak bir buzdolabı. İnternetimiz var. Yemekler sorun oluyor yalnız. Çünkü hem buz gibi hem de acılı. Tan yiyemiyor pilav ve yoğurt hariç. Acı koymayın çocuk var diye söyledik ama artık ne derece ihtimam gösterirler bilemiyorum. Burada kampüsün içinde bir de uygulama hastanesi var. Bize getirilen yemekler hastanenin yemekleri imiş öyle bir duyum aldık. Ekstra başka bir temizlik veya nevresim değişikliği veya ikram yapmıyorlar. Bunu neden söylüyorum; biz bilinçli insanlarız zaten otel konforu ekstra başka bir şey istemiyoruz ama diğer yurtlarda arkadaşlarımızdan öğrendiğimiz şeyler var yemekler daha düzgün temizlik var v.s Bunları duyunca çocuk da olunca insan biraz daha ilgi bekliyor. Sanırım buraya ilk gelenler bizleriz ve şaşkınlar. Ne yapacaklarını bilmiyorlar. Ama iyi insanlar ne yapsınlar Tan için bir çalışan bisküvi çikolata meyve suyu ve meyveli süt getirdi kendi imkanlarıyla. Onun da 4 çocuğu varmış bizi anladı ve Tan'ı sevdi. Sağolsun. Yurt müdürü hanım da ilk gün ufak bir torbada not ile birlikte tan için gofret çikolata yollamış sağolsun. Ben de bir teşekkür notu yolladım kendisine. 

Bugün tan için bir takvim yaptık.Ne zaman İzmir'e gideceğimizi bilsin diye içi rahat etsin çocuğun. O da farkında bir şeyler oluyor ama anlamlandıramıyor. Her ne kadar basitçe anlatsak da onun için aslında bu kadarı bile fazla. Elinden geldiğince o da alışmaya ve belki de umursamamaya çalışıyor. 

Şükür ki iyiyiz. Sabrediyoruz. Dün sağlık ocağından aradılar. Evde görünüyormuşuz. Kan beynime sıçradı resmen. Dedim ne alaka. Bir de valilikten haber gelmiş. Valilik bizim burada olduğumuzu nasıl bilmez. Pasaportlarımızı uçakta topladılar yani evimiz müstakil yalnızız evde kalabiliriz karantina da demeye fırsat bile olmadı. Hoş desek bile muhattap olacağımız kimse yoktu. Eşim Cimer'e yazı yazmıştı gelmeden. Çocuklu olduğumuzu evimizin boş olduğunu ve evimizde karantinada kalabileceğimizi söylemişti ama hala cevap gelmedi. 

İstanbul'dan bir arkadaşımızın burada tanıdığı varmış. Sağ olsun Tan için bir sürü atıştırmalık, süt, bez ve ekstra erzak yolladılar. Bu günümüzde büyük destek oldular. Hiç bir zaman unutmayacağız. Biz de Tan için kahvaltılık bir şeyler sipariş ettik marketten. Kampın içinde bir market varmış. Dedim o halde bu çocuk neden 3 gün sütsüz kaldı? Bu kadar mı zor idi bir görevli yollayıp süt aldırmak. Dün biz kendi imkanımızla alışverişi hallettikten sonra gece süt getirdiler. Ne diyeyim Allah razı olsun. Yine de halloldu mu oldu. Onlara da kızamıyor ki insan. Emir kulları. Üsttekiler ne diyorsa yapıyorlar. 

Durumlar bu şekilde. Hala yorgunluğu atamadık sanırım veya bir odada kapalı kalmanın rehaveti mi bilemiyorum üzerimde bir uyuşukluk var. Oynuyoruz, eğlenmeye çalışıyoruz oğluşumuz mutlu olsun diye. Ama işte böyle hep bir organizasyon eksikliği olduğunu görünce moraller de bozuluyor ister istemez. 

Geçecek inşallah hep birlikte atlatacağız. Destek olan, arayan soran herkese minnettarım. Sizler de çok dikkat edin kendinize. Onların bir gülüşü ömre bedel. Çocuklarımız hep mutlu olsunlar. Dünyamız da iyi olsun inşallah bir an evvel.

Kalın sağlıcakla.  


3 Nisan 2020 Cuma

Korona Günlükleri 2 (Cezayir)


Hepinize yeniden merhaba;
Bugün öğlen itibariyle Türkiye'ye gidiş ile ilgili bilgi geldi. Yapılan konuşmalar, yazışmalar ve ülkelerin anlaşması neticesinde 4. Nisan. 2020 Cumartesi günü öğlen 14.00 te havaalanında hazır bulunmamız gerekiyor. Biz zaten her an gidecekmişiz gibi eşyalarımızı toplamıştık. Tamamlamasak bile büyük çoğunluğu hazır sayılırdı. Tabi kıyafet v.s nin haricinde evi kapatacağımız için asıl büyük iş buzdolabındaki yemekler falan. Büyük çoğunluğu tüketmeye başlamıştık zaten. Gerisini de bir şekilde halledeceğiz. 

Henüz başka hiç bir detay belli değil. Buradan tutulacak iki otobüs ile yola çıkacağız. Otobüsler bir gün evvelden gelip dezenfekte edilecek. Saat 14.00 te havaalanında olmak için en geç sabah 8.00 de yola çıkmamız gerekecek. 

Tan Türkiye'ye gideceğimizi biliyor. Hatta İzmir'e değil de dedesinin yanına İzmit'e gitmek istiyor ama bir şekilde anlatmaya çalıştım gidemeyeceğimizi. Karantina sürecini ise İzmir'den önce bir süre ufak bir butik ev de kalacağız dedik. O da şöyle anlatayım.. Eşimin Kasım ayındaki hastalığı sürecinde eniştemin İstanbuldaki 1+1 evinde kalmıştık. O oraya ufak olduğu için butik ev diyordu ve ilk gittiğimizde sevmemesine rağmen sonrasında butik evimiz çok güzel anne demeye başlamıştı. Ben de onu strese sokmamak için bir süre ufak butik ev gibi bir yerde kalacağız dedim. İşin işte en zor kısmı bu bence. 3 yaşında deli dolu bir çocukla 14 gün karantina'da kalacak olmak kısmı beni çok endişelendiriyor. 

Ayrıca buradan havaalanına gitmek 5-6 saat sürecek. Orada uçağın kaçta kalkacağı belli değil. Daha önceki postada giden arkadaşları 17.00 de havaalanına çağırıp gece yarısından sonra uçağa bindirmişler. Orada beklemek sıkıntılı, sonrasında 3 saat havada yolculuk sonrasında hayırlısıyla istanbul'a iniş ve orada beklemek kontroller falan. Daha sonrasında nakledileceğimiz karantina bölgesine nereye gideceğimiz sorusu aklımda. Önce gidenleri Kırklareline yollamışlardı oraya da varmak bir 4 saat sürüyormuş. Düşünsenize bu program büyük insan için bile ne kadar yorucu iken küçücük bir çocukla nasıl üstesinden geleceğimizi bilemiyorum. Kendimi telkin ediyorum sıkça. Umarım düşündüğümüz kadar zor olmaz ve sonunda durup geriye baktığımızda rahat bir nefes alabiliriz. Tabi bunca uzun yolculuk sırasında ve sonrasında da virüs kapmamak çok önemli. 

Tan'a anlatmaya gayret ediyorum. Bir yerleri ellememesi gerektiğini, elini ağzına sokmaması gerektiğini, yüzüne gözüne sürmemesini ama tabi benim oğlan çok enerjik ve ufak olduğu için de unutuveriyor heyecana kapılıp. Evde bile devamlı oğlum ağzına sokma oyuncaklarını, elini ağzından çek gibi diyaloglarımız oluyor. 

Bizler bir şekilde karantina'da 14 gün bir amaç uğruna olduğunu bilerek zor da olsa kalabiliriz. Ama ufacık bir odada onu nasıl oyalayacağız nasıl açıklayacağız bilmiyorum. Uzmanlar korkutmayın diyorlar, korkutmadan anlatıyorum ama onun hayal gücü bambaşka. Hep neden diye soruyor. Maskeli tiplerden de normalde çok korkuyor örneğin doktora gittiğimizde maskeli ise hep ağlardı ufakken de. Şimdi onca görevli ve biz eldivenler maskeler... Çocuk kimbilir nasıl etkilenecek. 

Ama bir de inandığım öyle bir nokta var ki ve sığındığım. Bazı özel durumlarda, anlarda, çocuklar kendilerinden beklenmedik olgunluklar gösterebiliyorlar. O zaman diyorum sanırım ne kadar mücadele ettiğimizi anlıyor, allah bir şekilde yardım ediyor. Ortama kolay adapte olabiliyorlar. Böyle olabilmesini ümit ediyorum. 

Korkmasın, üzülmesin ve belki de bu süreç onun için eğlenceli hale gelebilsin. Yanımıza bir sürü oyuncak falan aldık. inşallah alnımızın akıyla sağlıkla bu süreci tamamlar evimize gideriz.

Detayları fırsat buldukça yeniden paylaşacağım. Birilerinin okuduğunu bilmek iyi geliyor. 

Dikkatli olun! Sevdiklerimiz için ve hayallerimiz için çaba göstermeliyiz, sabretmeliyiz!



27 Mart 2020 Cuma

Korona Günlükleri 1 (Cezayir)



Herkese yeniden merhaba;
Görsel sanırım evlerimizde kapalı kaldığımız şu günler için oldukça uygun. 

Evet biz de aynı sizler gibi karantina'dayız. Tek fark şantiyedeki evimizdeyiz. Aslında bu çok büyük bir fark çünkü bence ne durumda olursa olsun insanın vatanında ve kendi evinde olması her şeyden daha önemli ve güvenli. Burada insan devamlı tetikte ve yüreği ağzında geçiriyor günlerini. 

Uçak bekliyoruz. Birkaç bavul yaptım ve durdum. Şantiye kapandı işler durdu eşim evde ve 10 gün boyunca yağacak yağmurlarda oğlanı evde nasıl oyalayacağızın derdindeyiz. Aslında daha da önemlisi uçak gelir de gidebilirsek 14 gün karantina'da bu çocuğu nasıl strese sokmadan üzmeden eğlendirebileceğiz. 

Şirketimiz elçiliğe yazı gönderdi ve hala bir cevap yok. Yolda olmak da ciddi sıkıntı aslında. Ama en büyük korkum ülkede korona çok yayılırsa bizi buradan nasıl çıkartırlar, sağ salim. Çünkü televizyonlarda korona için yapabileceğimiz bir şey yok sağlık sistemimiz yeterli değil sizi koruyamayız kendinize dikkat edin diye açıklama yapıyorlarmış. Akşam 19.00 dan sonra sokağa çıkmak yasak. Anlayacağınız burada da durum tüm dünyada olduğu gibi vahim. Bekliyoruz. Umutla. 

Bu sırada yazmaya başladım. Flaş Kocaeli ve Bizim Darıca gazetelerinde yeniden yazıyorum. Bu bir nebze de olsa bana iyi geliyor. İçinde bulunduğum sıkıntılı süreci belki bastırmama yardım ediyor. 3 yaşındaki oğlumu düşünüyorum ve üzülüyorum. Umarım daha görecek çok güzel günlerimiz vardır hep birlikte.

Buradan vizesi bittiği için mecburen gitmek zorunda kalan ve hava sahası kapanmadan önce uçağa binebilen bir arkadaşımız you tube kanalına yolculuk ve karantina hakkında bir video çekmiş. Oldukça faydalı. Linkini ekliyorum. Facebook'ta da paylaştım. Mutlaka izleyin ve paylaşın ki çok kişiye ulaşabilsin. 

Şimdilik her şey çok şükür ki yolunda. Evdeyiz. Sağlığımız yerinde. Bekliyoruz!

Evde kalın ve güzel düşünmeye çalışın. Kendinizi oyalayın, kendinizle barışın, kendinizi sevin.

Bu günlerden sağlıkla çıkabilmek dileğiyle ve umuduyla.



https://youtu.be/eOaEDDFGgz4

29 Ocak 2020 Çarşamba

Geçiş


Yeni bir yıldan devam ediyorum yazmaya. Bu sefer deli dehşet bir ara oldu biliyorum ama yazmak için bir türlü kafayı toplayamıyorum. Elbette zamana suç atmak daha kolay ama en azından geceleri yazabilirim farkındayım. Geceleri çoğunlukla pilim bitmiş olarak uzanıyor, tv deki uyduruk filmlere bakıyor veya instagram'da dolaşıyorum. 

Mayıs ayından bu yana pek çok şey oldu tabi hayatımızda. Hayat devam ediyor. Temmuz'da Türkiye'ye gelmiştik Tan ile birlikte. Eylül başına kadar kaldık. Temmuz ayında Ereğli Kefken İzmit üçgeninde geçti günler. Ağustos ayında Bodrum'a geçtik. Eşim de Ağustos sonu yanımıza geldi. Tatil elbette ki çok güzeldi. Gelirken o koca zaman nasıl geçecek diye düşünürken bir de baktım dönüş hazırlığına başlamışız. Sonra ver elini Afrika. Yine yeniden. Güneşli zamanlar burada daha kolay geçiyor. Bahçe de olunca hop atıveriyoruz kendimizi. Ama Türkiye'de uzun vakit geçirince bu sefer alışması çok zor geldi. Çünkü dönmüştük artık yerleşik bir düzene geçmiştik ve alışmıştık. Sonra yeniden bavullu yaşama hızlıca geçiş yaptık. Bünyem bu sefer hemen kabullenemedi bu durumu. Neyse öyle böyle geçiyor işte derken Kasım ayı içerisinde eşim rahatsızlandı. Buradaki dr'lar apandisit dediler acil ameliyat! Tabi burada böyle bir şeye kalkışamazdık. 5-6 günlük bir karın ağrısı sonucu bu karara vardılar. Bir telaş bilet aldık ve İstanbul'a doğru yola çıktık. Ama o anki ruh halimizi ne siz sorun ne ben anlatayım. İStanbul'daydık çünkü durumun aciliyetine binayen  ne İzmit ne de İzmir'e gitmeyi düşünmedik. Orada apandisit olmadığını anladılar. Divertikülit diye bir hastalıkmış. Bağırsak iltihabı. Birkaç gün hastane yatışı biraz evde istirahat ile devam etti günler. Tabi çocukla hastane ortamı öyle zor ki. Annemler hep yanımızdaydı, büyük destek oldular. Ama tan beni bir dk olsun bırakmadığı için her şeyi onunla yaptık. Sonrasında birkaç gün İzmir ve başka tetkikler kolonoskopi endoskopi derken sonuçlarımız temiz çıktı ve döndük. Toplamda bir ay gibi bir süreyi orada geçirdik. Ama hep yüreğimiz ağzımızda, tatsız, stresle. Sonuç olarak bir daha olabilecek bir durum olduğu için ve sebebi yok pek çok şey olabilir beslenme, doğuştan olması da olası veya stres. Bu yüzden dikkat ediyoruz. Az yemek, çokça çiğnemek, yağsız falan gibi. Atlattık. Şükrediyoruz. Hayat hoop bir anda ipleri eline alıveriyor sanki her şeyi kontrolümüzde zannederken. 

Günler birbirini adeta kovalıyor. Bazen dk ları sayarken bir de bakıyoruz akşam olmuş. Tan büyüyor, her gün biraz daha ve koşar adım. Önceden 3 yaşında çocukları olanlara bakıp ay bana ne kadar da uzak derdim. Kendimi uzaktan görüyorum da o zamanlar ne kadar da bezgindim. Lohusalığı aslında çok zor atlattım ben. Mış gibi yaparak da aylar geçirmiş olabilirim. Belki de hala geçmemiştir bilmiyorum. O dönem bir nevi mikrop girmiş gibi oluyor insanın bünyesine ve bazen hortlayabiliyor. 

Haftaya oğluşumun doğum günü. İlk kez uzakta olacak. Aslında güzel bir anı olacağı kanaatindeyim. Hayırlısıyla. İlerde unutmayacağını farz ederek anlatabileceğini umuyorum kendi yorumuyla. Hastalık dolayısıyla uzun kaldığımız için asıl tatil zamanımızı erteledik. Sanırım bahar'a kadar buralardayız. Bahar geçer. Ömür geçiyor!

Deniz gibi işte hayat. Sular bir duruluyor bir deliriyor. Biz de kah serinleyip bir oh çekiyoruz kah çırpınıyoruz kaybolmamak için kocaman sularda. 

İyiyiz. Göle bakıyoruz. Sabahları camın yanındaki elektrik direğine gelen tombul kuşları dinliyoruz. Ana oğul bazen bağır çağır bazen sarmaş dolaşız. Geceye kavuşup rüyalarımızda kahraman oluyoruz. Sanırım tan çoğunlukla arabalar ile yarış yapıyor:) Aklı fikri arabalar, kirli sular, yarışlar falan. Tatlı huysuz ve masum. 

Bakalım yeniden ne zaman harflere dokunacak bu eller. 
Sağlıcakla kalın. 
Uzaklardan selamlar.  

21 Mayıs 2019 Salı

Hay bin kunduz



Elbette böyle bir manzarada uyanmak ister insan. Şehrin tam da ortasında ama şaşaalı karmaşadan da uzakta, dingin bir mimari yapının ışığı ile güne başlamak ister bu coğrafyaya gelen her insan. Ortalığın kokusu sinmiş perdeler rüzgarda dalgalanırken, bir filmden fırlamışcasına masalsı anlar eşlik edebilse keşke hayatımıza. Öyle ki istediğim saatte bile kalkamazken sıcak yatağımdan bunları sadece hayal edebiliyorum. Bizim tosbağa sabahları hep erkenci artık. Bir de öğlen uyumamak gibi bir derdi var günlerdir, beni mahvetti bu durum. Meğer bu öğlen uykusu nasıl da tam bir mucizeymiş. Ben hatırlıyorum koca kazıktım anneannem hala öğlen uykusuna yatırırdı beni. Ah ne hoş! Biz el kadar bebeye laf anlatamıyoruz. Gözler fal taşı anne kalk lüffeeen diyor:) Kalkıp arabaların sihirli ve tan'ın sinirli dünyasına geçiş yapıyoruz. 

Şu an yazmak benim için tam bir terapi. Birkaç defter getirmiştim yanımda henüz dolduramadığım. Ama onları okuduğum bir yazıdan esinlenerek hayal defteri, gerçek defteri, rüyalar defteri gibi ayırarak planlayıp mütemadiyen yazmaya karar verdim ve bugün başladım. Sadece 3 satır yazabilmiş de olsam yetti. 

Annelikten normal hayata dönüş yazıları okuyorum ama benim sanırım daha epey yol katetmem gerekiyor. Zira benim oğlum tek kelimeyle bana yapışık ve buradan bir arkadaşımın dediği üzere artık tan benim üçüncü kolum gibi bir şey oldu. Aslında çok normal çünkü çocuk doğdu doğalı benle. Günlük rutininin çoğunda anası yanında. Hal böyle olunca yapışması gerçekten çok normal ama gönül ahh şu gönül neler neler istiyor.



Kocaman dağlar var ardımızda. Uzun tünellerden geçiyor, denize minimum 2 saatte ulaşıyoruz. Sadece o Türkiye'de adım başı ulaştığımız avm'lerden biri için 1.5 saat yol gidiyoruz. Ama ne yol, dön baba dönelim. Avm'lerden kaçıyor insanlar ama burada öyle değil elbette. Çünkü oraya gidebilmek demek gerçek hayata adım atabilmek, kabuğundan sıyrılmak gibi bir şey. 


Setif, sevdiğim bir yer oldu. Muntazam bir şehir.Söylenenin aksine bizi memnun etti. Ufak dükkanlar, bir küçük bir büyük alışveriş merkezi, güzel birkaç da market bulunca ohh dedik. İzmit'in eski halini bile hatırlatmış olabilir bana. Kısacası gönül bağını kurduk gitti!



Kherrata. Kamp alanına yaklaşık 3.5 km. Aslında kocaman bir yer ama tabi her karesini adımlamak zor. Çok güzel bir bahçe malzemeleri dükkanı var şaşırdık. Züccaciyeler favorim. Güzel elbiseciler kumaşçılar falan var. Bir sonraki aşamada onlara gidebilmeyi ümit ediyorum. Şimdilik sadece 4 yer görebildim sanırım. Büyük güzel bir market var Family Shop. İçerisinde Vanish'inden hint pirincine kadar her şey var. Oldukça şaşırtıcı bir performans. Ayrıca telefon edip olmayan birşeyleri de sipariş edebiliyormuşsun. Adamcağız Türklerin haline acıyıp getiriyor sanırım. 


Yegane dost diyebilirim. Havalar ılıdığında soğuk kahve yapmak hoşuma gidiyor. İki kez sıcak bir kere soğuk denemesi yaptım bile. Evde duruşu bile ayrı bir blog konusu olabilir. Sanırım ben bu moka pot dedikleri şeyin tipini çok seviyorum. Foşurdamasından kaçmak şahane, kahvenin kokusu fevkaladenin fevkinde. 

Hayat ilerliyor. Oğlan büyüyor. Ben sanki olduğum yerde sayıyorum hatta bazı günler geriliyorum ama iyiyim. Şükrediyorum. Kendimi telkin ediyorum ve oğlanla bol bol bahçeye çıkıp koşup oynuyorum. Bugün mesela o kendine sudan suya attı hop hop zıpladı hiç karışmadım level atladım. Çocuk mutlu, evde alt üst var. Ne diye stres yapalım dimi ama. Baksın keyfine. Çocukluk bir daha geri gelmiyor. 

Yazacağım yeniden. İnatla. Uzun aralarla da olsa eninde sonunda!
Merak eden bekleyenlere kocaman kalp:)
Kaç kişi kaldık şurada. Bir de beklendiğini bilmek güzel bir motivasyon aracı benim için. Dürteleyin beni olur mu. Numara da yapabilirsiniz. 

Cezayir'den sevgiler...


Not: Cezayir ile ilgili mailler mesajlar gelmeye devam ediyor. Elimden geldiğince cevaplıyorum. Lütfen gönül koymasın yazamadıklarım. Çocuklu yaşamda elimden ancak bu kadarı geliyor. Herkesin yolu açık olsun..


17 Nisan 2019 Çarşamba

Geçen zamanın peşinde

Bilgisayarın başına oturmak başlı başına kocaman bir işmiş meğerse. Düşünüyorum da bir zamanlar ne çok vakit geçiriyordum bu tuşlarda. Hayat işte durduğu yerde durmuyor. Elimden geldiğince okuyorum hala ama hep aklımdan yazıyorum sayfalara. 

Annelik üzerine okudum, bebek bakımı, çocuk yetiştirmek... Bunların hepsi yaşayarak anlaşılabilecek şeylermiş, öğrendim, anladım. Kabullenmek epey güç oldu aslında. Yepyeni bir başlangıç, yeni bir hayat. Bazen baş etmek epey güç oluyor. Ama artık eğlenmeyi de öğrendim, fazla dert etmemeyi de. İyi şeyler düşününce iyi şeyler de gelip bizi buluyor. Bu yüzden olumlamalara yer veriyorum artık hayatımda. Tabi elimden geldiğince, bazen kendime yenilip surat astığım da olmuyor değil, neticede insanım. 

Cezayir'e yeniden gelmek de bir seçimdi, aynı çocuk sahibi olmak gibi. Kimi zaman bir anda oluveren kimi zamansa hesap kitap yaparak.Seçiyoruz. Ne olursa olsun su akıp yatağını buluyor. Sen debeleniyorsun ama hayat seni kendi ritminde başka yerlere çekebiliyor. Yine bu coğrafyadayız, bu tozlu topraklarda. Kokular, yüzler hep tanıdık, hikayeler benzer. Ama anılar bambaşka. İçi dolu dolu anılar. Şimdi terasta oturuyorum ve içeriden iki ses geliyor. Hayatımı enine boyuna kaplayan iki ses. Ömrümü çoğaltan iki güzel ses. 

Hiç bir zaman internet anneleri gibi bir anne olmadım. Henüz keşfediyorum güzelliklerini diyelim. Yalpalaya yalpalaya yolumu buluyorum. Uykudan anne diye uyandığında içim cız ediyor mesela ve yüzümde hep tuhaf bir gülümseme, tüm bunların yanında tabi bolca da gözyaşı. Tanımadığım çocukların sesleri için bile gözyaşı döküyorum. Birisi anne, baba dediğinde kendi evladımın sesi geliyor kulaklarımın ikisine birden. Bir saat vakit ayırabilmek için kendime, sanki dağları deliyorum ama o bir saatte hep aklıma oğlum geliyor. Kendimizi Türkiye'deyken azıcık da olsa dışarı atabildiğimizde hep salıncaklar kaykaylar karşılıyor beni köşe başlarında, tuhaf bir vicdan azabı çekiyorum. Kendinize vakit ayırın, siz iyi olun diyor hep anne çocuk sayfaları ama işin aslı pek de öyle olmuyor. Yani çoğu yazılan hep fasa fiso. Sen ne kadar her ikisini yapabilirim desen de açtığın bilgisayar sonunda bomboş bir sayfayla kapanabiliyor, özenle hazırladığın kahven bir de bakmışsın buz olmuş, iştahla oturduğun sofrada yemeğe mecalin kalmamış bulabiliyorsun kendini. Bu böyle bir serüven. Tıpkı rutin olarak gördüğün ama durmadan değişen yeni bir gün gibi. Annelik Cezayir'de kadın olmak gibi kocaman bir adım aslında. Ben hem dünyamı adımlamaya hem de içinde kaybolmamaya çalışıyorum. 


Buraya adım attığımızda hava alanının havasını soluduktan sonra kafama buradayım diye dank ettiren ilk önce bu su oldu. 


İlk hafta ne işim var benim burada dedim elbette. Tam yerleşik düzene geçip alışmaya başlamıştık ki hoop yeniden yollara düştük. İnanın burada olmak veya gelmekten çok uçakla seyahatimin yeniden başlıyor olmasıydı canımı sıkan. Bugün geleli bir ay oldu ve halimden son derece memnunum. Tan'a da iyi geldi burası. 



Şu sihrini içinde barındıran dükkanlar yok mu. İçeride o kadar çok şey buluyorsunuz ki, tahmin edilemezler. Bir o kadar basit, bir o kadar kapsamlı. Naif...


Eski yüzlü binalar çoğunlukta. Hatta bazıları sadece tuğla. Bir nebze düzgün görünenler'e rezidans diyorlar zaten. En son içine girdiğim rezidans harlemde karanlık bir alt geçit gibiydi. 


İşte beklenen an! Hamoud Boualem ile buluşmamız. Son derece lezzetli bir gazoz. Türkiye'de iken pek çok sefer canımın çekmişliği vardır. Yanındaki mavili de eşimin favorisi. 


Ah yeniden Cezayir'e gitsem de alışveriş yapsam diyordum döndüğümde. Bu tabaklar hep gönlümü fethetmiştir. Daha kaliteli ve daha sağlam bunlar eskilerinden. Takımı tamamlamama az kaldı. 


Tan kuş yeni çekicisi ile oynarken. Evi doldurmamak şahane bir fikirdi. Gönlünce oynayabileceği kocaman bir alanı var. Eski evimize nazaran burası kocaman. Bir de kapalı teras olması epey rahatlattı. İki oda bir salon oldu resmen. 


Günde en az iki kez bahçeye çıkıyoruz. Zaten hava güneşli oldu mu tan direk dışarıya gitmek istediğini belirten cümleler kurmaya başlıyor. Araba da pek girmediğinden rahatça oynayabiliyoruz. 

 
Doğa her zamanki gibi göz alıcı. Her yer yeşil. Kocaman sıradağlar ve renkli çiçekler var. Havası mis gibi.


Benzin istasyonu Naftal artık daha gelişmiş. Hatta Alger'e gittiğimizde mola verip marketine girdik ve restoranında pizza yedik. Pizza oldukça dandikti ama en azından yemek yenilecek ve tuvalete girilebilecek yer bulabilmek harikaydı. 


Burası Setif. Büyük bir Park Mall denen alışveriş merkezi yapılmış. Bir ufak versiyonu da var Rais orası da güzeldi çok beğendim. Türkiye'dekilerden hiç farkı yok diyebilirim. En azından öyle bir havayı solumak da iyi geliyor. Tan'ın peşinde koşmaktan fotoğraf çekemedim ama bir dahakine çekeceğimi umuyorum.


Tan Rais'in önünde atlıkarıncaya bile bindi:)


Alışveriş merkezinden bir itfaiye kapmasaydı zaten herhalde şaşırırdık! Çocukları mutlu etmek ne güzel bir şeydir. 


Evde pişirdiğim ilk kekim. Bu ilk kekten sonra evet artık ben bir süreliğine buradayım dedim. O kek kokusunun eve dolması lazımmış demek ki. 


Ana oğul :)


En baştaki bizim evimiz. 


İlk hastalığımızı da atlattık. Doktor tatlı bir hanımdı, oldukça iyi davrandı. Muayenehane çok dandikti sıra düzeni kesinlikle yoktu. Randevu almamıza rağmen bir sürü insanı bekledik. Tan artık son raddesindeydi ki içeri girmeyi başardık. Neyse bu da geçti çok şükür. 


Şimdilik bu kadar. Sizlere kocaman sevgilerimizi yolluyoruz. Tan uyurken hızlıca yazılan bir blog yazısının daha sonuna geldik. En kısa zamanda yeniden görüşelim dostlar!