28 Nisan 2016 Perşembe

Roman tadında değil belki ama gerçek!


Herkese Merhaba;


Yazamıyorum, yorgunum, her yanım tutuk ama güneşle birlikte huzurluyum. Sabahları kendi evimde uyanıyorum. Evet bazen huysuz olabiliyorum çünkü hala alışmaya çalışıyorum yeni hayatıma, hala bazen gurbet gibi geliyor güzelim İzmir bana. Ev yoruyor, iş hiç bitmiyor. Kafamı toparlayıp şöyle bir duramıyorum, devamlı ya elim ya aklım çalışıyor. Bahçe ile uğraşmak güzel ama aynı zamanda eziyetli bir iş, hele bir de alan geniş olunca. E bir de Türkiye'de işler öyle hop deyince olmuyor, bekle dur usta gelsin, ölçü alsın, fiyat versin, yapsın getirsin, hepsi bir süreç. 


Bu fotoğrafın üzerinden epey zaman geçti, şu ara ince hırkayla iş yapıyorum, akşamları hala biraz serin oluyor. Dün akşam diktiğimiz ağaçları sularken üşüdüm mesela. Sulama işi otomatik olmadığı için henüz hortumla zorlanıyoruz biraz ama o da olacak inşallah. Öyle çiçek yok henüz bahçede varsa yoksa elma armut şeftali portakal erik ağacı gibi ağaçlar ve nane maydanoz biberiye reyhan v.b


Bu tombişleri alalı da epey oldu. Geldiklerinden beri çoğaldılar da aslında ama fotoğraflayamadım. Bir iki güne yeni yazıda yayınlarım sanırım. Bir komşum var harika bir kadın, bana çiçekler getiriyor neredeyse her gün, birlikte ekiyoruz dikiyoruz, yiyoruz içiyoruz, sohbet ediyoruz. Mutlu oluyorum çok. Demiştim ki ona Cezayirdeyken evime döndüğümde hep taze çiçeklerim olsun evin içinde istiyordum diye, buraya alışayım vazgeçmeyeyim diye getiriyor bana güllerinden, yaseminlerinden, şakayıklarından. Misler gibi kokuyor evimiz. Kaktüslerim, aloa veram, sukulentlerim, kara sevda çiçeğim, nanem, biberiyem hep onun sayesinde var. Çapraz komşum da tatlı bir hanım, onun da bahçesinden otlar geliyor çeşit çeşit, baklanın tadı mesela şahaneydi, onlar da iyi ki varla. Çok güleç bir Emine teyzem var Adile Naşit edasında, ona da bayılıyorum neşe veriyor hayatıma. Böyle böyle günleri yiyoruz işte. Geleli 4 ay oldu. Tatil gibi bir yandan, bir yandan değil ama iyi geliyor bu şekilde gitmesi. Alışmaya çalışıyoruz ama daha çok ben çünkü hala bu şehir koca bir muamma benim için. 


Bundan sonra gurbetten dönmenin nasıl olduğunu da yazacağım. Cezayir hakkında da yazacağım istek aldım:) Bu sıra hep Türkiye'den bahsediyorum ya Cezayir'i ne çabuk geri plana attın diye şikayetler var. Orada olmak ve burada olmak arasındaki farkları da yazacağım. Cezayir ile ilgili maillere de çok yanıt veremedim onları da yanıtlayacağım artık. Biraz toparladım sayılır. Her şeye birden yetişemiyorum lütfen kusuruma bakmayın!


Bu foto Foça'da çekildi, güzel bir gündü. Hop hop hopladım denizin dibinde mavinin huzurunda. Salı pazarı varmış çok güzel haftaya ona gideceğim. Etrafımız pazar yeri dolu, köyler, tarlalar, mandıralar, her yer şölen havasında sanki. Yaa zaten Cezayir'den sonra Türkiye'de her yer şölen aslında bize. Bazen insanoğlu olarak söylendiğim oluyor ama hemen ayıplıyorum kendimi, dürteliyorum çaktırmadan, oradaki günlerini unutma diyorum kendime. Yoluna giriyor yavaş yavaş. Evimiz eksiklerimiz tamamlanıyor. Ama kolay değil gerçekten. Değişiklikleri çok sevmediğimi düşünmeye başlıyorum aslında düzen bozup yeniden oluşturmak zor zanaat hakikaten. Neyse sonuçta sağlık en önemlisi, her şey nasılsa bir şekilde yoluna giriyor, su akıyor yatağını buluyor. Özlemek yine var ama en azından aynı göğün altındayız!

Hayatım roman tadında değil belki evet ama son derece gerçek, nihayet!

Yeniden görüşelim a dostlar. Bu tarafa yolu düşenleri bekliyorum artık havalar güzel nasılsa:)
Sevgiler

21 Mart 2016 Pazartesi

Tam da gülüverecekken


Her şey yeni hayatımızda tam da yoluna giriyor derken ülkemize, insanlarımıza yapılan hain saldırılarla sarsılıyor ümitsizleşiyoruz. Yazmak içimden gelmiyor bunca şey olup biterken. Şu sıra hep evden çıktıktan sonra geçtiğimiz yollar mutlu ediyor beni, tarlalar, bağlar, bahçeler, sazlıklar ve peşi sıra ilerleyen beyaz bulutlar. Alışıyorum yeni hayatıma ama Türkiye'de olmaya alışamıyorum. Güne gülümseyerek başladığım nice gün oldu ve oluyor da elbette ama içimizde hep bir korku. Telefon ediyor sevenlerimiz çıkmayın aman dikkat edin kalabalık yerlere gitmeyin. Nereye kadar? Bu bir iki gün çıkmayacağız da ya sonra? Hem neden? 

Gurbetten sonra memlekette olmak çok tuhaf. Artık başkasının evindeymişim gibi hissetmesem de tam manasıyla adapte olabildim diyemem. En kolay adapte oluşum pazarlara oldu. Menemen şu sıra favori mekanım. Komşularımla tanışıp sohbet ediyorum. Bana kabaklar, kekikler, leylaklar, kekler getiriyorlar. Seviliyorum sanırım. Ben de onları seviyorum.



Ağaçlarım var artık bahçemde şeftali, armut, erik, badem, portakal, mandalin, limon ve bir de erguvan ağacım. Onların yapraklarını sevip duruyorum. Mutfaktaki ufak saksılara maydanoz ve dereotu ektim, çıktılar bile. Bakıp bakıp seviniyorum. Ufak şeylerle mutlu olmak iyi geliyor. Daha yapılacak işler var ama tadını çıkartmaya çalışıyoruz. Ama kimi zaman öyle oluyor ki günün içinde kayboluyoruz adeta. Zaman bizi alıp çevirip yere vuruyor gibi geliyor. Gün öyle hızla kaçıp gidiyor ki. Neyse ki diyorum bahara varıyoruz!



Cezayir'deyken en çok evimde olmasını istediğim çiçeklerin hayalini kurardım. Şimdi hiç evimden eksik etmiyorum mis kokulu çiçekleri. Bazen kendim alıyorum bazen komşularım bahçelerinden toplayıp getiriyorlar. Bu leylaklar örneğin, ne harika bir hediye. Yanında taze kekik ve taze nane de geldi üstelik. Bir parça kekiği bahçeye ektim, kalan maydanoz ve derotu tohumlarını da yarın ekeceğim. Evdeki çiçekler bir alem, zambak halen açmadı, şakayık tohumlarından patladı bugün, sukulentler kendi halinde, kamkat ise miniş meyveleriyle salonda süzülüyor, toplamaya kıyamıyorum. İşte öyle böyle öğreniyorum burada yaşamayı, alışmayı.

Daha iyi şeyler olsun istiyorum. Daha mutlu olsak hepimiz. Umut etmek yoruyor, keşke umut etmeye gerek kalmasa. Öyle yaşanası olsa ki dünya, tereddütsüz ilerleyebilsek hayatın içinde. Ne anlamsız onca edindiğimiz dert tasa aslında, halen kurabileceğimiz hayallerimizin içimizde var olmasına bile şükreder duruma geldik ve ölmediğimiz her gün iyi ki diyoruz. Ne olacak bunun sonu bilemiyorum. Yine gelirim arada. Aslında çok şey var yazacağım ama dilim varmıyor!

22 Şubat 2016 Pazartesi

Biz yaşarken


Her anın aslında verilmiş bir hediye olduğu dünyamızda tesadüfen yaşamaya devam ediyoruz. Alışıyoruz günden güne ama zor oluyor doğruyu söylemek gerekirse. Biraz eksik, biraz acayip, yorucu, stresli ve bilinmez. 

Kediciği hala yanımıza alamadık ama şu birkaç gün içinde yeni evine gelir o da. Buraya sanırım o da halen alışamadı, pek havası yok gibi. Eve gelince ve bizli yaşama geri dönünce düzeleceğini ümit ediyorum. Şimdilik yumoş battaniyelerde uyumaya devam ediyor.


Havalarda İzmir etkisi sürmekte. Bahar gibi aynı. Yalnız tabi önümüz mart olduğu için soğukların geleceğini düşünüyorum. Geçenlerde balkonda oturup bir kahve içtim, hava yine bahardan çalıntıydı. Çok sessiz bizim buralar. Cezayir'deki şantiyemizi aratmıyor bu yönüyle. Etrafın yeşillik olmasını da seviyorum. Evin yolunda bağ bahçe tarla dolu. Şehre ait olmayan ruhum yeşili görünce huzur buluyor. Yalnız, ev aslında şehre çok uzak olmamasına rağmen-20 dk sürüyor Karşıyaka'ya- henüz yalnız bir yere gidemiyorum ve bu beni sıkıyor. Araba da kullanmadığım için alıp da çıkamıyorum. Şu evin ana işleri biterse pratik yapıp yakın zamanda trafiğe çıkmayı planlıyorum. Buradaki en büyük hedefim bu. Bunu başaramazsam buradaki hayatım Cezayir'dekinden pek de farklı olmayacak çünkü. 


Nihayet avizelerimizi de alabildik. Her şey ateş pahası. Fiyatlar o kadar acayip ki şaşıp kalıyoruz. İnanamıyoruz çoğu zaman insanlar bir avizeye milyarlar veriyorlar mı gerçekten? Uygun fiyatlı olur diye Karabağlar'a gittik oranın da bir farkı yokmuş diğer yerlerden. Neyse ki şansımız yaver gitti de bir nebze uygun fiyatlı şeyler bulabildik. Bizim gibi memlekete dönen arkadaşlar hep anlatıyorlardı her şey pahalı, sıkıntı yaşıyoruz diye ama insan tecrübe etmeden anlamıyormuş demek ki. Ev müstakil olduğu için de şimdilik daha çok işi var. Alt kat henüz ardiye durumunda, bahara kadar düzenlemeyi umuyorum. Daha İzmit'ten eşyalarım da gelmedi, o da ayrı bir stres. Hani 8 senelik evliyiz ama yeni evli gibi eşya taşıma dertlerimiz var. E o zaman yaşamadık bunları şimdi yaşıyoruz. Açıkçası sıkıntılı bir süreç. Öyle keyifli tarafları paran varsa var, hayatın gerçeği böyle saçma bir şey işte. En güzel tarafı henüz benim için geçerli olmasa da ait hissedebilmek. Başımızı sokacağımız bir evimiz var çok şükür ve sağlığımız yerinde. Daha da başka bir şey istemiyorum zaten. Umarım yaşadığımız sıkıntılardan sonra güzel günler bizi bekliyordur. Umarım döndüğümüze pişman olmayız. 


Bir de tabi ege mutfağına hızlıca giriş yaptım diyebilirim. Şevket'in bu hali ile yeni tanıştık, kuzu etli nohutlu hali hoşuma gitti. Öncesinde sadesini yemiştim. Bostanlı pazarı bir nimet, çarşambaları gidiyorum. Her çeşit sebze meyve var ve fiyatlar uygun. Cibez, şevketi bostan, radika, ebegümeci, mantarın türleri pazarda mevcut, en keyifli kısmı şu anlık bu. Bir tane de pazar arabası edindim fıtır fıtır çekiştirerek dolaşıyorum pazarda. İşte o an, o renklerin içinde iyi hissediyorum. Bir de gece kafamı yastığa koyduğumda üstümde çok kat olmadığını bilmek huzurla uyutuyor. Yalnız buralarda hırsızlık oluyormuş diye duyduk stresliyiz. Bahçeye çit çevirteceğiz. Gece alt kattan tık sesi gelse uyanıyorum, henüz idrak edemedim bu tip evlerin bir yerlerinden sesler gelebileceğini. 

Bilmiyorum, tuhafım. İnsanlar ölüyor, biz yaşıyoruz ama ne için? Neden çabalıyoruz bunca, neden bunca stres? Yaşayacağız ve bir gün hop gideceğiz bir başımıza. Böyle olunca işte anlamsız geliyor bunca telaş, afallıyorum. Düşünceler kafamda öyle yoğun ki geldiğimden beri bazen iç sesimi duyamıyorum. Egenin renkleri iyi geliyor bir tek, denize bile yakınlaşamamışken henüz pazara çıkmak ruhuma iyi geliyor. Bir de şu telaşı atlatıp yazmaya ve okumaya devam edebilsem, işte buna çok ihtiyacım var. A bir de geldiğime sevinen insanların olduğunu bilmeye ihtiyacım var, aranmaya, sorulmaya...Hayat bıraktığım yerden devam etmiyormuş aslında bunu anladım. Hani döndük ya hala aklım 2007 de bıraktığım hayatta, aradaki boşluk çok uzunmuş meğer ve pek çok şey değişmiş. Yaşayarak görüyorum. Yani düşündüğüm kadar kolay değilmiş. 

Yazacağım yine. Memlekete kesin dönüş yaptım ama bloga kesin dönemedim henüz.

Not: Cezayir ile ilgili mailler almaya devam ediyorum. Koşturmacadan yanıtlamaya zaman bulamıyorum ama en kısa zamanda boş vakit yaratınca yazacağım. Lütfen hemen dönüş yapamadığım için bana kızmayın!

Herkese sevgiler...

8 Şubat 2016 Pazartesi

Hayaller Villakent, gerçekler Gediz Elektrik


Türkiye maceramızın başladığı tam bir ay on dokuz gün oldu. Daha yeni dünyaya gelen bir bebek misali alışmaya çalışıyoruz. Gerçekten bir farkımız olduğunu düşünmüyorum o ilk hallerinden. İçine düştüğümüz dünya denen yerde, gayretle ilerlemeye çabalıyoruz.

Evimiz şehre biraz uzak sakin bir yerde. Seyrek köyüne yakın, bir nebze de olsa doğallıkla baş başayız. Türkiye güzel memleket, İzmir’de tabi medeniyetin sembolü, havası suyu güzel, kimilerini tenzih ederek demeliyim ki insanları da güzel, yani aslında hala iyi insanlar var etrafımızda, ama tabi ne kadar kaldılar bilemiyorum. Ortalık çakal dolu, kelimenin tam manasıyla hem de. Nereden, kimden ne kopartırım gözüyle bakıyor insanlar diğerlerine. Bir de insanlar çirkin, şöyle yüzüne bakınca içimizin açıldığı o güzel yüzlü insanlar kuş olup gitmişler sanki. Diyorum ya çakal gibi bakıyorlar böyle insanın içine içine.

İçinde yaşayınca tabi bambaşka oluyor bu memleket, dönüşüyor zamanla. Çirkin yüzlü, bedbaht, umutsuz insanlara dönüşüyor sanki.

Başka kıtadayken, her şeyden kilometrelerce uzaktayken beyaz camdan izlediğimiz o dünya aslında kurmaca gibi geliyor insana. Hani bazen tüm söylenenlere inat bu kadar da olmaz diyorsun ama şimdi bakıyorum da oluyormuş.

Cezayir gerçekten hala bozulmamış, saf bir ülke. Özlüyor muyum diye kendime sıkça soruyorum, hayır özlediğim o değil, yüzlerdeki masumiyeti özlüyorum ben. Yeni açılan alışveriş merkezinde yürüyen merdiveni hayretler içerisinde seyreden insanların saflığını özlüyorum. Benim özlediğim aslında olmak istediğimiz halimizden kopup gelişimiz. Geçmiş gibi aynı. Hani büyükler hep derler ya aah o eski zamanlar diye, ahh o eski insanlar neredeler şimdi?

Türkiye kocaman bir gayya kuyusu adeta, etrafı da rengârenk çiçeklerle, mavi denizlerle çevrilmiş. Aslında öyle olmadığını anlamak çok da uzun sürmüyor. Bir gün bir uyanıyorsunuz evinizin elektrik sayacını değiştirmeye gelen elektrikçiler (habersizce geliyorlar ve işlemi de haberiniz olmadan yapıyorlar) bir kablo bağlantı hatası yapıyorlar ve evinizdeki ısıtıcı, buzdolabı, internetin modemi, ziliniz, prizleriniz falan yanıyor.(Biz yine ucuz kurtulmuşuz kimilerinin evi bile yanmış bu şekilde) Sonra binbir güçlükle hata yapmalarına karşın basıp giden o adamları arayıp buluyorsunuz ve onlar karşınıza pişkince dikilip yani tabi olmaması lazım ama yaptık bir hata diyorlar. Ha bir de aa siz elektriğinizi kestiğimizi fark etmediniz mi diyebiliyorlar. Tabi uyurken ben genelde elektriklerin kesildiğini anlarım çünkü öyle özel güçlerim var aman sakın kimse duymasın. İşte Türkiye aslında böyle bir yer. Ha tabi biliyorduk biz böyle olduğunu sadece unutmuşuz hatırlatıyorlar günbegün. Özlemle döndüğümüz evimizde iki tane işini bilmez yüzünden günlerdir oturamıyoruz, çünkü buz gibi, çünkü buzdolabımız da bozuk, çünkü internetimiz de yok, çünkü şu anda dükkanını kapatıp gitmiş olan şömineci adamın yaptığı şömine de evin içine tütüyor onu da yakamıyoruz. 

Yani bunlar daha ne ki? Böyle bir yer işte bizim güzel memleketimiz ve canımız insanlarımız!


13 Aralık 2015 Pazar

Kalın harflerle yazılan kelimeler gibi


Fotoğraf: Tumblr

Bomboş bir sayfaya atılan bir başlıktaki kalın harflerle yazılan kelimeler gibi net ve silinmesi güç buradaki anlar, yaşananlar. Kocaman bir devrin tam da ortasında açılan böyle süslü bir kapıdan girip baktığımız, türlü tecrübeler edindiğimiz, anılar biriktirdiğimiz, bambaşka bir alem!

Şu sıra kalbim kuş gibi heyecanla çarpıyor her gün. Hani birazdan yola çıkacakmışım gibi çocukça. Toparlanmaya başladım, ağırdan alarak ilerlemeye çalışıyorum. Aslına bakarsanız ev hala olduğu gibi duruyor gözümde, kirli çıkı gibi aç aç bitmiyor içindekiler sanki. Daha çok buradan hatıra olacak şeyleri çantalara doldurma derdindeyim. Önceden hiç bir şeyi veremeyen ben şimdi kendime hayret ediyorum. Bir süredir daha iyi biri oldum diyorum ya bu özelliğime de borçluyum bu içimde hissettiğim iyiliği. Kurtulmayı, rahatlamayı, azalmayı biliyorum artık, dağıtıyorum kafamdaki puslu düşünceler gibi kıyafetleri, ayakkabıları, eşyaları ve diğer şeyleri. Benden daha çok yarayacağı niceleri var etrafta. Hem bir güzel tebessüm de yetiyor karşıdan aldığım. Pıt pıt su serpiyor sanki içime. Öyle bir haller işte.

Gideceğim için mutluyum da ama çoğu hüzünle karışık duygularımın. Bir devir kapanıyor diyor herkes ya galiba hakikaten öyle. Çok idrak edemiyoruz henüz. Gideceğiz ve ardımızda bir coğrafya bırakacağız. Burada belki de sanki hiç var olmamışız gibi akmaya devam edecek hayat. Bizde kalın harflerle yer eden bu yer hiç bir zaman silinmeyecek ama ayak izlerimiz silinecek sokaklardan. Esnaf belki diyecek ne zamandır uğramıyorlar, derler çünkü biliyorum. Desinler zaten, ne mutlu bir şey kısacık bir anda da olsa hatırlanmak.

Başka ne mi yapıyorum? İç çekiyorum, ayaklarımı sallıyorum, tırnaklarımın kenarlarını yiyorum ama ekmek makarna pilav yemiyorum bir haftadır. Sigara içiyorum, kahve, yeşil çay, bazen de çikolata. Git gelliyim ama iyiyim. Şimdi tek arzum uçak yolculuğunun sağ salim bitmesi ve tanıdık kokulara uyanmak. Bu uçak stresi neymiş kardeşim bu kadar, ömrümü tüketti. Bir süre görmek dahi istemiyorum o tombalakları. Yerdeyken güzeller tıpkı mantarlar gibi:)

Yine yazarım. İçimdekileri biriktirince batıyorlar zaten, yazayım da ohh rahatlayayım. Gelince de özledim diye yazarım artık, belki de hiç anlatmam bilmiyorum ama sanırım dayanamam. Şu yeni yıla evimizde bir girelim de her şeyin hayırlısı. Herkese kocaman sarılmak istiyorum ve doyasıya ağlamak. Tut tut nereye kadar!

Gitmeden görüşürüz yeniden dostlar. İyi ki varsınız! Bana burada yarenlik ettiniz her biriniz içten kelimelerinizle. Mutluyum bunun için. Güzel bir hafta geçirin.

Sevgilerimle

8 Aralık 2015 Salı

Portakallı zihin kuşlarım


Yeni bir günden merhaba;
Yine sözlerimi yedim ve daha sık yazacağım dememe rağmen hemen geri dönemedim yazmaya. Bu yazmadığım süre içerisinde aslında herşey kaldığı yerden devam ediyor. Artık biliyorsunuz burada zaman daha ağır ilerliyor ve olağan rutinimizi sürdürüyoruz gün aşırı. 

Havalar halen tam da kış gibi değil. Sabahları buz gibi olan hava öğlenleri yerini sonbahar havasına bırakıyor, güneşle ısınıyoruz. Sokaklardaki kavuncular tezgahlarını daha toplamadılar. Kadınlar güneşi görür görmez çamaşırlarını balkonlara asmaya devam ediyorlar. Minik serçeler henüz yaprakları dökülmeyen ağaçlardan her gün şarkılar söylüyorlar. Kedicikler pek ortada görünmeseler de bir tane bahçemizin daimi elemanı sarı kediciğimiz gelip gitmeye devam ediyor. 

Ben gitme moduna girdim diyebilirim, aslında epey bir süre önce girmiştim ama haftalar geçip zaman yaklaştıkça daha da o modda buluyorum kendimi. Ama telaş etmiyorum. Henüz evi toplamaya başlamadım. Sadece ayıklıyorum, fazlaları veriyorum, bazen bavul yerleştiriyorum hepsi o. Bunca sene nasıl da geçiverdi diye düşünüyorum çoğunlukla da. Endişen sadece bu kadar zaman sonra Türkiye'deki hayata yeniden adapte olabilmek üzerine yoğunlaşıyor. O kalabalığa, zamanın akışına hatta yemeklerde kullanılan yağa bile bir alışma süreci oluyor. Bunu zaten senelerdir kısa zamanlı gidiş gelişlerimizde yaşıyoruz, tabi bu sefer kalıcı olduğumuz için süreç nasıl işleyecek diye merak ediyorum. 

Sanırım buradan gittiğimde en çok özleyeceğim şeylerden biri de yukarıdaki fotoğraflardaki desenli seramikler ve yollara serpilmiş tombalak portakal ağaçları. Zihnim epey karmaşık. Bir o düşünce bir bu düşünce gelip gidiyor dallara konan kuşlar misali. O portakalların dallarındaki ağırlığı gibi ağırlık yapıyor bazısı üzerimde. Yine de yeni yıla evimizde girebileceğimizin düşüncesi bile huzur bulmama yardım ediyor. Hatta bazen acaba yeni yıl ruhunu kısa sürede evimize getirebilir miyim diye bile düşünürken buluyorum kendimi. Henüz evimiz için ısınma sistemimiz yok, gider gitmez halletmeyi düşünüyoruz. Bunu tamamladıktan sonra sabahları orada uyanmak ve akşamları orada uykuya dalmak ve yeni gelen seneyi sevdiklerimizle mutlu gülümseyişlerle karşılamak keyif verecek bize. 

Dile kolay benim 8. senem bitti eşimin de 11. senesi. Cezayir denilen bu tozlu, turuncu iklimde pek çok anı biriktirdik. Umuyorum güzelliklerle de ayrılacağız. Şimdilik tam kesin olmasa da 15 güne kadar döneceğiz diye hazırlanıyoruz. Bu epey kısa bir süreç aslında 9 seneden sonra:) 

Bu konuyla ilgili biliyorum ki kısa zamanda yeniden yazacağım ama şimdilik burada son veriyorum. Umarım herşey gönlümüzce olur. En kısa zamanda yeniden görüşmek üzere...

30 Kasım 2015 Pazartesi

So(m)bahar giderken


Som; katışıksız ve içi dolu olan anlamına gelen sevdiğim bir kelime. Bir de şarkısı var sevdiğim. İçimde dizeleriyle uyandığım, zaman zaman...
'Çok şey istemem ihtiyacım var bir tebessüme' diyor. 

Dünya bunca çıldırmışken sadece bir tebessümün iyi ettiği insanlardan olmak istiyorum ben de. 

Bir zaman kayıp sözcükler oluyor ağzımda gözümü açar açmaz sabahın o ilk yakıcı ışıklarıyla, bir zaman da öyle bilindik, tıpkı eskiden olduğu gibi. Sadece iki gündür dilimde bir şarkıyla uyanmıyorum. Çünkü ağırlaşmış hissediyorum. Gün içinde onlarca sınava tutulacakmışım gibi heyecan var göğsümde. 


On gündür aralıksız yağdı so(m)baharın yağmurları. Hırçın, tehlikeli ve çıldırmış gibi. Ne varsa attı gitti önünde. Şimdi güneşe teslimiz ama aldatıcı bir güzellik olduğunu bilerek verdik ipleri eline. Yine de göğü mavi görmeyi üç kısa günde bile özlüyormuş insan bunu anladım. 

Sinekler var etrafta çamura yapışır gibi üzerimize yapışan. Evdeki yaza kaçmaya çalışan bir iki de sersem sivrisinek var. Kadınlar olağan gücüyle çalışıyor, elleri çamaşır suyu kokarak, herkes işinde gücünde. Kiminin evlenme hayalleri var her gün dile getirdiği, çekinmeden, bağırarak; kimiyse sadece aş derdinde ve yeteri kadar para. Erkeklerin çoğu da bıkmış görünüyor içinde bulunduğu yaşantısından. O bıkmışlığıyla çiğniyor ağzındaki lokmaları şaap şaap. O bıkmışlığıyla temizliyor tabağını ekmeğiyle ve ağzını doldurarak. Tüm bu bıkmışlığın içinde her güne gülümseyerek devam eden bir tek kişi var o da yaşlı bir kadın, çiçekli basma entarisiyle. Sanırsınız ki dünya onun için rengarenk bir eğlence parkı. Utanıyorum onu gördüğüm zaman yorgunluğumdan. Aslında bütün dertler üzerinde ama o hep gülümsüyor inadına.


Kasım gidiyor. Ne zaman geldiğini bile hatırlamazken hafızam çıktığı gün için minnet duyuyorum. Çünkü bugün hala yaşıyorum. Onunla hoşçakal diyorum so(m)bahar'a, umutlar ve hayaller eşliğinde.

Bu mavi panjurlu eski evlerin göğün altında parıldaması gibi durmalıyım diyorum göğün altında kendime. Yeni gelecek yıl için umutlanmaya gayret ediyorum. Bir yanım delicesine bitkin, halsiz ve 90'larında bir kadın gibi. Ne var ki diyorum şu deli dünyada yaşamaya değen. Dürtüyor öbür yanım kendine gel diye. Çünkü diyor hala aklın yerinde, sağlığın iyi ve sevenlerin var etrafında seni iyi edebilen. 

Yani işte durum bundan ibaret. Dışarıda kocaman bir gün var yaşamak için. Ya o da olmasaydı, ya göğü göremeseydik kapalı kapılar ardında kalsaydık kelimelerimizle. Şu evrende küçücük bir nokta kadar yer kaplayan dünyada insanları kapatmaya hakkımız yok yazmış bugün Nil, ne güzel yazmış, hep onlar yankılanıyor aklımda, üzülüyorum. Utanıyorum yeni başlangıçlar için heyecan duymaya! 



Burası huzurun başkenti değil elbette. Bir anlatsalar da duysanız yaşadıklarını insanların. Bir anlatsalar da kulağınıza çekinerek, ne işkenceler çektiklerini kısacak geçmişlerinde. Ama şaşırıyorum doğrusu, şu anda benim memleketimden huzurlu bir yer burası. Korkuyorum buradan adım atacak olmaya. Düşünsenize gelmekten korkuyorum. Geceleri hep türlü türlü sorular kafamda, uyku tutmuyor, üçü çeyrek geçiyor, sonra uyuyorum. Bir de hep şehir var aklımda, sokaklar, sarı pembe çiçekli battaniyeler var balkonlara asılan, bağıran satıcılar ve eski püskü arabalar. Eski arabaları yollarda görmek çok güzel, içinden geçmek gibi zamanın. Seviyorum bu eskimeyen eskiliği!


İşte öyle böyle geçiyor hayat. Günler kovalıyor birbirini. Bir bahar bitiyor,  yerine kardeşi geliyor soğuk ve sevimsiz olanı. Ama gelirken onu sevelim diye renkler de getiriyor yanında, ya da renksiz ama pamuk gibi yumuşak güzellikler. Herkes telaşta, süsleyip duruyorlar evlerini ve mis kokan yemekler pişiyor dört bir yanda. En güzeli de bu, kediler uyuyor, çocuklar koşuyorlar. Kadın olmaksa zor zanaat, içinden çıkılmıyor. 

Gideyim; biraz güneşe bakayım. Yarın yeni bir ay, yeni bir gün, güneşli. Yazayım bolca. İçimdeki enerjiyi bayat ekmeklerle değil ancak yazarak atabilirim. Yeni ay, yeni umutlar getirsin. 2015 gitsin, yerine daha iyisi gelsin, öyle umalım, öyle olsun. Olduğu kadar, olmadığı kader artık ne yapalım!

Not: Fotoğraflar web'den çeşitli forumlardan alıntıdır. 

23 Kasım 2015 Pazartesi

Çay ve hikâye

 Fotoğraf:www.pbase.com/cyrilp/kabpays

Bizim buraların manzarası aynen böyle. Son birkaç gündür havalar soğumaya başladı ve elbette ki sabahları yoğun bir sis var etrafta. Aslında güzel zamanlar, her mevsimin tadı başka. Yeşiller coştu yine, her yer alabildiğine ot. Çamların iğnelerindeki damlalar bile neşe verebiliyor insana. Böyle güzel köprülerimiz de var dağların yamaçlarında. Üzerlerinden tren geçenleri de var, yaya olarak yürünenleri de. Her yer doğaya ait, her yer kendi hikayesini anlatıyor sabah akşam. Sabah kalkıp bulutların içinden geçiyorum ve öğlen yeşil bir denize atıyorum adımımı, ofisin önündeki çimlere bir örtü sersem bir ormanın içi sanki. Oysa yazın nasıl da çorak ve sarı. 

Fotoğraf:www.routard.com

Her detayın bir hikayesi var. Böyle hissediyor insan burada yaşarken. Bir de insanların yüzleri...Sanki çoktan dünyanın her yerine yolculuk etmişler de türlü anılar toplamışlar gibi yüzleri. Kiminin kasvet dolu, kimininki alabildiğine telaşlı ve dalgalı. Kimi yaşlı, parasız, kimsesiz ama yüzündeki gülümsemeyi durduramıyor; kimiyse alabildiğine mutsuz ve huzursuz. Etraf hikayesi olan insanlarla dolu tıpkı diğer coğrafyalarda olduğu gibi aslında. Burada sadece daha gerçek geliyor bana her şey, daha az oynanmış, yalansız ve maskesiz. 

Cezayir'de en çok sevilen şey şu naneli şekerli çay sanırım. Çoğu kişinin de merak ettiği yegane şey, yemeklerden sonra. Biz de bayılıyoruz bu çaya. Aslında şekersiz de tercih edebiliyorsunuz ama çoğu yerde direk şekeri koyuyorlar içine. Ama evde yaparken şekerini azaltabilirsiniz elbette. 

Bu çay her kesimin sıkça tükettiği bir içecek türü. Yemek sonrasında hazmettirici özelliği de var bana göre. Naneli olması ferahlatıcı ve ayrıca yeşil çayla yapıldığı için sağlıklı da. Denemek isteyenler web'den de Thé à la menthe marocain(Naneli Fas çayı)veya Thé à la menthe Algerien yazarak detaylı tarif bakabilirler ama ben kısaca yazacağım. 

Fotoğraf: Pinterest

Böyle köpüklü olmasının sırrı da bu tip bir ince ağızlı demlikle oldukça yukarıdan dökülerek servis edilmesi. E tabi bardaklar ve tepsi de buraların ruhunu yansıtıyor güzelce. 

 https://www.pinterest.com/nabilabz

İlk denemem de itiraf edeyim içilmesi çok güç zift gibi acı bir çay yapmıştım. Yazık; annem, teyzem ve kuzenlerim de heves edip yaptım diye beni kıramayıp o iğrenç çayı içmişlerdi. Birkaç kere yaptıktan sonra alıştım. Aslında işin sırrı hafif bir yeşil çay almakta ve az süreli olarak ateşte tutmakta. 

Naneyi bol koyarsanız bence daha güzel oluyor ama tercih sizin. 

 https://www.pinterest.com/regi12/marokko/

Fas'ta böyle hazır olarak da satılıyor içmek isteyenler için. Yan tarafta şekersiz olanları da var. İçine hemencik kaynatılmış yeşil çayı ekleyip veriyorlar. Hem öyle çok sıcak olmasını da beklemeyin, genelde evlerde içtiğimiz çaydan daha ılık geliyor bu çaylar. Ama kendiniz yaptığınızda sıcak sıcak tüketebilirsiniz.

Thé à la menthe Algerien (Naneli Cezayir çayı)

Malzemeler;
Bir demet nane
Küp veya toz şeker
Kaynamış su
Yeşil çay

Yapılışı ise şöyle;
İstediğiniz ölçüde bir kapta kaynattığınız sıcak suyun içine, ki iyice kaynar olursa su harika olur, bir çorba kaşığı toz şeker atın. İki kaşık bile atılabiliyor, istediğiniz tada göre. Ben iki atıyorum:) Yalnız orjinalinde epey şekerli bir çay olduğunu yeniden belirteyim. (Tariflerde 4 kişilik çay için 30 küp şeker atıldığı yazılıyor genelde.) Şeker erimeye yakın bir çorba kaşığı da yeşil çay ekleyin. Şöyle bir karıştırıp ocaktan alın. Yeşil çay, hemen rengini veriyor zaten, çok bekletip demlensin derseniz acısı çıkıyor ve içilmez bir şey oluyor. Bu yüzden dakikalar çok önemli. İlk seferde olmasa da ikincisinde mutlaka tutturursunuz merak etmeyin. 

Bir demliğe naneleri koyup yıkayın. Kaynattığınız çayı süzgeçle süzerek nanelerin bulunduğu demliğe aktarın. Sonra demliği biraz yukardan tutarak ve köpürterek servis edin. İsterseniz servis edeceğiniz bardakların içine nane koyarak da bu işlemi yapabilirsiniz. Zevk size kalmış:)İşte bu kadar basit! 

18 Kasım 2015 Çarşamba

İçimden trenler geçiyor


'Garibim.
Ne bir güzel var avutacak gönlümü, 
ne de bir tanıdık çehre.
Bir tren sesi duymayagöreyim
İki gözüm iki çeşme...'

Orhan Veli


Bu haliyle sevdim ben şehrimi. Tıngır mıngır trenleriyle ve upuzun, paslı demir raylarıyla. Çocukluğumu sever gibi sevdim ağaçlarını, yollarını, eski beton duvarlarını. Binaları yok oldu zamanda, yırtıldı dantelli perdeleri tanımadıklarımın. Yok yerleri resimlerle doldurabilmeyi sevdim. Yenisi yapıldı eskinin yerine, bir iz arayıp bulamadığımda dahi geçmişten, bir zamanlar orada olanı sevdim ısrarla. Orada doğdum, büyüdüm, doğruldum, sevindim, sevildim. 

Bugün Orhan Veli geldi buldu beni, bir tren sesi geldi kulağıma ağladım. Sisinin kokusunu bile özledim dedim kendime, kendimle konuştum. Babannemin elinden tutup çarşıya giderken raylardan geçme heyecanımı duydum yeniden içimde, gizli saklı köşelerde bulduğum taşları tokaçları toplar gibi topladım her birini, beş satır şiirde.  

Memleketimi özledim. Hoş; pek kimse özlemiyor bu devirde böyle hallerini. Bir ben mi kaldım uslanmaz ruhumla dolaşan bu siyah beyaz karelerde. Az sonra geçecek sanki bir tren ve el sallayacak babannelerinin elinden tutan tüm çocuklar. Annem de hemen şuracıkta duracak, gideceğim öğlenleri yanına, fotoğrafın tam da bittiği yerde...


Annem, teyzem ve anneannem. Üç güzel insan. Yürüyorlar sokaklarda zamana gülümseyerek. Ben ailemden öğrendim memleketimi sevmeyi, hatıralarımı sevmeyi. Biz hep sevdik çünkü, yerleri, odaları, sokakları, başka yüzleri. 

İzmit, içinden trenler geçen şehrim. Hep o haliyle kalacak hatırımda ve ne zaman bu şiiri hatırlasam benim de içimden geçecek o trenler, çocukluğumla!

Not: İzmit fotoğrafları web'den alıntıdır. 

15 Kasım 2015 Pazar

Pazar notları: Suskun mavi

Fotoğraf: https://www.flickr.com/photos/redaferdjaoui/ 

Bugün pazar. Burası için çok ehemmiyeti olmayan sıradan bir gün. Böyle deyip içimden kızıyorum aslında kendime. Nitekim her gün önemli aslında, biliyorum. Çünkü bir gün daha yaşayabilmişim, nefes alabilmişim demek oluyor yenilenen gün.

Buz gibi bir hava karşıladı yine sabah bizi. Etrafta sis yoktu ama hava hafif de değildi, gri bir yoğunluk vardı sanki. Kuşlar da üşümüş olacaklar ki sessizdiler. Belki de pazar rehaveti vardı üzerlerinde, kimbilir. 

Cezayir yeni bir güne başladı doğan güneşle. Birkaç kişi kahvesini eline alıp gelmiştir işe muhtemelen. Akşama kadar özenle içtikleri o miniminnacık kağıt bardak, arabalarından indikleri andan itibaren soğumaya başlamıştır. 

Cuma günleri bu fotoğraflardaki gibi oluyor sokaklar. Bazı cumalar hariç elbette. O cumaların da özelliği nedir hiç bilemeyeceğim sanırım. Sabahın erken saatleri ve gecenin sessizliğinde kaldırımlarda sadece böcekler cirit atıyor. 

Fotoğraf:www.flickr.com/photos/wsrmatre 

Üç beş insan tanıyorum artık sokaklarda yürürken. Tabi daha çok bize yakın olan Tizi Ouzou bölgesinde. Ama bir hoşuma gidiyor ki sormayın. Bazen eşim de şaşırıyor yolda birilerine selam verdikçe. Kimi market görevlisi, kimi tezgahtar, kimi terzi veya manav; hepsi arkadaşım sanki. Yıllardır süregelen gidiş gelişler neticesinde oluşan gülümseyişlerimiz var birbirimize. Kısa sohbetler bile yapabiliyoruz kimi zaman. Hala burada olduğuma sevinir tavırlarını memnuniyetle karşılıyorum. Bunca yıl burada olduğuma inanamayanlar da var elbette. Çocukluğumda yemek yediğimiz restoranın çıkışında sakız veren yaşlı amca gibi yaptığım alışveriş sonrası hediye verenler oluyor. Kasap maydanoz veriyor hediye, züccaciye anahtarlık veriyor, sıkça gittiğimiz bir restoran lolipop veriyor hem de üzeri çiçek desenli. Para üzeri olarak sakız verdikleri de oluyor. Hatta fırına ekmek hamuru gittiğimde para almamıştı amca, çünkü şaşırmıştı. Burada kimse fırından ekmek hamuru almıyor, acımıştı sanırım bana. Bu naifliği seviyorum, bu bozulmamışlığı ve sokakların mavi suskunluğunu seviyorum.  

Fotoğraf: Tripadvisor.com.tr

Binalar asırlık sırlarıyla duruyorlar şehrin göbeğinde. Kolluyorlar birbirlerini zamanın karşısında. Yankılanıyorlar bir yandan da adeta sokakların görünmez sınırlarına çarpa çarpa. Asfalt sıcağın alnında eriyor her gün biraz daha. Belki çok değil, bu fofoğraf çekildikten dakikalar sonra dolacak meydan. Bu meydan ki mahşer kalabalığını yaşatıyor kimi zaman. Ortadaki binanın hemen önü çiçekçiler sokağı, üzerinde de tarihi bir saat var. Şehrin en güzel hali sokaklarında gizli.

 Fotoğraf: Skyscrapercity 

Göğe uzanan mavi yollar var burada. Uzun köprüler misali binalar binaları taşıyor. Yollar kimi zaman çıkmaz, kimi zaman çok kirli ama güzel yine de. Bilmediğimiz sokaklara giriyoruz bazen, keşfetmek heyecan veriyor; tabi günün aydınlık vakitlerinde daha çok. Sarı taksilerin eskiliğini seviyorum, o pahalı modellere inat bağıra bağıra yol alıyorlar şehirde. Plakaları okudukça bir devri bitiriyorum sanki, ağzım çocukça bir şaşkınlıkla açılıp öylece kalıveriyor. 

Ruhunu seviyorum her şeyden çok. Suskun mavisini, delişmen turuncusunu, haylaz sarısını ve heyecanlı yeşilini. 

Şu pazar gününde, günün adına istinaden bahçede güneşin alnına çekip sandalyemi oturdum biraz. Gönül isterdi ki çiçek dolu bir park olsun oturduğum yer. Metal levhalardan dışarıyı göremedim, göğe baktım. Göğe baktıkça açıldı gözlerim, kendimi buldum. İyi geldi taşlara dokunmak, çimeni okşamak, kirlenmek iyi geldi...