Sabahtan beri böyle yağıyor, şimdi her yer yine kar tuttu ıslak olmasına rağmen:)Böyle giderse yine diz boyu kar olur yarına kadar:):)
13 Şubat 2012 Pazartesi
Detay dolu zamanlar
Bugünlerde hep küçük detaylarda aklım. Hava da tam kar havasıydı bugün dayanamadı, yağdı.
Şiir okumak istiyorum bu ara, hemde büyük bir istekle ama yanımda şiir kitaplarım yok.
Kar'a bakarak sıcak bir şeyler içmeyi seviyorum, keşke bu kadar üşütmese!
Bir sabah uyandığımda bir mucize olsun ve ben delice fransızca konuşmaya başlayayım istiyorum zira bu sıralar rüyalarım hep fransızca:)
Kış insanı biraz hüzünlü, buruk ve sessiz yapıyor ama ben her şey daha renkli olsun istiyorum yine. Çiçek desenleri, renkli tabaklar, halılar, perdeler hayali kuruyorum. Keşke uyandığımda her şey daha rengarenk olmuş olsa.
Koca kadın oldum hala kapıların ardındaki gizli dünyalara inanıyorum ve masal dinlemeye bayılıyorum. Ne olacak benim bu halim? Evrene yolladığım mesajlarıma bir gün cevap gelir mi acaba?
Bu internet denen şeye bir gün ölesiye tapıyorum bir gün de nefret ediyorum. Varlığı mı iyi yoksa yokluğumu hala karar veremedim. Zira günden güne daha çok sünger oluyormuşum gibi hissediyorum bu teknoloji yüzünden..Ben eskiyi seviyoruuuuuuum!
7 Şubat 2012 Salı
Karla imtihan
Kara doyduk doymasına da; yine de acaba keşke biraz daha mı yağsa diye aklımızdan geçiriyoruz. Bu erime halinden hiç hoşlanmıyorum ben. Bir de üstüne üstlük yağmur yağıyor. Hele çakan gürültülü şimşekleri duymalısınız, nasıl da yırtılıyor sanki gök. Yarın tekrar kar gelecekmiş diyorlar, sanırım Türkiye ile paralel gidiyoruz havalar konusunda.
Bu sıra yapmak istediğim yegane şey okumak. Elime sıcak çikolatamı alıp, büyük pencerelerin ardında, karı seyrederek uzun uzun okumak.Ama bunun için ne büyük pencerelerim ne de yeterince zamanım var. Okumaktan kastım sadece birkaç sayfa ile geçiştirmek değil. Kitaplarla dolu bir odada günlerce kalabilmek. Biraz uçuk bir istek olsa da, sakinliğe, durgunluğa ve kelimelere ihtiyacım olduğunu derinden hissediyorum. Eski yazılarımı okumak istiyorum örneğin ve tabi yazacaklarım için fikir verebilecek yeni şeyler de okumalıyım ki ben de yenileneyim her yeni kelimeyle.
Fotoğraf çekmek de istiyorum aslında ama onun için de fırsat yok ne yazık ki. Yine de o muhteşem karın karşısında duramadım ve sizin için birkaç fotoğraf çekmeyi başardım. Umarım seversiniz.
Böyle zamanlarda çiçeklere çok üzülüyorum. Yalancı bahara kanıp papatyalar açmıştı oysa. Şimdi hepsi karla kaplandılar ve kurudular.
Böyle zamanlarda çiçeklere çok üzülüyorum. Yalancı bahara kanıp papatyalar açmıştı oysa. Şimdi hepsi karla kaplandılar ve kurudular.
Evimizin kapısından baktığımızda her yerin karla kaplanmış olması harikaydı.
Minik kedimiz karın içinde pek bir huzursuz olmuş. Uzaklara gitmiş ve gittiği yerde kalakalmış. Hemen bir kurtarma operasyonu düzenledik ve onu durduğu yerden aldık. Öyle ki patileriyle kara bastığında neredeyse tüm gövdesiyle karın içinde kalıyordu zavallıcık.
Ofisin kapısı kardan açılmıyordu. Burası da yemekhanenin yan kısmı. Orada bile kar bazı yerlerde camların yarısına kadar gelmişti. Oraya kadar yürümek tam bir maceraydı.
Kaldığımız yerin metalden sınırlarının ardındaki yerleşim yerinden görüntüler. O kadar da yakın değil aslında ben büyük objektifle çektiğim için öyle gibi görünmüş sadece.
Yine kampın dikenli tellerinin ardındaki dağın etekleri. Havada sis olmayınca gördüğümüz berrak manzarayı izlemeye doyamıyor insan. Ne yazık ki bu fotoğrafları çektiğim gün sis vardı. Fotoğraf çekerken sis bence güzel bir fon oluyor ama her zaman değil:)
Yeni bir yazıda görüşmek dileğiyle. Belki o zamana dek daha çok kar yağar ve daha çok fotoğrafım olur. Mutlu kalın.
4 Şubat 2012 Cumartesi
Cezayir'de kar
Yine çok uzun zaman oldu yazmayalı. Hep ihmal etmeyeceğim bundan sonra diyorum ama fırsat olmuyor yazmaya. Şimdi yine bir sürü şey birikti. Bundan sonra daha bol yazacağım inşallah.
İki gün evvel kar yağacak diyorlardı buraya da inanmıyorduk. Yağsa bile hemen geçer diyordum ben. Sabah bir uyandık kapıyı açtığımızda kar ile karşılaştık. Türkiye'de de kar görmemize rağmen çocuk gibi sevindim birden. Cezayirli personel kar dolayısıyla işe gelemedi. Yollar kapanmış arabalar çalışmıyormuş. Zaten yarın da resmi tatil var burada. Bugün de bol bol kar topu oynadık kardan adam yaptık, eğlendik. Sonra birlikte güzel bir kahvaltı ettik, yine oynadık. Kediciklerim soğuktan donmuşlar onları eve aldım peteği de yaktım şimdi dibinde kıvrılmış mışıl mışıl uyuyorlar. Yine akşam üstüne doğru kar topu oynayacağız. İyiki yağdı kar. Yarın ve öbür gün de yağacakmış hava durumuna göre. Bu kar bambaşka bir şey. Büyüteçle kar tanelerine de baktık hepsi birbirinden farklı ve o kadar güzel ki. Cezayir'de en son 2007 yılında yani benim ilk geldiğim sene kar yağmıştı ve bu kadar çok yoktu bile. Bu sefer iyice çoğaldı. Hele tenis kortumuz tamamen karla kaplandı..
Umarım birkaç gün daha yağar da kara doyarız. Yine de kar olmasına rağmen o kadar soğuk yapmadı. Türkiye'de iken donmuştuk. Yine yazacağım en kısa zamanda. Bol fotoğraflı yazılar olacak inşallah. Şimdi kar topu oynamaya devam:)
28 Aralık 2011 Çarşamba
Yeni yıla ithafen
Kalın bir sis tabakasının hakim olduğu günden yazıyorum şu anda. Bugün bittiğinde yarın için daha heyecanlı olacağım çünkü yarın yıllık iznimiz için Türkiye'ye gidiyoruz.Yine tüm yükümüz ile yollara düşeceğiz. Bu sefer fazla eşyalarımızı da yavaş yavaş götürmenin derdine düştük. Yoksa kişisel eşyalar öyle fazla değil. Bavul yerleştirme sanatımızı konuşturmanın vakti gelmiş de geçiyordu. Hem zevk ve neşe; hem stres ve telaşla karışık bir hazırlanma oluyor her zamanki gibi. Bir ton hayal de bana eşlik ediyor, böylece ağırlığım artıyor.
Yeni bir yıla girmeye çok az kaldı. Geçen sene yine yeni yılı evimizde kutladık, bolca gülümsemeyle ve orada olmanın mutluluğuyla. Bu sene de yine Türkiye'de olacağımız için seviniyoruz bolca. Bu sefer değişiklik yapıp dışarı çıkacağız bakalım. Heyecanla bekliyorum:)
Bu yıl sağlığın ne kadar mühim olduğunu daha da iyi idrak ettik ailecek. Şimdi biraz daha farkında olarak yola devam ediyoruz. Şükretmek ne kadar mühimmiş onu da anladım yine bu sene. Bu sıralar durmadan şükrediyorum. Yine her zamanki benim aslında, hala sıra dışı mucizeler bekleyen örneğin Narnia'daki gibi başka bir dünyaya açılan kapıyı keşfetme hayali kuran, aklı kitaplarda kalemlerde, çocuk gibi oyun delisi olan biriyim yine hayatın bana kattığı her şeyin yanında. Önümüzdeki sene de böyle olacağım biliyorum. Yine istediğim milyon tane şey var, uzun sayfalarla liste haline getirebileceğim. Ama sonra durup düşünüyorum ve aslında hiç bir şey istemiyorum diyorum. Ben böyle çok mutluyum. Tek istediğim sevdiklerimin yanımda olması, sağlıklı olmamız ve mutlu olacak ufak sebepler bulabilmemiz. Bunlar olduğunda diğerleri zaten yanında hediye olarak geliyor.
Yeni yıl için sağlık dışında dileyeceğim yegane şeyin ismi herkes tarafından teoride bilinen ama pratiğe dökülmekte çok zorlanılan bir şey; adı sevgi. Sadece yanımızdaki yakınımızdakini sevmekten ibaret olmayan, herkesi ve her şeyi kapsayan bir sevgi. Biliyorum bunu bilmek, uygulamak, içimizdeki karanlıkta bulmak epey zor olsa gerek;ama yapmamız şart. Günden güne kötüye gidiyoruz çünkü. Tahammülsüz, hoşgörüsüz, ön yargılı ve bencil insanlar topluluğu olduk iyice. Herkes surat bir karış dolaşıyor, bazıları da göstermemek uğruna yapmacık mutlu maskelerle fink atıyor. Koca koca adamlar birbirlerine küfrediyor, ağız dalaşı yapıyor, yumruklaşıyorlar mecliste; sanatçılar sanat yapmaktan başka her şeyde muktedir; gençler sanki bu zamana ait değil gibi dolaşıyorlar ortada her şeyden bir haberler; kadınlar kızgın, öfkeli ve aynı zamanda ayrık otu; çocuklarsa hep arada kalan taraflar, mutsuz ve şiddet eğilimli. Oysa bize hep sevgiyi öğretti aslında anneannelerimiz,babaannelerimiz,dedelerimiz ve ebeveynlerimiz,öğretmenlerimiz. Biz hiçbirini can kulağı ile dinlememişiz meğer. Şimdi herkes sadece kendini düşünür oldu. Ben 2012 de bu zavallı hali üzerimizden söküp atabilmeyi diliyorum. Biz daha mutlu, anlayışlı, sıcak ve dürüst bir hayatı hak ediyoruz insanlık olarak. Bu dair inancım ve umudum asla tükenmeyecek!
15 Aralık 2011 Perşembe
L'essentiel est invisible pour les yeux
Adieu; dit le renard. Voici mon secret. İl est tres simple: on ne voit bien qu'avec le coeur. L'essentiel est invisible pour les yeux.
Elveda der tilki. İşte benim sırrım, çok basit: sadece kalbimizle iyi görürüz. Esas olanı gözler göremez.
Bugün günlerden bulut ama ben denizim
Bu sıralar her güne isim vermeye başladım, günün nasıl başladığına göre veya kafamda o günü tanımlayabilecek doğal koşullara göre. Zaman zaman böyle oyunlar yapmayı severim kendim için. Bugün bulutlar çok kasvetli, koyu gri ve yoğun. Ofisteki masamdan dışarı baktığımda ilk dikkatimi çeken şey bulutlar ve sonrasında çimenlerin rengi. Klimanın sesi ve klavyenin tıkırtıları dışında şu an pek sessiz etraf. Böyle olmasını seviyorum. Fakat bir şey yazmam gerektiği zaman bütün seslerin bir araya toplanması çekilmez bir durum. Bana özel senfoni hazırlıyorlar sanki.
Denizi ve kokusunu özlediğimi fark ettim bugün gördüğüm bir fotoğrafla. Sanırım en büyük hayalim penceresinden denizi görebileceğim bir evimin olması. Yataktan kalktığımda, kitap okurken, bulaşık yıkarken ve kahvemi yudumlarken göreceğim yegane şeyin deniz olmasını istiyorum. Muhtemelen çok pahalı bir istek bu aslında, çünkü görüp beğendiğim tüm fotoğraflarda evler şato gibi ve son derece lüks;yine de hayal etmeye devam edeceğim.
Yazıya ara verip yeniden devam etmek zorunda kaldığım için kafamı pek toparlayamıyorum. Bilgisayarımda yüzlerce dekorasyon ve hobi fotoğrafları var. Hobilerden çoğu hep yapmak istediklerim. Fakat bunları ne zaman yapabileceğime dair bir fikrim bile yok. Her akşam işten çıkmadan evvel şunu yapmalıyım diyorum. Eve gidip yemek, bulaşık ve kahve seansından sonra yorgun düşüp televizyon karşısında uzanıyorum. Bazen kitap okuyabiliyorum, ama eskiden günde bir kitap bitirirken şimdilerde 10 sayfayı bile 2 günde okuyabiliyorum çünkü hemen gözlerim ağırlaşmaya başlıyor. Bunca biriktirdiğim şeyi kullanabilmenin bir yolu olmalı. İnsanlar nasıl oluyor da hem ev işleri, hem çocuk, hem iş hayatını ve diğer şeyleri bir arada yürütebiliyorlar bazen anlayamıyorum. Kadınlar gönüllü köleler bence bu hayatta. Yine de kadın olmayı seviyorum tabii ama çoğu zaman erkek olsaydım keşke diye düşünüyorum. Yine de şükretmeyi biliyorum. Her gün ne olursa olsun hayallerime yenilerini eklemeye devam edeceğim. Elbet günün birinde içlerinden gerçekleştireceklerim olacak..Siz de bazen umutsuzluğa düşerseniz kendinize iyi telkinlerde bulunun. Emin olun sürekli olumsuzlukları düşünmek insanı daha çok üzüyor. Biraz polyannacılığın kimseye zararı yok!
10 Aralık 2011 Cumartesi
Hadi Charlotte'a oy kullanalım
Prensesim bize ilk geldiğinde işte böyle minişti.
Birlikte böyle uyuyoruz kimi zaman ama genelde ya göbeğime ya sırtıma yatıyor:)
Pencereden dışarıyı izliyoruzz birlikte. Kuşları görünce o da viik viik sesler çıkartıp eşlik ediyor kendince.
Tabi bir de böyle şebek halleri var tüm kedilerde olduğu gibi. Bu pozisyonlarda onu muncırmaktan öldürebilirim diye düşünüyorum:):)
Bu da ben onunla konuşurkenki bakışı. Ne demek istiyorsun şimdi sen bana diye bakıyor:)
Yiğitle aşk yaşıyorlarken:)
Benim pamuk prensesim Charlotte'u Pet Star 2012 yarışmasına kayıt ettim. İlk defa böyle bir şey yapıyorum. Deli gibi heyecanlandım inanın!.Kimbilir belki de kazanırız:)Umut etmesi de güzel.
O benim aşkım. Böyle delicesine kedilerine ve köpeklerine tutkun olanları pek anlamazdım önceleri yani anlamıyormuşum aslında onu farkettim. O hayatıma girdikten sonra bambaşka şeyler oldu. Onun sıcaklığı sevecenliği komiklikleri bana büyük mutluluk verdi. Yemeklerimden ona ayırmak, nerede diye düşünmek, mutlu mu sıcak mı diye onu merak etmek başlıca görevlerimden oldu. O da beni annesi sanıyor herhalde. Beni sevdiğini anlamak öyle güzel ki. Onunla uyumak, yemek yerken başında durmamı istemesi, ona seslendiğimde cevap vermesi, onunla konuşurken beni dikkatle dinlemesi inanılmaz. Bir kedi bu kadar mı insancıl olur. Maşallah benim güzel kızıma.
Ne versek yiyiyor artık. Kediler pilav yemez derler ya bizimki koca tabağını bitiriyor. Evde yemek kalmadığında ona brokoli bile haşladım yedi:)Yemek yerken zevkten dört köşe oluyor, ağzını şapırdatıyor ve inanamazsınız yemeği genellikle ağzıyla değil patileriyle aynı bizim gibi yiyiyor. Patilerini elleri gibi kullanıyor. Hatta bir videosunu da çektim yakında paylaşacağım. Saklandığımızda ona ceee yaptığımızda oyun olduğunu anlıyor ve katılıyor bize. Her saklandığımız yerden çıktığımızda bize komik sesler çıkartıp eşlik ediyor. Ona öyle alıştım ki, öyle çok seviyorum ki. O benim en iyi arkadaşım. Minikliğinden beri benimle uyuyor. Yiğite de ayrıca aşık. Önceleri ona daha düşkündü ama şimdi beni daha çok seviyor:):):)
Belki bir şansımız olur da kazanırız kimbilir. Kazanırsak onun fotoğrafının olduğu bir takvimimiz olacak belki bir de kedi bakım ürünleri olan bir sepetimiz. Öyle yazıyor yarışmanın sayfasında. Bakım ürünlerine inanılmaz ihtiyacımız var aslında. Çünkü burada hiç öyle şeyler yok. Yemek ve kum bile bulmak o kadar zor ki. Yine de onun için en güzelini ve iyisini yapmaya çalışıyoruz. Çünkü onu çok seviyor ve ailemizin bir üyesi olarak kabul ediyoruz. Umarım siz de onu çok seversiniz:)
Burada da fas'tan yeni döndüğümüzde hasret giderirken görüyorsunuz bizi. Koynumda nasıl da horul horul uyuyor pamuk..
OY KULLANMAK İÇİN LİNK: http://apps.facebook.com/petstartakvimi/fotograflar/charlotte--7
17 Kasım 2011 Perşembe
Nihayet yine buradayım
Uzunca bir zaman girdi yine araya, aynı beklediğimiz sıralarda çaktırmadan sıranın arasına girmeye çalışan insanlar gibi girdi hem de bu kez. Kendi tercihimiz olmadan böyle uzak kalmak daha fazla üzüyor insanı emin olun. Cezayir pek çok yönden zor bir ülke, ne kadar alışırsanız alışın, mutlaka alışamayacağınız şeyler çıkartıyor karşınıza. Hayatın geçici gerçekliğine inanan biri olarak ne kadar sanal dünyaya pirim vermemişsem de bir zamanlar şimdi onsuz olmanın zorluğu karşısında kıvranıyorum. Vücudumuza girmesine göz yumduğumuz bir zehir gibi aynı, insana acıyı ve zevki aynı anda yaşatan. Bazen körü körüne bağlandığımız bu sanal dünya, çağımızda ne büyük bir gereksinimmiş meğer. Bir ay boyunda internet bağlantımız yoktu ve yapma çiçeklere döndük. Kabloları çalıp içindeki bakır teli satıyorlarmış. Hem de bu olayı tam dokuz kere gerçekleştirmişler. Sonunda yeniden kablo döşesek mi diye karara varmaya çalışıyorlardı yetkililer. Bir an inanın çok korktum kabloları döşemeyecekler diye, ne yapardık o zaman! Nasıl yazardım o zaman içimden gelenleri, anlatmak istediklerimi, ailemle ve dostlarımla nasıl haberleşirdim o zaman km’lerce uzaktan. Yaşadığımız yüzyılda böyle şeyler oluyor ya hala inanamıyorum, ama daha inanamadığım onlarca şey var. Hayat karşımıza türlü türlü şeyler çıkartmayı iş edinmiş kendine adeta. Rutinden her ne kadar hoşlanmasam da bir anda gelen yeniliklerden de haz etmiyorum, sanırım biraz geri kafalıyım bu konuda, gelenekçi desek daha güzel olur sanırım ve biraz da inatçı. Ama inatçılığım yemekte bulunması gereken tuz kadar diyebilirim, fazlası zarar çünkü.
Böyle kasvetli ve yağmurlu havalarda iletişimsizlikle başa çıkmaya çalışırken birden anlamadığımız bir nedenle geliverdi internetimiz. Belki de evrenle konuşmayı başardım, onunla her gece ama her gece konuştum, ona resimler yaptım, yazılar yazdım ve sohbet ettim içimden uzun uzun. Sürpriz yaptı bana ya onu daha çok sevdim. Sürpriz kelimesini de en çok doğum günlerimde sevdiğimi anladım bu süreçte, diğerleri hiç de iç açıcı gelmiyor artık. Bir de görmeyi ummadığım ve özlediğim insanları yanı başımda görebileceğim sürprizleri seviyorum işte bu kadar. O da ben 3000 km uzaktayken pek mümkün olmuyor. Yine de ne zaman sokağa çıksam sanki tanıdık bir yüz görecekmişim gibi dikkatle bakıyorum etrafıma. Şimdilerde Cezayirli esnaftan tanıdıklarım oldu, bazen onları görüyorum ona bile seviniyorum. Cezayir’de bile tanıdık gördüm ya helal olsun diyorum kendi kendime, çok da matah bir şey olmadığını bilsem de. Çocukça sevinçlerim oluyor böyle, mutlu oluyorum. Kedimin ben uzaktan seslendiğimde cevap verir gibi miyavlamasına mutlu oluyorum hem de çok, çekinerek yazdığım maillerime cevap gelmesine, söylemek istediklerimin şıp diye anlaşılmasına, sevdiğim şeyleri yattığımda hemencecik rüyama girmesine mutlu oluyorum bir de. Sonra başımı sokacağım bir yerim olduğu için, yemek yiyebildiğim için, sağlıklı olduğum ve gülümseyebileceğim nedenlerim olduğu için, beni seven insanlar olduğunu bildiğim için mutlu oluyorum ve mutlu olmayı bildiğim için en ufak şeyle.
Velhasıl kelam hayat akmaya devam ediyor. 30’lu yaşlara gelip dayandığıma inanamıyorum. Sanki hala okulun başlamasını bekleyen çocuklar gibiyim. Okula gitmek istiyorum, sonra kar tatili olsun istiyorum, bayramlarda herkes bir araya gelsin kocaman sofralar kurulsun istiyorum. Hiç 30 larında bir kadının hayalleri yok içimde. O nasıl oluyorsa zaten ben bilmiyorum. Plastiklerin zararlı olduğunu bilsem de ben onları almaktan alıkoyamıyorum kendimi. Melamin olanlara geçiş yapmam lazım sanırım ama burada bulmak çok zor. Çoğu zaman Türkiye’de oturacağım evin hayallerini kuruyor kafamda sims oyunu misali döşüyor, yerleştiriyor ve değiştiriyorum. Bir sürü dosyalar biriktiriyorum hobilerle, dekorasyonla, makalelerle ilgili açıp açıp bakıyorum her gün mutlaka. Bana çok iyi geliyor hayallerimin resmedilmiş hallerine tanık olmak. Bazen uçuk kaçık şeyler de düşünüyor ve yapmak istiyorum ama olmuyor. Olsun varsın ben gene de uçuk kaçık düşünmeyi seviyorum. Yani araya bir aylık bir zaman dilimi girdi ama ben gene aynı benim. Hayatımda büyük değişiklikler olmadı, çok şükür iyiyim. Gurbetin sızısı bir yandan, özlemler bir yandan, kavuşma anı heyecanları bir yandan, soğuk ve kasvetli havalar bir yandan bastırsa da ve tabi bunlar yanında bitmek bilmeyen bir iştah ve açlık; ben yine de aynada kendime baktığımda mutlu oluyorum. Yapmak istediğim çok şey var ve isteyip de yapamadığım çok şey ama ucundan köşesinden yapmaya gayret ediyorum. Yapamasam da üzülmüyorum bir gün mutlaka yapacağım diyorum. Bazen deliriyor gibi oluyor, ağlıyorum, bağırıyorum hatta böğürüyorum ama geçiyor. Herkeste oluyor sanırım böyle zamanlar. Bende de olmasa olmaz zaten. İçimdeki alışveriş canavarını da durdurdum ya şimdilik ona da mutlu oluyorum söylemeden duramayacağım. Biraz da Türkiye’ye saklıyorum kendimi tabi o ayrı konuJ Bol bol gezmek istiyor, bol bol fotoğraf çekmek için yırtınıyorum. Yeni bir kırtasiye açıldı hem de kocaman birkaç hafta evvel bende o harika dünyayı keşfettim onun sevincini yaşıyorum. Yeniden gitmek için de sabırsızlanıyorum. Cezayir’de öyle kocaman kırtasiyeye hiç rastlamamıştım genelde toptan satış yapan yerler var ve pek çeşit olduğunu söyleyemem. Bir kırtasiye canavarı olarak ben büyük bir eksiklik hissediyordum neyse ki yeni keşfim mükemmel. Bir sürü boya, kitap, kalem ve defter var. Saatlerce rafların aralarında kaybolmak ve çocuklar gibi oraya buraya saldırmak istiyorum. Model hamuru, yağlı boyalar ve tuvaller bile var ki belki yakında pişirilebilen polymer kil den de getirirler mi acaba diye hayal etmekten kendimi alamıyorum…
Haberlerde hep kötü şeyler duymaktan çok yoruldum, biraz daha sabretmek lazım diyorum daha güzel zamanlar gelecek inşallah. O zaman her sayfada iç açıcı yazılar, bolca gülümseyen çocuklar, hiç ağlamayan kadınlar ve egosu tavan yapmamış insanlar göreceğiz. Dünya her ne kadar kötüye gidiyor gibi görünse de öyle olmamasını ümit ediyorum ve gelişmeleri yakından takip ediyorum.
Bütün her şeyi bir çırpıda yazmayayım ki daha sonrası için anlatacak yeni şeyler olsun değil mi ama. Yeniden burada olduğum için mutluyum. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere hayal etmeye devam edin ve gülümseyin!
2 Ekim 2011 Pazar
Marakeş masalı
Masal; olağanüstü kişiler ve olaylarla geliştirilen bir türdür. Yolculuk ise belli bir başlangıç noktasından varış yerine değin tek bir taşıtla gidilmesini içeren insan devinimi olarak geçer sözlüklerde. Oysa benim için her ikisinin de manası şimdilerde bambaşka bir hal aldı. Masalları büyük bir iştahla dinler ve o dünyanın içine kaybolmaktan, hayal etmekten büyük keyif alırım çocukluğumdan beri. Masallarda hep ulaşılamayana ulaşılır, görülemeyen görülür ve yeni mucizeler keşfedilir, yepyeni hayatlara kapılar açılır. Çoğu zaman büyüdüğüm için hüzünlenirim, keşke çocuk kalsaydım derim kendime; büyüdükçe çılgın hayallerimizin her birini toplayıp bir kenara kaldırmamız gerekir çünkü. Oysa kısa sürmüş de olsa bir masala yolculuk ettim ben. Masalların; gerçek hayatın içinde nasıl var olabildiğine şahit oldum. Kendim bile inanmakta zorlandım. Marakeş yolculuğumuz bir masaldı benim için ve hep öyle kalacak. Belki de benim her zaman büyük bir merakla görmeyi beklediğim yer olduğu için, belki biraz fazla hayal gücü yüksek biri olduğum için belki de hala masallara inanmayı tercih ettiğim için beni bu kadar etkiledi. Ama gerçek şu ki Marakeş’ten etkilenmeyecek biriyle karşılaşabileceğimi sanmıyorum; benim kadar olmasa da.
Desenli kapılar, boyalı suratlar, eller; daracık sokaklar, mis kokulu baharatlar, rengârenk dükkanlar, lambalar, çantalar, ayakkabılar vs. sanki her biri bir masalın içinden çıkıp gelip bu şehre yerleşmiş gibiydi. Kıyamet meydanı adını verdikleri o devasa meydandaki insan kalabalığını ömrüm boyunca unutamayacağım kesin. Dünya’nın bütün insanları orada toplanmış gibiydi adeta. Kıyametin, dünya ayağı! Meydandaki bitmek bilmeyen eğlence, müzik, insanların o umursamaz ama mutlu tavırları, yılan oynatıcılar, kınacılar, falcılar, faytonlar, develer, tuhaf yiyecekler… Bunları gördükçe başka şeyler de arıyordu gözlerim oradayken, belki bir ejderha çıkabilir, uçan bir halı gökyüzünde süzülebilir, bir mucize olabilir, belki bir dev ile karşılaşabilirdim. Kısacası orada her şey mümkün gibiydi ve bir o kadar gerçekti. Desenlere ve o renk cümbüşüne vuruldum en çok. Hayal etmekte özgürdü insanlar bunu hissettim. O kısacık dört gün bana nasıl da iyi geldi. Tabi sonra kendi gerçeğime adım atmakta epey zorlandım, sanki her adımımın arası bir uçurumdu. Şimdilerde oraya tekrar gitmenin veya bir gün orada yaşayabilmenin hayaliyle geçiriyorum günlerimi. Rüyalarım bile değişti, her zaman çılgın rüyalar gören biriydim ama şimdi daha çılgın rüyalar görüyorum ve uyanmak istemiyorum. Şehrin rengi kiremit kırmızısıydı, her bina da aynı renkte. Bir Avrupa şehri edasıyla salınıyordu sokak kenarlarındaki evler. Kadınlar sokaklarda motosikletlerle tabiri caizse sinek gibi vızır vızır dolaşıyorlardı, yaşlısından gencine, kapalısından mini eteklisine kadar. Orada ilk zamanlar biraz korktum itiraf ediyorum ama sonra kaptırdım kendimi zamanın akışına, ben de aktım onunla.
Keşke bu sayfalardan sizi çıkartıp götürebilseydim o diyarlara. O zaman beni daha iyi anlardınız ve katılırdınız mutluluğuma. Fotoğraf makinemi o şehir sayesinde daha da çok sevdim. Zamandan öyle çok an çaldım ki, şimdi bakıyorum bitiremiyorum; bitsin de istemiyorum. Gördükçe daha çok göresi geliyor insanın, ve gittikçe de hep gidesi.Gözlerimizin içinde bir fotoğraf makinesi olsaydı keşke, onları her kırpışımızda dilediğimizce anı yakalayıp belleğimize hapsedebileceğimiz . Bir de fon müziği istiyorum hayatımda; öyle ki her ruh geliş gidişlerime eşlik edebilecek, bir de kokuları saklayabileceğim bir yer istiyorum, özledikçe koklayacağım. Zira Casablanca’daki salyangoz kokusunu saklamayı tercih etmezdim sanırım. Bir şey hem böyle lezzetli hem de pis kokabilir mi? Yine de görünüşe aldanmayın sakın, deneyin! Ne kadar çok olmazsa olmazı var o şehrin de. Kült bir aşk filmi olan o muhteşem siyah beyaz Casablanca filminin sahnelerinin hala yaşanabildiği Rick’s Cafe’ye adım atmak, o ruhu hissetmek muhteşemdi. Afrika’nın en büyük camisini ağzımı kocaman açarak hayretler içerisinde izlemek, çarşılardaki çeşitliliğe hayran kalmak ve çocukça bir şımarıklıkla hepsine sahip olmayı arzulamak muhteşemdi.
Eğer gitmeyi hayal ettiğiniz yerlerin içinde Marakeş yoksa mutlaka ilk sıralara koyun derim ben. İnsan yaşadığını, hayatın nasıl aktığını orada anlıyor ve yaşamanın güzelliğinin farkına varıyor. Yolda olmak, o kırmızı rüyaya tanık olmak çok etkileyiciydi. Şimdi her fotoğraflayamadığım kare için bin kere pişmanın ve orayla bir kere daha buluşacağım zamanı bekliyorum. Bir devir bitip başka bir devir başladığında ancak bu kadar etkileyebilir insanı! Marakeş işte bu kadar güzel bir şehir!
Bu terliklerden Cezayir'de de var ama bu kadar renkli, çeşitli ve güzel değil.İnsan Marakeş'te ne alacağını şaşırıyor.Daimi oturduğum bir evim olsaydı daha bir sürü şey almak isterdim. İlerde bu hayalim gerçekleştiğinde yeniden Fas'a yolculuk yapmak istiyorum.( Fotoğraf netten çünkü ben çekmeyi ihmal etmişim bu güzellikleri)
Çarşılar'da her şey var halıdan kutuya, bardaktan tabloya, kumaşlardan çantalara. Alabildiğine çarşı zaten her yer. Yiğit aynı İzmir Kemeraltı dese de bence öyle değildi. Sonuçta burası farklı bir kültür. Bizim oralarda da böyle çarşılar var hatta İstanbul'daki Kapalı çarşının güzelliği ile kıyaslanamaz bile ama zaten kıyaslamamak lazım içinde bulunduğu kültüre göre değerlendirmek gerek bence. O yüzden ben bayıldım tek kelimeyle. Her şey bir aradaydı, otantikti ve sihirliydi..
Hele kocaman fenerler, işli lambalar beni kalbimden vurdu. Neyse bir tane taşıyabileceğim gibi ufak bir lamba aldım ama kocamanlarda gözüm kalmadı değil.
Marakeş tren garı. Otelimiz hemen garın arkasındaydı zaten. Garın içi ise muhteşemdi. Adamlar restorantlar, alışveriş mağazaları falan yapıp süper bir şekilde değerlendirmişler garı. Mc Donald's ve Kentucky vardı örneğin. Hamburger yemeden garı gezmek olmazdı değil mi ama:)
Bunlar da birkaç kapı detayı. Biliyorsunuz Marakeş kapıları ile de ünlü bir şehir. Daracık sokakları, işli ve rengarenk duvarları, evleri, sokakları ve kapılara şehre ayrı bir ruh katıyor. Daha uzun süre kalıp bütün sokakları sabahtan akşama yürümek ve fotoğraflamak isterdim.
Bunlar da Marakeş'teki yerel kıyafetli amcalar. Şapkalar harikaydı. Sanmayın müzik falan çalıyorlar sadece süslemişler üzerlerindeki giysileri yoksa macun falan da satmıyorlar:) Yine de çok eğlenceliler. Yalnız dikkatli olmak gerekiyor. Güzelliklerinin yanında her şey para olmuş. Sadece baksan bile para istiyorlar, fotoğraf çekmeye para, utanmasalar yürüdük diye de para alacaklardı. Böyle güzel bir pozu anılarımıza kattık ama pazarlık aşaması sıkıntılı oldu..
Bunlar da rengarenk baharatlar. Her çeşit baharat vardı. Rengarenk olmaları ve uzun biçimleri en çok dikkat çeken taraflarıydı. Kuru yemişleri de çok taze ve lezzetliydi ama ben baharat almayı tercih etmedim. Diyorum ya insan ne alacağını şaşırıyor. Bir de bilmediğim bir sürü baharat vardı hangisinden alacağımı bilemedim.
Ve tabi bu kıtanın olmazsa olmazı seramik, desenli vazolar, biblolar, kaseler. Biz uzun zamandır Cezayir'de yaşadığımız için ve Cezayir'de de bu objelerden çok gördüğümüz için çok fazla ilgimizi çekmedi ama tabiki harikalardı. Türkiye'den gidecek ve bu kıtayı daha önce görmemiş biri inanın bizden çok daha fazla etkilenir ki ben epey etkilendim. Çünkü biz aynı lezzetleri burada tattık, aynı materyalleri gördük. Kültür öyle benzeşik ki Cezayirli bir kişinin yaşantısının Faslı birinden çok farkı yok. Tabi en büyük fark Fas krallık olduğu için inanılmaz modern, süslü, gelişmiş ve medeni. Bir Afrika kültürü Avrupa medeniyetiyle karışmış. Kendimizi Türkiye'de hissettik diyebilirim. Medeniyete geldik dedik. Üzülerek söylüyorum Cezayir Fas'ın tırnağı bile olamaz aslında. O yüzden buraya geri gelmek hiç istemedim. Hava alanında epey ağladım. Keşke burada yaşıyor olsaydık dedim.
Bunlar da şallar, örtüler. Onlarda rengarenk ve yumuşacıktılar. İpek veya başka güzel bir tür kumaş bulamadım hep bildiğimiz model şallardan vardı o yüzden almadım ama siz benim gibi yapmayın gördüklerinizden pazarlık yapıp alabildiğiniz kadar alın çünkü sonra pişman oluyorsunuz. Ben şimdi ah şunu da alsaydım ah bunu da alsaydım diye düşünüyorum.
Bir sonraki devam yazısında görüşmek üzere...
Çarşılar'da her şey var halıdan kutuya, bardaktan tabloya, kumaşlardan çantalara. Alabildiğine çarşı zaten her yer. Yiğit aynı İzmir Kemeraltı dese de bence öyle değildi. Sonuçta burası farklı bir kültür. Bizim oralarda da böyle çarşılar var hatta İstanbul'daki Kapalı çarşının güzelliği ile kıyaslanamaz bile ama zaten kıyaslamamak lazım içinde bulunduğu kültüre göre değerlendirmek gerek bence. O yüzden ben bayıldım tek kelimeyle. Her şey bir aradaydı, otantikti ve sihirliydi..
Hele kocaman fenerler, işli lambalar beni kalbimden vurdu. Neyse bir tane taşıyabileceğim gibi ufak bir lamba aldım ama kocamanlarda gözüm kalmadı değil.
Marakeş kedisi:)
Marakeş tren garı. Otelimiz hemen garın arkasındaydı zaten. Garın içi ise muhteşemdi. Adamlar restorantlar, alışveriş mağazaları falan yapıp süper bir şekilde değerlendirmişler garı. Mc Donald's ve Kentucky vardı örneğin. Hamburger yemeden garı gezmek olmazdı değil mi ama:)
Bunlar da birkaç kapı detayı. Biliyorsunuz Marakeş kapıları ile de ünlü bir şehir. Daracık sokakları, işli ve rengarenk duvarları, evleri, sokakları ve kapılara şehre ayrı bir ruh katıyor. Daha uzun süre kalıp bütün sokakları sabahtan akşama yürümek ve fotoğraflamak isterdim.
Bunlar da Marakeş'teki yerel kıyafetli amcalar. Şapkalar harikaydı. Sanmayın müzik falan çalıyorlar sadece süslemişler üzerlerindeki giysileri yoksa macun falan da satmıyorlar:) Yine de çok eğlenceliler. Yalnız dikkatli olmak gerekiyor. Güzelliklerinin yanında her şey para olmuş. Sadece baksan bile para istiyorlar, fotoğraf çekmeye para, utanmasalar yürüdük diye de para alacaklardı. Böyle güzel bir pozu anılarımıza kattık ama pazarlık aşaması sıkıntılı oldu..
Bunlar da rengarenk baharatlar. Her çeşit baharat vardı. Rengarenk olmaları ve uzun biçimleri en çok dikkat çeken taraflarıydı. Kuru yemişleri de çok taze ve lezzetliydi ama ben baharat almayı tercih etmedim. Diyorum ya insan ne alacağını şaşırıyor. Bir de bilmediğim bir sürü baharat vardı hangisinden alacağımı bilemedim.
Ve tabi bu kıtanın olmazsa olmazı seramik, desenli vazolar, biblolar, kaseler. Biz uzun zamandır Cezayir'de yaşadığımız için ve Cezayir'de de bu objelerden çok gördüğümüz için çok fazla ilgimizi çekmedi ama tabiki harikalardı. Türkiye'den gidecek ve bu kıtayı daha önce görmemiş biri inanın bizden çok daha fazla etkilenir ki ben epey etkilendim. Çünkü biz aynı lezzetleri burada tattık, aynı materyalleri gördük. Kültür öyle benzeşik ki Cezayirli bir kişinin yaşantısının Faslı birinden çok farkı yok. Tabi en büyük fark Fas krallık olduğu için inanılmaz modern, süslü, gelişmiş ve medeni. Bir Afrika kültürü Avrupa medeniyetiyle karışmış. Kendimizi Türkiye'de hissettik diyebilirim. Medeniyete geldik dedik. Üzülerek söylüyorum Cezayir Fas'ın tırnağı bile olamaz aslında. O yüzden buraya geri gelmek hiç istemedim. Hava alanında epey ağladım. Keşke burada yaşıyor olsaydık dedim.
Bunlar da şallar, örtüler. Onlarda rengarenk ve yumuşacıktılar. İpek veya başka güzel bir tür kumaş bulamadım hep bildiğimiz model şallardan vardı o yüzden almadım ama siz benim gibi yapmayın gördüklerinizden pazarlık yapıp alabildiğiniz kadar alın çünkü sonra pişman oluyorsunuz. Ben şimdi ah şunu da alsaydım ah bunu da alsaydım diye düşünüyorum.
Bir sonraki devam yazısında görüşmek üzere...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










.jpg)
.jpg)

















