9 Mart 2017 Perşembe

İçimdeki kadınlar ve olanlar

Artık iyiden iyiye uzatıyorum, böyle sakız gibi oluyor yazmak isteyip de yazamadıklarım, sünüyor ve tadı bozuluyor sanki. Bu loğusalık ne menem bişeymiş. Ağlayıp duruyorum olur veya olmaz yerlerde ve şeylere.

O zamanlar yani çoluk çocuk yokken anne olup da kendine bakmayan kadınlara söylenirdim, sanırım 5 gündür yıkanmadım. Hatta yüzümü bile yıkamak istemiyor canım, bazen sütlü veya kusmuklu eşofmanlarla gelenlerin karşısına çıkıyorum. Bu çocuk işi beni biraz bozdu, dağıttı. Öyle tatlı ve masum ki bir yandan sadece ona bakarak saatlerce ağlayabilirsiniz, bir yandan da o kadar zor ki devamlı yatır kaldır besle gazını al dinle kontrol et... Çok rutin oluyor her şey, daha önceki rutinlerden çok daha rutin, hatta fazla rutin. Ama dışarı çıkmak benim için şu anda ayrı bir eziyet. Daha alıştım tabi ilk günlere nazaran, yine de dışarıda herhangi bir yerde memeyi örtüyle de olsa çıkartıp emzirmek fikri bile beni sinirlendiriyor. Mama yapınca soğuyor, tam altını değiştirirken kakasını yapabiliyor, hatta evden çıkacakken bir de bakıyorsun temiz elbisesine çişi çıkmış hadi avaz avaz değiştiriyorsun. Bebekler gerçekten çıplak olmaktan hiç hoşlanmıyorlar. Bunlar hep bir harp oluyor insanın kendisiyle ve çevredekilerle. Her haline de şükrediyorsun bir yandan, kendinin ve bebeğinin; anne olmak isteyip olamayanlar, çocuklarını kaybedenler, hastalıklarla boğuşanlar vb daha öyle acı şey var ki hayatın içinde. Hepsi birleşince düşüncesi bile bir loğusayı delirtebilir bence. Ben şimdi sihirli 40 ın çıkmasını ve ebediyen beni terk etmesini bekliyorum. Olay gerçekten neden ibaret bilmiyorum. Dışarı çıkınca memelerin sızlaması durumunu söylemeyi unuttum o  da ayrı bir şey tabi. Emzirmek beklediğimden eğlenceli ve güzel, yine de yavaş yavaş büyüyen bir bebeği o memeden öbür memeye taşımak bile bazen zor olabiliyor. İşte bunlar hep loğusa sendromunun getirileri. 


İçimde bildiğim ve bilmediğim hatta hiç mi hiç tanımadığım bir sürü kadın var sanki. Birinin dediği diğerini tutmuyor, biri öbürüne tapıyor, bir diğeri berikini hiç mi hiç sevmiyor. Çok tuhaf. Meyilli oluyor insan hüzne, kedere, gam'a. Bu kafayla iyi içilir aslında, efsunlu gibi bünye. 

Bilmem ne yazayım. Bazen eski zamanları özlüyorum diye ağlıyorum. Bazen de oğlanın üniversite zamanına kadar olan tüm anlarına anılar biçiyorum kendimce. Maviş boncuklarını öpmek, o küçük ağzını hüüp diye içime çekmek istiyorum ve onu böyle mıncır mıncır sıkmak. Kimisi alın bu çocuğu başkasına verin ben bakamayacağım diyormuş, kimisi camdan atmak istiyormuş, yani işin bu derecesi de var ama ben ilk günler hariç bakamayacağımı hiç düşünmedim. Bazen yanlış mı yapıyorum endişesi taşıyorum ama çingene çocukları nasıl büyüyor baksana derken buluyorum kendimi. Etrafımdaki bazı salakları da çocuk büyütürken gördüğümden ben haydi haydi yapıyorum canım diyorum. Buna da loğusalık bencillği deniyor sanırım bilemiyorum. 

Nitekim hayat ona güzel şu sıra, aslında hep de ona güzel olsa keşke, hep gülse, her anı dolu dolu yaşasa istiyorum. Kötü kaynana modeli olur muyum diye de düşünüyorum bazen, potansiyelim var gibi. Ama alt kattaki hobi odamı bile oğlumla paylaşırım diyen de pamuk bir tarafım yok değil. Sağlık olsun o bana yeter!


Hadi ben kaçtım. Oğlan uyanmadan beş günlük pisliğime bir son verip ılık bir duş almam lazım:)

Sevgiler

21 Şubat 2017 Salı

Doğum, Loğusalık, Annelik ve diğer şeyler

Herkese Merhaba;

Nihayet yazabiliyorum. Beklediğimden daha değişik ilerliyor pek çok şey ama iyi sayılır. Aslında hep duyduğum şeyler çerçevesinde ilerliyoruz günlerin içinde. Bazen geçmek bilmiyor bazen hoop akşam oluveriyor. 

Şunu kesinlikle diyebilirim ki bir bebekle olmak zormuş. Hem küçük olması hem tecrübesizlik insanı bu hassas dönemde üzüyor. Bazen gereksiz buhranlara dalıveriyor insan. Loğusalık dipsiz bir kuyu gibi içine düşersen tırmanması zor olur, bu yüzden temkinli davranmak, sağlam basmak lazım. 

Öncelikle doğum ile ilgili birkaç şey yazmak istiyorum merak edenlere;

-Şunu anladım ki insanların söylediklerini dikkate almamak en güzeli. Herkesin macerası kendine has. Mesela sezaryeni hatta epidurali daha zor bir şey sanırdım ben, meğer epey korkutulmuşum. Tabi normal yollarla olması en çok istediğimizdi ama neden öyle olmadı diye pişmanlık duymadım. Aksine koridorda acıyla ağlayan kadınları görünce dedim iyi ki beklemiş küçük tosbağam. Merak edenler için yazayım, her şey yolundaydı normal bekliyorduk ama gelmemekte ısrar etti paşa. Kafası da azcık tombikmiş normal zor olurdu dedi dr'um. Birkaç günde toparlandım. İyiyim şimdi.Şükür!

-Anneliğe dair yazarsam henüz üzerime annelik çökmedi. Hani öyle aşkım balım her şeyim modum yok. Aslında böyle olacağını ben zaten biliyordum. Çünkü kendimi tanıyorum..Bazen inanamıyorum benim karnımdan çıktığına. Ultrason görüntülerine bakınca gerçekliğine inanıyorum. Gerçekten mucize tabi ona şüphe yok. Minnak ellerini ve ponçik boğumlarını görünce hayatı daha iyi algılıyor insan. Yaşamak güzel şey diyor her ana bir kere daha şükrediyor! 

-Loğusalık ise çok detaylandırılabilecek, üzerine sayfalar yazılabilecek bir durum bana kalırsa. İlk günler gerçekten dehşete kapılmış gibiydim çünkü, nasıl bakacağım bu bebeğe diye panik haldeydim. Devamlı ağladım birkaç gün. Uykusuzluk da çok koydu bana. Öyle gece yarılarına kadar oturup film izlemenin verdiği uykusuzluk gibi değil. Gözleri gece fal taşı gibi açılmış ve devamlı meme isteyen bir şey var karşınızda. Henüz duruma adapte olamamışken öylece gecenin içinde kalıvermek insanı sinir harbine sürükleyebiliyor. Birkaç gün sonra üzerimden atıverdim o durumu ama hala endişeli tavırlarım var, daha çok nedeni yapamamak değil aslına bakarsanız, onun üzülmesi ve yetememek duygusu. Ne insanlar çocuk büyütüyor. Herkes bizler gibi ihtimam mı gösteriyor. Çocuklar yalın ayak soğuklarda dolaşıyor. Bu daha başka bir duygu ifadesi zor. Ve anne olmak için doğduğuna inanmayan kadınlar için içinden çıkması biraz daha zor. Ben her kadının anne olması gerektiğine inanmıyorum. Kutsallık söylemlerine, o mükemmel annelik hareketlerine inanmıyorum. Bu yüzden de teslim olmam biraz daha zaman alacak gibi. 

-Fotoğraflarımdan birinin altına sihirli kelime 'geçecek' demişti bir arkadaşım. Hep onu düşünüyorum. Özellikle geceden sabaha donan o zamanlarda diyorum kendime, geçecek, büyüyecek ve bu anlar özlenecek, üzülme, devam et, sabret, mutlu şarkılar söyle içinden. Evet şarkı söylüyorum ninni niyetine biraz da. İyi geliyor. Bebek de sesimi seviyor. Bana bakıyor ama henüz tanımıyor elbette. Ama beni sevdiğini söylemesi için sabırsızlanıyorum en çok. O minik adam tarafından sevilmek arzusu dolu içim! 

-Kedicik de evde değişik durumlar olduğunun farkında. Ama rahatsız olmadı. İlk günler biraz ilgi ondan kaydı diye tedirginlik yaşadı ama sonra geçti. Arada ben emzirirken gelip kucağıma oturuyor, beni de sev diyor belli ki. Öyle oturup gidiyor beş dakika. Bebekle tanıştırdık ama öyle tepki vermedi pek. Onun masumiyetinin ve savunmasızlığının farkında bence. İdare ediyor işte!

-Ebeveyn olduk artık. Çıt çıt çekirdek ailesiyiz. Bazen özlüyorum kaygısız ve rahat zamanları ama bahara daha iyi olacak her şey inanıyorum. Çıkıp dolaşacağız birlikte, masallar okuyacağız, mimikler yapacağız birbirimize. Boncuklarını izleyeceğim gün ışığında kuş cıvıltılarında. Şimdi daha çok ufak ve bu insanı biraz tedirgin ediyor. Dışarı çıkınca heyecan oluyorum, ya ağlarsa diye endişe ediyorum. Her yerde emzirmeye de alıştım aslında hiç çekinmiyorum hoop meme dışarda:) Kadınlık çok acayip mevzu valla!

-Öyle çok ahkam kesmemek, durumun içerisine girmeden fikir yürütmemek gerekiyormuş onu da anladım. Emzirmek güzel, hiç gıdıklanmadım mesela, acıyan yerler de zamanla düzelecek biliyorum, emzirmeyi sevdim. Sütüm gelmese de emzirdim, ne zaman isterse emziriyorum. Mama takviyesi yapıyorum ve bunun için de üzülmüyorum. Hatta yalancı silikon meme de verdim onun için de pişman değilim. Bazen ihtiyaç oluyor. Kalabalık istemem sıkılırım dedim, annem ve teyzem gitsin istemiyorum şimdi yanımdan. İkinci loğusalık sendromum o ilk günlerdeki ağlamaların yanında yalnız kalmayı istememek oldu. illa birileri olsun istiyorum etrafımda, iyi geliyor. Süt sağıyorum bazen o da acayip bir şey, fork fork çekmesi komiğime gidiyor hatta. Memelerimin bu işe yaramasına şaşırıyorum, ahh diyorum memeler nelere kadirmiş:) O doysun da yeter, kim görmüş kim görmemiş hiç takmıyormuş insan. Yoksa çıplaklar kampı gibi gelirdi bulunduğum alan serde annelik olmasa!

Bir ara yine yazarım. Uyuyor şimdi tosbağa. Sabaha bir saatte ayaklanırız yine. O da bilmiyor henüz gece gündüz ne yapsın. Bir iki aya düzelir, sabretmek gerek. Demem o ki istiyorsanız yapın bir bebek, ama tereddütle yapılacak bir şey değil. Bolca sabır, hüzün, aşk ve diğer şeyleri içinde barındırıyor, hazırlanmak da mümkün değil başına gelecek öyle anlıyorsun. Güzel ömrü olsun, mutlu bir hayat sürsün, gülsün, dünyayı sevsin bizi sevsin tek arzu ettiğim bu.

Hadi bakalım bize kolay gelsin. Öperiz bizi sevenleri ve merak edenleri. Aklıma bu kadarı geldi eksik gedik olabilir, sonra yine detay veririm. Bir ara denizi görmek ve uzunca içime havasını çekmek için sabırsızlanıyorum. Yürümek iyi gelecek sanırım. Gezenti ruhlara ev basabiliyor:)Öyle ben alırım çocuğumu gezerim tozarım diye ahkam kesmekle de olmuyor, buz gibi soğukta 10 günlük bebeği sokağa çıkartmaya korkuyor insan, vicdan yapıyor aklınızda bulunsun!

5 Şubat 2017 Pazar

Hamile kafası; Son düzlük

Günler tıpkı masallardaki gibi birbirini kovaladı. Hızla aktı gitti adeta tüm yaşananlar. Şimdi sadece yaşanacak bir koca gün kaldı bebeğimize kavuşmadan önce. Hala inanamıyorum hatta belki bir süre daha inanmamaya devam edeceğim bebekli bir yaşama. Rutinimizin değişeceği fikrine hala alışamadım ve doğuracakmışım gibi de gelmiyor çok acayip bir şekilde. Doğurmak ve ben, iki uzak kıta gibi birbirine. Ben sadece kelimelerden yeni ve kendime özel cümleler doğurabilirim sanıyordum şimdi içimden bir hayat çıkartacağım. İnsan nasıl şaşırmaz, afallamaz? O küçücük ponçik ayaklar ve bezelye parmaklarla ben ne yapacağım😳 Ölesiye korkuyorum, belki çok aptalca ve yersiz ama evet korkuyorum. Başından beri normal Doğum düşündük durduk, doktorum da o kafada, yapabileceğime de inandı, beni de inandırdı ama paşamız gelmek istemiyor. O halinden pek memnun, annesinin yumuş karnından çıkası gelmiyor bir türlü. Eğer bugün de doğurmazsam pazartesi sabahı sezeryana gireceğim. Daha önce hiç ameliyat olmadım, doğal olarak korkuyorum ama elden gelen bir şey yok. Söylenenlere pek kulak asmamaya çalışıyorum çünkü malum herkesi bir tecrübesi ve söyleyecekleri var. Herkesin yaşadığı kendine. Sağlıklı olalım da ana oğul gerisi nasılsa gelir. Acı çekmeden anne olunmuyormuş artık idrak ettim, normali ayrı sezeryanı ayrı dert. İkisi de birbirinden stresli. Bu iş başlı başına stres. Sonrasını yaşayarak göreceğiz. Şu an en çok nasıl bir tiple karşılaşacağımı merak ediyorum😀Bir de hemen benzetirler ya ana babaya, bakalım ilk kim diyecek şuna benziyor diye. Ne zaman yazarım  bir daha bilmiyorum ama yazmaya gayret edeceğimi biliyorum çünkü kendime de zaman ayırmam lazım. Lohusa kafasını da yazacağım zaten bakalım dedikleri kadar var mı? En çok da emzirirken gıdıklanacak mıyım onu merak ediyorum şu an. Ne kadar okuduysam o kadar unuttum okuduklarımı, sanki hepsi eski bir macera gibi durduğu yerde kalıverdi. 

Deniz kenarına gittim bugün ayrıca, çok iyi geldi deniz havası. Kendim gibi hamile bir kedicik gördüm yemeğimden verdim açtı, ona ağladım. Güldüm sonra ahh dedim şu hamile kafası. Bugün tam 4 kez ağladım. Sebeplerim çok bombastikti. 

Daha ne yazsam bilmiyorum, sanki dünyaya gelecek benim, belki de onunla yeniden doğarım kim bilir. Kutsal annelik söylemleri çok bana göre değil ama büyük konuşmayalım, yaşayalım görelim. 

Ne de olsa ameliyat, dua edin. Sağ Salim girip çıkayım, bebek de sağlıklı olsun, sevdiklerim de yanımda, daha da bişey İstemem zaten. Hoş bulalım yeni hayatımızı, aşkla huzur bir arada ilerleyelim kafi. 

Herkese sevgiler. Yeni bir macerada görüşebilmek dileğiyle...

Mutlu kalın💐



22 Ocak 2017 Pazar

Bazen ve her zaman; hamilelik kafası

Herkese merhaba. Yine çok uzun ara verdim biliyorum ama kafam o kadar dolu ki yazmak içimden gelmiyor. Bebek için aldığım mavili bir defter vardı,güya onu bebekle ilgili düşüncelerimle falan dolduracaktım ama günlük oldu, bu ara hep ona yazıyorum. Bebekle ilgili olmayan her şey içinde. Bu da böyle bir hamilelik kafası olsa gerek!

Artık yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik. Ama sanırım en zor kısmı da burası. Normal doğum öngörüldüğü için şu anda, beklemekten başka bir seçenek yok. Böyle her an doğurabilecek olmak da ayrıca bir stres bence. Tamam her şeyin doğalı güzel falan ama bir yandan içimdeki küçük şeytan sezeryan yapıp geçseydin demiyor değil! Bakalım göreceğiz yaşayarak. Şu sıra koca göbek olarak dolaşıyorum evin içince. 38. haftayı sürüyoruz. Aklım hep dışarlarda. Geçen gün çarşıda bir teyze ayy kızım sen yakında doğurursun dedi kadın panik oldu beni dolaşırken görünce:) Ben de korkuyorum ama yine de dolaşmama engel olamıyor bu hissiyatım. Nasılsa her şey olacağına varıyor öyle değil mi? Örneğin 4 gündür evdeyim ve şimdiden darallar geçirmek üzereyim, bebekli günlerin ilk zamanlarında ne yapacağım çok merak ediyorum.

Bazen sinirli oluyorum herkese ve her şeye, çoğunlukla pamuk gibi olduğumu söyleyebilirim. Bir de geçen değişik bir sancı geldi diye oturdum ağladım, heyecan oldum. Oysa bu daha hiç bir şey biliyorum. Etrafımdakilere nadiren rahatsızlık veriyorum sanırım, yani bu bile başarı bence hormonlar tavan yapmışken. Bir ara hep ağladım, bir ara da devamlı uyudum. Gözlerim kapalı olmasa da içimin uyuduğu zamanlar da oldu. 10 senelik evli olmamıza rağmen hala erken çocuk yapmışız gibi geliyor komik bir şekilde. Bunu uzun zamanımızı Cezayir'de gurbette ve mahrumiyette geçirmemize bağlıyorum. Hamile kalana kadar geçen süre de benim o içimdeki tatmini sağlayamadı. Çünkü yabancı bir şehre alışmam da uzun sürdü, tam alıştım öğrendim derken bebek araya girince de hoop her şey yine değişti. Bu yüzden biraz aptallamış olabilirim. 

Cezayir'i özlüyorum. Her zaman değil elbette ama çoğunlukla. Havasını, doğasını, oradaki yalnız anlarımızı ve aylaklığımı zı özlüyorum. Daha az para harcıyor olmayı özlüyorum. Bu memlekette sokağa adım atmak demek saç saç paraları yapmak demek. Elektrik, su, internet paraları da cabası. Hele bebek ve hamilelik piyasasına hiç değinmiyorum her şey abartı. Yine de ay ben istemem çok şey yapmam öyle dememe rağmen aklımın kaldıklarını bir baktım yapıyorum. Sonuçta ilk bebek, insan heves ediyor elbette. Bu işlerin çok b.kunun çıktığını düşünüyorum, kararında bırakmak, bırakabilmek lazım. 

Daha ne yazabilirim emin değilim. Cezayir ile ilgili çok şey yazamamama rağmen elimden geldiğince halen soruları yanıtlamaya, mesajları cevaplamaya gayret gösteriyorum. İnsanların kafalarında biliyorum ki gidilecek yer farklı bir coğrafya söz konusuyken endişe tavan yapmış oluyor. Bir karşılaştırma yazısı da yazacaktım ama fırsat bulamadım. Yani kalmak ve gitmek ile ilgili, gurbet ve memleket ile ilgili. Pek içimden de gelmedi. Belki bir ara içim kıpırdanırsa yine yazarım. 

Herkes bebek olduktan sonra şunu zor yaparsın yok bunu yapamazsın diyor, öyle insanları dinlememeye ve etrafımda tutmamaya çalışıyorum çünkü sinirimi bozuyorlar. Olumsuz söylemler beni deli ediyor. Ama neyse ki bana her şeyin güzel olacağını söyleyen, dilediğim şeyleri yine yapabileceğimi anlatan güzel insanlar da var etrafımda. İnsanlar minicik bebeklerle dünyayı dolaşıyorlar, ben de kendimi istediklerime odaklanabilmek hususunda telkin etmeye çalışıyorum çünkü tam tersini düşünmek strese ve sıkıntıya sokuyor. 

Bizden haberler bu şekilde. Annem bir süredir yanımızda. Onun burada olması pek iyi oldu, bana yardımcı oluyor. Artık son zamanlar olduğu için yemek falan yaparken zorlanıyordum, hemencik yoruluyorum. Yani demem o ki etrafta yardım edecek birilerini olması güzel. 


Bakalım bizi neler bekliyor. Yakında yine yazarım. İnşallah bundan sonra daha sık hatta hep ama hep yazarım, hem de kafam dağılmış olur. Benim için iyi dileklerde bulunun lütfen. 

Sevgiler 


9 Kasım 2016 Çarşamba

Gidenler ve yeni gelenler


Urla da bir zeytin bahçesinde çekildi bu fotoğraf. O gün alabildiğine güneşli ve güzel bir gündü. Bulutlar puf puftu en sevdiğim halleriyle. Ağaçlarda tek bir zeytin tanesi bile kalmamıştı üstelik. Buna rağmen bir tanesini keşfedip ısrarla bluzumun içine topladık. Baka baka bir hal oldum her birine aynı çekilen o an gibi. Ayağımıza dikenler battı, hop hop ilerledik kurumuş toprakta. 

Günler yine birbirini kovaladı ve canım yaz gitti. Sonbahar sonbahar olalı belki de pek böyle hüzün görmemişti. Sonbahar hep hüzün doludur aslında ama bilemiyorum bu seferki daha başkaydı sanki çünkü bir insanı aldı götürdü hayatımızdan. Anneannemi kaybettik. O dağ gibi kadın eridi bitti, ufacık kaldı. Senelerdir zaten çektiği acısı vardı, yaşlılıktan, bunamadan ve artık yitirdiği bir takım fiziksel özelliklerdinden ötürü de. 


O benim Meloşum, ayaklı gazetem, yumuş yumuşumdu. Bu halimiz ne kadar da harika, içtenlikle gülümsüyoruz. Birlikte çok gülümsemelerimiz oldu. Kokusunu, kollarının yumuşaklığını, saçlarının pişmaniye gibi o halini hatta onları düzeltmek için limon sürmesini hatırlıyorum an be an. Şimdi ondan bana tüm o harika anıların yanında bir çanta, iki tane mendil, başörtüsü, iki elbise ve bir de sabahlığı kaldı. 

Alıştırmıştık sözde kendimizi. Zaten 40 günden fazladır hastanede yatıyordu. Bir sürü zorlu süreçten geçti. Onu en son yoğun bakımda ziyaret ettiğimden taze bir ölüden farksızdı ama işte yine de sıcaktı hala. Annem, teyzem onu doğuran yegane varlığı kaybetti, hayatın ağırlığının altında günlerce ezildiler. Meğer hayat ne acımasızdı! 

Kendimizi kandırmakta insanoğlundan büyük usta yok. Her gün hayat ne kadar güzel diyerek başlıyoruz mutlu günlerde söze, şanslı hissediyoruz, şükrediyoruz ama işin aslı öyle mi? Birileri o buz gibi toprağa giriyor her gün, niceleri sırada ve bir gün de biz! Ve o çok anlamlı bulduğum söz de olduğu gibi, bir gün bizi tanıyan herkes öldüğünde hiç var olmamış gibi olacağız...İşte hayatın ta kendisi! Zaman zaman yeniden tanışıyoruz kendisiyle.

Gidecek olanlar gidiyor ve ölenle ölünmüyor. Hayatımıza devam ediyoruz elbette mecburen. İçinde devinip duruyoruz. Tasalar, kaygılar, hüzünler ve mutlu gülümsemelerle bazen. Hayat akıyor. Birileri gidiyor, yenileri geliyor. Bize de gelen bir yeni nefes var hayırlısıyla inşallah. İçimde bir ponçik büyüyor, küt küt tekmeleyerek aşıyor günleri. Annelik günden güne doluyormuş insanın içine öyle diyorlar, şu an sadece gelişmesini takip ediyorum, iyi olmasını arzu ediyorum her gün. Bir de maviş boncuk olsun istiyorum çok, sarı lüleleri olan maviş bir oğlan; bulut tenli, gök gözlü, güneş saçlı olsun ve hep gülümsesin inatla! Sağlıkla gelsin inşallah yeni hayatına.


Herkese sevgiler. Yakında yine yazacağım. Telaşlı günlerin ardından ancak duruluyoruz diyebilirim. Hoş, bir süre sonra farklı telaşlarımız olacak ama olsun, yine gelip yazarım ben terapi niyetine. 

3 Eylül 2016 Cumartesi

Haydi bre pehlivan!


Meğer ne de çok olmuş yazmayalı. Zaman yine su misali akıp gitmiş. Ben belki iki ay olmuştur derken bir de baktım nisandan bu yana yazmamışım. Hayat iteleyip durduğu için arkamızdan bir şey anlamadık geçen zamandan. İnsanoğlu işte yaranılmıyor öyle de böyle de!

Hala alışıyorum demeyeceğim çünkü artık alıştım. Yalnız herkes Türkiye'nin en iyi en güzel şehrine yerleştin dese de burası da hala bana bir nevi gurbet. Henüz ait hissedemiyorum ama tanıyorum, öğreniyorum, seviyorum. Güzel şehir izmir, insanları güzel, sokakları güzel, kafalar güzel! Yalnız havası hiç güzel değil. Tamam kışlar çok uzun sürmüyor, soğuk olsa da devamlı değil, bu kışı güzel geçirdik ama yazı berbattı! Cezayir'de ben bu kadar sıcağı hissetmemiştim, her yer klimalıydı orada, bu sene İzmir'de hele ki Haziran ayında her gün söylendim diyebilirim. Dışardan davulun sesi hoş geliyor elbet, sen İzmirdesin orası yakın burası yakın diyen çok oluyor ama kazın ayağı öyle değil. Yakın olan yerler ateş pahası, e zaten insan aylarca da tatil yapamaz ki hadi hafta sonu git, hadi git bir hafta kal tamam işte! Sanıyorlar ki biz her gün burada Alaçatı Çeşme Foça kop koptayız:)

Evin işleri hala bitmedi ama ev işi değil de bahçe işi kaldı. Bir de salondaki kocaman camın önüne iki berjer alamadım gitti. Yeni ev ve yeni hayatımızda bir dönem saç saç paraları yapmak gerektiğinden bütçe ayarlamasına odaklıyız şu an. Türkiye pahalı bir yer(miş). Her şey masraf her şey para! Hele bir de ev müstakil olunca altından kalkmak biraz zor oluyor haliyle. Öğreniyoruz!

Memlekette olmak güzel elbette doğruya doğru. Ama arada bir gitmek aklıma esmiyor da değil, hal vaziyetlerimiz malum memleket olarak. Cezayir'deki sade yaşantımız, yalnızlığımız bazen düşüyor aklıma bir gitsek diyorum. Hatta dönsek mi ki biz acaba dediğim zamanlar oldu. Kendimi cırmalıyorum şişşşt otur oturduğun yerde diye ama ne kadar devam eder bu böyle bilemem! 

Çok şükür iyiyiz. Burada hep şükrediyoruz, yaşadığımız için, başımıza bir şey gelmediği için, sağlığımız için, evimiz olduğu için... Türkiye'de yaşayabilmek bile bir mucizeymiş bunu öğrendik.

Okuyorum bol bol ama pek yazamadım işte. Hem söylenmek istemedim sıkıldığım zamanlarda, hem de biraz kendimle kalayım istedim sanırım. Hoş; bir işe de yaramadı ama olsun, denedim. 

Şimdilerde biraz serinlik var bu diyarlarda, ohh iyi geliyor. Daha da serin olsun istiyorum. Şöyle bir hırka giysek de otursak balkonda, bahçede üşüsek akşamları çorap giysek mesela. Yaz'dan hiç bu seneki kadar sıkılmamıştım. 

Bundan sonra daha sık yazarım artık herhalde, bir zahmet! Yazmazsam da dürtün beni olur  mu, hadi tuğba diye.

Haberler şimdilik bu kadar. İyiyiz, sağlıklıyız, yuvarlanıp gidiyoruz. Özlemlerim özlemelerim yine devam ediyor ama en azından kilometrelerce uzunluğunda değiller. Olabildiğimiz kadar mutluyuz! Siz de öylesinizdir umarım, ancak bu kadarına dilimiz varıyor artık çünkü!

Herkese sevgiler...

28 Nisan 2016 Perşembe

Roman tadında değil belki ama gerçek!


Herkese Merhaba;


Yazamıyorum, yorgunum, her yanım tutuk ama güneşle birlikte huzurluyum. Sabahları kendi evimde uyanıyorum. Evet bazen huysuz olabiliyorum çünkü hala alışmaya çalışıyorum yeni hayatıma, hala bazen gurbet gibi geliyor güzelim İzmir bana. Ev yoruyor, iş hiç bitmiyor. Kafamı toparlayıp şöyle bir duramıyorum, devamlı ya elim ya aklım çalışıyor. Bahçe ile uğraşmak güzel ama aynı zamanda eziyetli bir iş, hele bir de alan geniş olunca. E bir de Türkiye'de işler öyle hop deyince olmuyor, bekle dur usta gelsin, ölçü alsın, fiyat versin, yapsın getirsin, hepsi bir süreç. 


Bu fotoğrafın üzerinden epey zaman geçti, şu ara ince hırkayla iş yapıyorum, akşamları hala biraz serin oluyor. Dün akşam diktiğimiz ağaçları sularken üşüdüm mesela. Sulama işi otomatik olmadığı için henüz hortumla zorlanıyoruz biraz ama o da olacak inşallah. Öyle çiçek yok henüz bahçede varsa yoksa elma armut şeftali portakal erik ağacı gibi ağaçlar ve nane maydanoz biberiye reyhan v.b


Bu tombişleri alalı da epey oldu. Geldiklerinden beri çoğaldılar da aslında ama fotoğraflayamadım. Bir iki güne yeni yazıda yayınlarım sanırım. Bir komşum var harika bir kadın, bana çiçekler getiriyor neredeyse her gün, birlikte ekiyoruz dikiyoruz, yiyoruz içiyoruz, sohbet ediyoruz. Mutlu oluyorum çok. Demiştim ki ona Cezayirdeyken evime döndüğümde hep taze çiçeklerim olsun evin içinde istiyordum diye, buraya alışayım vazgeçmeyeyim diye getiriyor bana güllerinden, yaseminlerinden, şakayıklarından. Misler gibi kokuyor evimiz. Kaktüslerim, aloa veram, sukulentlerim, kara sevda çiçeğim, nanem, biberiyem hep onun sayesinde var. Çapraz komşum da tatlı bir hanım, onun da bahçesinden otlar geliyor çeşit çeşit, baklanın tadı mesela şahaneydi, onlar da iyi ki varla. Çok güleç bir Emine teyzem var Adile Naşit edasında, ona da bayılıyorum neşe veriyor hayatıma. Böyle böyle günleri yiyoruz işte. Geleli 4 ay oldu. Tatil gibi bir yandan, bir yandan değil ama iyi geliyor bu şekilde gitmesi. Alışmaya çalışıyoruz ama daha çok ben çünkü hala bu şehir koca bir muamma benim için. 


Bundan sonra gurbetten dönmenin nasıl olduğunu da yazacağım. Cezayir hakkında da yazacağım istek aldım:) Bu sıra hep Türkiye'den bahsediyorum ya Cezayir'i ne çabuk geri plana attın diye şikayetler var. Orada olmak ve burada olmak arasındaki farkları da yazacağım. Cezayir ile ilgili maillere de çok yanıt veremedim onları da yanıtlayacağım artık. Biraz toparladım sayılır. Her şeye birden yetişemiyorum lütfen kusuruma bakmayın!


Bu foto Foça'da çekildi, güzel bir gündü. Hop hop hopladım denizin dibinde mavinin huzurunda. Salı pazarı varmış çok güzel haftaya ona gideceğim. Etrafımız pazar yeri dolu, köyler, tarlalar, mandıralar, her yer şölen havasında sanki. Yaa zaten Cezayir'den sonra Türkiye'de her yer şölen aslında bize. Bazen insanoğlu olarak söylendiğim oluyor ama hemen ayıplıyorum kendimi, dürteliyorum çaktırmadan, oradaki günlerini unutma diyorum kendime. Yoluna giriyor yavaş yavaş. Evimiz eksiklerimiz tamamlanıyor. Ama kolay değil gerçekten. Değişiklikleri çok sevmediğimi düşünmeye başlıyorum aslında düzen bozup yeniden oluşturmak zor zanaat hakikaten. Neyse sonuçta sağlık en önemlisi, her şey nasılsa bir şekilde yoluna giriyor, su akıyor yatağını buluyor. Özlemek yine var ama en azından aynı göğün altındayız!

Hayatım roman tadında değil belki evet ama son derece gerçek, nihayet!

Yeniden görüşelim a dostlar. Bu tarafa yolu düşenleri bekliyorum artık havalar güzel nasılsa:)
Sevgiler

21 Mart 2016 Pazartesi

Tam da gülüverecekken


Her şey yeni hayatımızda tam da yoluna giriyor derken ülkemize, insanlarımıza yapılan hain saldırılarla sarsılıyor ümitsizleşiyoruz. Yazmak içimden gelmiyor bunca şey olup biterken. Şu sıra hep evden çıktıktan sonra geçtiğimiz yollar mutlu ediyor beni, tarlalar, bağlar, bahçeler, sazlıklar ve peşi sıra ilerleyen beyaz bulutlar. Alışıyorum yeni hayatıma ama Türkiye'de olmaya alışamıyorum. Güne gülümseyerek başladığım nice gün oldu ve oluyor da elbette ama içimizde hep bir korku. Telefon ediyor sevenlerimiz çıkmayın aman dikkat edin kalabalık yerlere gitmeyin. Nereye kadar? Bu bir iki gün çıkmayacağız da ya sonra? Hem neden? 

Gurbetten sonra memlekette olmak çok tuhaf. Artık başkasının evindeymişim gibi hissetmesem de tam manasıyla adapte olabildim diyemem. En kolay adapte oluşum pazarlara oldu. Menemen şu sıra favori mekanım. Komşularımla tanışıp sohbet ediyorum. Bana kabaklar, kekikler, leylaklar, kekler getiriyorlar. Seviliyorum sanırım. Ben de onları seviyorum.



Ağaçlarım var artık bahçemde şeftali, armut, erik, badem, portakal, mandalin, limon ve bir de erguvan ağacım. Onların yapraklarını sevip duruyorum. Mutfaktaki ufak saksılara maydanoz ve dereotu ektim, çıktılar bile. Bakıp bakıp seviniyorum. Ufak şeylerle mutlu olmak iyi geliyor. Daha yapılacak işler var ama tadını çıkartmaya çalışıyoruz. Ama kimi zaman öyle oluyor ki günün içinde kayboluyoruz adeta. Zaman bizi alıp çevirip yere vuruyor gibi geliyor. Gün öyle hızla kaçıp gidiyor ki. Neyse ki diyorum bahara varıyoruz!



Cezayir'deyken en çok evimde olmasını istediğim çiçeklerin hayalini kurardım. Şimdi hiç evimden eksik etmiyorum mis kokulu çiçekleri. Bazen kendim alıyorum bazen komşularım bahçelerinden toplayıp getiriyorlar. Bu leylaklar örneğin, ne harika bir hediye. Yanında taze kekik ve taze nane de geldi üstelik. Bir parça kekiği bahçeye ektim, kalan maydanoz ve derotu tohumlarını da yarın ekeceğim. Evdeki çiçekler bir alem, zambak halen açmadı, şakayık tohumlarından patladı bugün, sukulentler kendi halinde, kamkat ise miniş meyveleriyle salonda süzülüyor, toplamaya kıyamıyorum. İşte öyle böyle öğreniyorum burada yaşamayı, alışmayı.

Daha iyi şeyler olsun istiyorum. Daha mutlu olsak hepimiz. Umut etmek yoruyor, keşke umut etmeye gerek kalmasa. Öyle yaşanası olsa ki dünya, tereddütsüz ilerleyebilsek hayatın içinde. Ne anlamsız onca edindiğimiz dert tasa aslında, halen kurabileceğimiz hayallerimizin içimizde var olmasına bile şükreder duruma geldik ve ölmediğimiz her gün iyi ki diyoruz. Ne olacak bunun sonu bilemiyorum. Yine gelirim arada. Aslında çok şey var yazacağım ama dilim varmıyor!

22 Şubat 2016 Pazartesi

Biz yaşarken


Her anın aslında verilmiş bir hediye olduğu dünyamızda tesadüfen yaşamaya devam ediyoruz. Alışıyoruz günden güne ama zor oluyor doğruyu söylemek gerekirse. Biraz eksik, biraz acayip, yorucu, stresli ve bilinmez. 

Kediciği hala yanımıza alamadık ama şu birkaç gün içinde yeni evine gelir o da. Buraya sanırım o da halen alışamadı, pek havası yok gibi. Eve gelince ve bizli yaşama geri dönünce düzeleceğini ümit ediyorum. Şimdilik yumoş battaniyelerde uyumaya devam ediyor.


Havalarda İzmir etkisi sürmekte. Bahar gibi aynı. Yalnız tabi önümüz mart olduğu için soğukların geleceğini düşünüyorum. Geçenlerde balkonda oturup bir kahve içtim, hava yine bahardan çalıntıydı. Çok sessiz bizim buralar. Cezayir'deki şantiyemizi aratmıyor bu yönüyle. Etrafın yeşillik olmasını da seviyorum. Evin yolunda bağ bahçe tarla dolu. Şehre ait olmayan ruhum yeşili görünce huzur buluyor. Yalnız, ev aslında şehre çok uzak olmamasına rağmen-20 dk sürüyor Karşıyaka'ya- henüz yalnız bir yere gidemiyorum ve bu beni sıkıyor. Araba da kullanmadığım için alıp da çıkamıyorum. Şu evin ana işleri biterse pratik yapıp yakın zamanda trafiğe çıkmayı planlıyorum. Buradaki en büyük hedefim bu. Bunu başaramazsam buradaki hayatım Cezayir'dekinden pek de farklı olmayacak çünkü. 


Nihayet avizelerimizi de alabildik. Her şey ateş pahası. Fiyatlar o kadar acayip ki şaşıp kalıyoruz. İnanamıyoruz çoğu zaman insanlar bir avizeye milyarlar veriyorlar mı gerçekten? Uygun fiyatlı olur diye Karabağlar'a gittik oranın da bir farkı yokmuş diğer yerlerden. Neyse ki şansımız yaver gitti de bir nebze uygun fiyatlı şeyler bulabildik. Bizim gibi memlekete dönen arkadaşlar hep anlatıyorlardı her şey pahalı, sıkıntı yaşıyoruz diye ama insan tecrübe etmeden anlamıyormuş demek ki. Ev müstakil olduğu için de şimdilik daha çok işi var. Alt kat henüz ardiye durumunda, bahara kadar düzenlemeyi umuyorum. Daha İzmit'ten eşyalarım da gelmedi, o da ayrı bir stres. Hani 8 senelik evliyiz ama yeni evli gibi eşya taşıma dertlerimiz var. E o zaman yaşamadık bunları şimdi yaşıyoruz. Açıkçası sıkıntılı bir süreç. Öyle keyifli tarafları paran varsa var, hayatın gerçeği böyle saçma bir şey işte. En güzel tarafı henüz benim için geçerli olmasa da ait hissedebilmek. Başımızı sokacağımız bir evimiz var çok şükür ve sağlığımız yerinde. Daha da başka bir şey istemiyorum zaten. Umarım yaşadığımız sıkıntılardan sonra güzel günler bizi bekliyordur. Umarım döndüğümüze pişman olmayız. 


Bir de tabi ege mutfağına hızlıca giriş yaptım diyebilirim. Şevket'in bu hali ile yeni tanıştık, kuzu etli nohutlu hali hoşuma gitti. Öncesinde sadesini yemiştim. Bostanlı pazarı bir nimet, çarşambaları gidiyorum. Her çeşit sebze meyve var ve fiyatlar uygun. Cibez, şevketi bostan, radika, ebegümeci, mantarın türleri pazarda mevcut, en keyifli kısmı şu anlık bu. Bir tane de pazar arabası edindim fıtır fıtır çekiştirerek dolaşıyorum pazarda. İşte o an, o renklerin içinde iyi hissediyorum. Bir de gece kafamı yastığa koyduğumda üstümde çok kat olmadığını bilmek huzurla uyutuyor. Yalnız buralarda hırsızlık oluyormuş diye duyduk stresliyiz. Bahçeye çit çevirteceğiz. Gece alt kattan tık sesi gelse uyanıyorum, henüz idrak edemedim bu tip evlerin bir yerlerinden sesler gelebileceğini. 

Bilmiyorum, tuhafım. İnsanlar ölüyor, biz yaşıyoruz ama ne için? Neden çabalıyoruz bunca, neden bunca stres? Yaşayacağız ve bir gün hop gideceğiz bir başımıza. Böyle olunca işte anlamsız geliyor bunca telaş, afallıyorum. Düşünceler kafamda öyle yoğun ki geldiğimden beri bazen iç sesimi duyamıyorum. Egenin renkleri iyi geliyor bir tek, denize bile yakınlaşamamışken henüz pazara çıkmak ruhuma iyi geliyor. Bir de şu telaşı atlatıp yazmaya ve okumaya devam edebilsem, işte buna çok ihtiyacım var. A bir de geldiğime sevinen insanların olduğunu bilmeye ihtiyacım var, aranmaya, sorulmaya...Hayat bıraktığım yerden devam etmiyormuş aslında bunu anladım. Hani döndük ya hala aklım 2007 de bıraktığım hayatta, aradaki boşluk çok uzunmuş meğer ve pek çok şey değişmiş. Yaşayarak görüyorum. Yani düşündüğüm kadar kolay değilmiş. 

Yazacağım yine. Memlekete kesin dönüş yaptım ama bloga kesin dönemedim henüz.

Not: Cezayir ile ilgili mailler almaya devam ediyorum. Koşturmacadan yanıtlamaya zaman bulamıyorum ama en kısa zamanda boş vakit yaratınca yazacağım. Lütfen hemen dönüş yapamadığım için bana kızmayın!

Herkese sevgiler...

8 Şubat 2016 Pazartesi

Hayaller Villakent, gerçekler Gediz Elektrik


Türkiye maceramızın başladığı tam bir ay on dokuz gün oldu. Daha yeni dünyaya gelen bir bebek misali alışmaya çalışıyoruz. Gerçekten bir farkımız olduğunu düşünmüyorum o ilk hallerinden. İçine düştüğümüz dünya denen yerde, gayretle ilerlemeye çabalıyoruz.

Evimiz şehre biraz uzak sakin bir yerde. Seyrek köyüne yakın, bir nebze de olsa doğallıkla baş başayız. Türkiye güzel memleket, İzmir’de tabi medeniyetin sembolü, havası suyu güzel, kimilerini tenzih ederek demeliyim ki insanları da güzel, yani aslında hala iyi insanlar var etrafımızda, ama tabi ne kadar kaldılar bilemiyorum. Ortalık çakal dolu, kelimenin tam manasıyla hem de. Nereden, kimden ne kopartırım gözüyle bakıyor insanlar diğerlerine. Bir de insanlar çirkin, şöyle yüzüne bakınca içimizin açıldığı o güzel yüzlü insanlar kuş olup gitmişler sanki. Diyorum ya çakal gibi bakıyorlar böyle insanın içine içine.

İçinde yaşayınca tabi bambaşka oluyor bu memleket, dönüşüyor zamanla. Çirkin yüzlü, bedbaht, umutsuz insanlara dönüşüyor sanki.

Başka kıtadayken, her şeyden kilometrelerce uzaktayken beyaz camdan izlediğimiz o dünya aslında kurmaca gibi geliyor insana. Hani bazen tüm söylenenlere inat bu kadar da olmaz diyorsun ama şimdi bakıyorum da oluyormuş.

Cezayir gerçekten hala bozulmamış, saf bir ülke. Özlüyor muyum diye kendime sıkça soruyorum, hayır özlediğim o değil, yüzlerdeki masumiyeti özlüyorum ben. Yeni açılan alışveriş merkezinde yürüyen merdiveni hayretler içerisinde seyreden insanların saflığını özlüyorum. Benim özlediğim aslında olmak istediğimiz halimizden kopup gelişimiz. Geçmiş gibi aynı. Hani büyükler hep derler ya aah o eski zamanlar diye, ahh o eski insanlar neredeler şimdi?

Türkiye kocaman bir gayya kuyusu adeta, etrafı da rengârenk çiçeklerle, mavi denizlerle çevrilmiş. Aslında öyle olmadığını anlamak çok da uzun sürmüyor. Bir gün bir uyanıyorsunuz evinizin elektrik sayacını değiştirmeye gelen elektrikçiler (habersizce geliyorlar ve işlemi de haberiniz olmadan yapıyorlar) bir kablo bağlantı hatası yapıyorlar ve evinizdeki ısıtıcı, buzdolabı, internetin modemi, ziliniz, prizleriniz falan yanıyor.(Biz yine ucuz kurtulmuşuz kimilerinin evi bile yanmış bu şekilde) Sonra binbir güçlükle hata yapmalarına karşın basıp giden o adamları arayıp buluyorsunuz ve onlar karşınıza pişkince dikilip yani tabi olmaması lazım ama yaptık bir hata diyorlar. Ha bir de aa siz elektriğinizi kestiğimizi fark etmediniz mi diyebiliyorlar. Tabi uyurken ben genelde elektriklerin kesildiğini anlarım çünkü öyle özel güçlerim var aman sakın kimse duymasın. İşte Türkiye aslında böyle bir yer. Ha tabi biliyorduk biz böyle olduğunu sadece unutmuşuz hatırlatıyorlar günbegün. Özlemle döndüğümüz evimizde iki tane işini bilmez yüzünden günlerdir oturamıyoruz, çünkü buz gibi, çünkü buzdolabımız da bozuk, çünkü internetimiz de yok, çünkü şu anda dükkanını kapatıp gitmiş olan şömineci adamın yaptığı şömine de evin içine tütüyor onu da yakamıyoruz. 

Yani bunlar daha ne ki? Böyle bir yer işte bizim güzel memleketimiz ve canımız insanlarımız!