7 Haziran 2015 Pazar

Güneşi sen çekeceksin buluttan...

'...Yitirilince güneş
esmer bir bulutun gölgesinde
düşmesin yüreğine
hüznün bakır çalığına dönen sancısı
güneşi sen çekeceksin buluttan
hayatı sen yeşerteceksin
unutma.'
Ahmet Telli


 Fotoğraf: Cezayir büyük postane'nin (Grande Poste) yan sokağı. Çiçekçiler sokağı. skyscrapercity.com'dan alıntıdır.

Bu şiiri çok severim. Günün anlam ve önemine de uygun olduğuna inanarak yazmak istedim. Bu şiirin yer aldığı Yangın Yılları adlı kitabı ne severdim. Şiir kitaplarının yeri her zaman bende ayrı bir yerde olacak. 

Cezayir güneşli. Hava 25-26 derecelerde genellikle. Yağmur görünmüyor önümüzdeki günlerde ama belli de olmaz. Bazı akşamlar serin de olsa bahçede oturuyoruz. Zaten bahçe sezonu açıldı mı ben hiç evde takılmak istemiyorum. Evin kapısını maviye boyamıştım en son, şimdi onun üzerine desenler yapıyorum. Biraz battaniyemi örüyorum, bazen kitap okuyorum, arada bağ telinin üzerini hava ile kuruyan hamurla kaplayıp ilk bebek denememi de yaptım ama henüz bitmedi; zor işmiş. 


Bu gülü babam yolladı. Kefken'deki yazlığın bahçesinden. Her yer gül dolu orada ve o kadar güzel renkleri var ki. Burada da bahçede rengarenk güller var ama daha çok ofisin önündeki bahçede. Ne zaman o pembe gülleri görsem Kefken hayaline dalıyorum. Çok özledim.


Kediş devamlı yatma halinde. E malum sıcaklar da başladı. Her ne kadar hayvancığım sıcaktan börtmesin diye klimayı açıyorsam da ona fenalık geliyor. Ama buna rağmen benim diktiğim polar yastığından da ayrılamıyor. Geçen gün öğlen tatilinde eve gittiğimde onu böyle bezmiş buldum. Bakışları bile gösteriyor sıcakladığını. 


Bu da yeni sokak kedimiz. Komşuların yokluğunu fırsat bilip, arada çok sıcak olduğunda gölgelenmeye geliyor bu koltuğa. Temizlikçi paspası yıkadıktan sonra koltuğun üzerine koymuş, o da orayı kendine yer edindi. Ben de ellemiyorum gelip dinleniyor. Şu tipe bakın yahu nasıl da rahat. Ben eve girdim çıktım bana mısın demedi, o kadar yorulmuş ki deliksiz uyuyordu. Bizim kıza da hasta, bizimki de onun yolunu gözlüyor çaktırmadan:)

Bugünün neler getireceğini şu anda bilmiyoruz. Her şeye rağmen ümit etmeye devam ediyoruz. Hal pek iç açıcı görünmese de, insanlar pek umut vaat etmese de bekliyoruz iyi şeylerin olmasını. İyi insanlar iyi şeyleri hak ediyorlar! Yarınların iyi şeyler getirmesi dileğiyle...

4 Haziran 2015 Perşembe

Haziran, çocukluğum ve olağan şeyler


Haziran ayına da güzel havalarla hızlı bir giriş yaptık. Çabuk geçiyor bazen zaman ama bazen de geçmek bilmediği bir gerçek. Haziran'a varabildiğimiz için seviniyorum. Artık yaza doğru ilerliyoruz. Burada havalar ısındıkça bahçeye atıyoruz kendimizi, hep böyle güzel gitsin deyip duruyoruz. Ev-iş arası mekik dokusak da havaların iyi olması bizi de iyi ediyor.


Fotoğrafları annem albümden çekip göndermişti. Üstteki oğlan çocuğu gibi olan fotoğraf aklıma takılmıştı onu ararken birkaç tane de ekstradan yollamış. O kepçe kulaklı, kırmızı kurdelalı halimi seviyorum. Bir de bu ikinci fotoğraftaki bebeğim Aliş'le olan fotoğrafı seviyorum. Bu vesileyle blogdan arkadaşım Deep'in mimi'ni de yanıtlayayım dedim. Ne de olsa geçmişe dair yazılar yazmak ayrıca hoşuma giden bir durum.

-Çocukluğum hep mutlu anılarla dolu. Tabi bu fotoğraflardaki kadar ufak olduğum zamanlara dair bir şeyler yok hatırımda. Olsun. 

-Plastik topları çok severdim. Bisiklete binmeyi Bmx sarı kırmızı bir bisiklette öğrenmiştim. İnce uzun sokağımızda nasıl kullanacağımın heyecanını hala hatırlıyorum. 

-Eve girmek istemeyen bir çocuktum. Bakkaldan su içer, evden ekmek arası yaptırır bir koşu sokağa atardım kendimi. Birbirimizi evlerden toplardık bağırış çığırış. Ellerimin toz kokmasını ve o lavaboya dökülen kapkara suları da hatırlıyorum.

-Korkak bir çocuktum. Anne babamın sözünden çıkmazdım. Geceleri karanlıktan korkup annemi hep yanıma çağırırdım.

-Çocukluğumun geçtiği evi çok severdim. Öyle ki taşındıktan bir süre sonra bile yanlışlıkla hep o eski evin kapısına gittim durdum. Ufak ve sobalı bir evdi ama benim için en güzel evdi. Bir süre hep büyüyünce o evi almayı hayal etmiştim.

-Yazları çocukluğumu geçirdiğim Kefken'i de çok severdim. Büyüdükçe akşamları da dışarı çıkardık arkadaşlarımla. Hep top peşinde koşardım. İstop, yakartop, voleybol, tombik oynayarak büyüdüm. Saf ve iyi niyetliydim. Arkadaşlarımı hep çok sevdim. Bahçede evcilik oynardık bol bol. Şimdi o evcilik oynadığım arkadaşlarımla hala görüşüyorum.

-Kocaman kalabalık sofralarda yemek yerdik hep, cümbür cemaat. Anneannem yoldan geçen çocukların bile ağzına lokmalar tıkardı. Babaannem bir dediğimi iki etmezdi, çok yumuşak kalpli bir kadındı. Onunla kahverengi ve keçe gibi bir kumaşı olan koltuklarda oturup trt müzik dinlediğimizi hatırlıyorum. Nalan Altınörs ve Yıldırım Bekçi'yi o zaman tanımıştım. Bana dilim dilim portakal soyardı. Birlikte gezmelere giderdik. Tek çocuk olduğum için hep sevdim, sevildim, korunup kollandım. İşte bu yüzden hep en değerli şey anılarım oldu. 

-Okuldayken çok çalışkan sayılmazdım, vasattım ama idare ediyordum. İlkokul ve ortaokulu aynı okulda okudum çok güzeldi. Lise de yine tüm tanıdık sevdiğim arkadaşlarımla aynı okuldaydık. Annemin okulunda okudum liseyi, binamızı çok güzel restore ettiler şimdi, sınıfların kokusunu bile özledim ve o telaşı.

-Okula gitmeyi hep sevdim. Anaokulunda korkmuştum bir tek hatırlıyorum. Ama babaannem beni hep korkmayayım diye beklerdi ya müdürün odasında, ya komşuda ya bahçede. 

-Lise zamanı çok asi zamanlarım da oldu. Ergenlikle birlikte Nirvana'nın da etkisiyle değişimler yaşadım ama Üniversite'de ayrı eve çıkmamla duruldum, sakinleştim. Ankara'da da güzel zamanlarım oldu. Teyzemler kuzenlerimle birlikte kaldığım zamanları düşününce şimdi keşke onlarla daha çok vakit geçirseydim diyorum hep. O günler bu kafayla yaşamayı çok isterdim. O zamanlar serde gençlik vardı elbet ve başımda kavak yelleri.

Bilmem daha ne yazayım, o kadar çok şey var ki. Özümde hep iyi biri oldum. Kimseye küsmedim kızmadım kavga etmedim. Elimdekilerin kıymetini çocukken de bilirdim şimdi de biliyorum. Sevgiyle büyüdüm, bu yüzden sevmeye sevilmeye hep kıymet verdim ve sevdim; her şeyi sevdim, seviyorum. Yaşamak anılarla güzel.

Belki biraz fazla takıntılıyım geçmişe ama geleceğe baktıkça daha da çok bağlanıyorum anılarıma. Çünkü artık hayat çok acayip. İnsanlar acayip ve kötü. O günlerin masumiyetini hep özlüyor ve arıyorum. O kocaman güzel ailemi hep özlemle ve güzelliklerle anıyorum. Umarım daha yaşacak çok güzel günlerim vardır, ümit ediyorum!


Saçlarımın uzun olması hoşuma gidiyor, her ne kadar eşim kısa saç sevse de. Belki dönünce kestiririm ama şimdi kıyamıyorum. Yazın zor da olsa rüzgarda uçuşmaları hoşuma gidiyor. Hala aynı kız çocuğunu görüyorum kendime baktıkça ve hala benzer hayalleri taşıdığımı.

-Astronot olmaktan kısa sürede vazgeçtim ama yazar olma hayalim hala devam ediyor. 

-Alf'i gelsin diye çok bekledim. Hala biraz fantastik şeylerle karşılaşmayı ümit ederek yaşıyorum. Belki başka diyarlara açılan bir kapı keşfederim günün birinde. Masalları hep çok sevdim ve seviyorum. Yaşamın içinde onlar olduğu için güzel bir bakıma. 

-Denizi hep çok sevdim. Hep denize yakın olmayı istedim. Bu yüzden buradaki yazlar zor geçiyor. 8 senelik Cezayir macerası bana çok şey öğretti ama pek çok şeyden de uzaklaştırdı. Bu yüzden bazen biraz üzülüyorum. Yaşamak denen şey sıcakta bir bardak soğuk suyu kana kana içmek gibi aynı. Hala ne zaman bu yaşa geldim, o yılları nasıl yaşadım hayret ediyorum. 

Tüm bunların dışında etrafı metal panellerle çevrili hayatımız tüm rutiniyle devam ediyor işte. Özlüyor ve özleniyoruz. Bu sıra kendimi ne zaman kötü hissetsem türk sanat müziği dinliyorum. Bana çok iyi geliyor. Ama tabi  her an efkar kafasında olmak da pek iyi değil:) Ahh bir de rakımız olaydı... Şantiye ortamında neden herkes içiyor artık çok iyi anladım. Şantiyeler en çok alkol tüketilen yerler olmalı. Acayipliklerle dolu!

Neyse ki yarın tatil. Tüm günü bahçede geçirmek istiyorum. Bahçe, ruhuma iyi geliyor. 

Mutlu bir hafta sonu olsun sizin için de, güzel anılarınızı her daim hatırlayın ve eski fotoğrafları yakınınızda tutun! Yaşadığınız her anın kıymetini bilin...



31 Mayıs 2015 Pazar

Pazar notları: Rüzgarla gelen


Akşam rüzgarı epey sert esiyor. Çayımı aldım ve güneş battıktan sonraki maviliğin tadını çıkarttım bir süre. Böcekler sinekler gelmesin diye hava karardığında dahi ışığı yakmamaya direndim ama sonra caydım. Bir sokak kedisiyle sarmaşık halde, rüzgarın içinden yazıyorum. Fonda Oya-Bora Sevmek Zamanı çalıyor. 

Güzel bir gündü. Pazar olmasına rağmen güzeldi. Fazla sosyal medyaya dahil olmamaya çalıştım bugün. Dinlendim, okudum, yemek yaptım. Biraz çiçek de topladım. Evin havasını nasıl da değiştiriyor bir vazo çıtır çiçek.

Üst fotoğraftaki de bahçeden kocaman bir yabani top çiçek. Minik sarı benekli diyorum o ucundaki şeylere, hoşuma gidiyor. 


Ayın son yazısını yazmak için büyük bir çaba sarf etmem gerekti. İşler birbirini kovaladı durdu yaramaz çocuk edasıyla. Arada bizim kıza pencereden serenad yapan kediyle karşılıklı atışmalarını izledim. İki puf kuyruk epey konuştular. Bir türlü peşini bırakmıyor ki, bizimki de korkuyor tabi ama pencereye koşmayı da ihmal etmiyor. Hamak için hazırladığımız tahtaların üzerine çıkıp böyle bakıyor işte, sesi de çıkmıyor, kısık sanırım. Komşumuzun köpeğinin de olmamasını fırsat bilip bahçeyi ele geçirdi iki tipitip. Sabahları kalkıyorum sandalyelerin üzerinde aportta bekliyorlar. Fırsatını bulsalar hemen eve dalıveriyorlar. Çok üzülüyorum sokak kedilerine. Evsiz olmaları çok zor. Tabi insanlar için de öyle. Ev insanın bedeni gibi demişti bir arkadaşım aynen öyle!

Haziran'a bir adım atıyoruz şimdi, sabaha varacağız. Umuyorum güneşli zamanlarla karşılar bizi, bizim onu gözlerimiz parlayarak beklediğimiz gibi aynı. Parıldasın güneş tepemizde ve sıcak iliklerimize kadar işlesin artık. Suya kavuşsun bedenlerimiz ve soluk yüzlerimiz renklensin. Mutlu bir hafta olsun ve güzel anılarla dolsun her günümüz. 

27 Mayıs 2015 Çarşamba

Dışım tenha içim mahşer


Artık benim de güzel bir sukulentim var diyerek başlamak istiyorum yazıma. Kocamaaaan bir saksıyla mavi masamda bekliyor. Bugün bozulan kısımlarını kesip, saksısını değiştirip, toprağını yenileyip, büyük gövdesini iki kısma ayırdık çiçek bakımından anlayan Cezayirli çalışanımızla. Kediye mama ve kum almak için çıktığım Tizi Ouzou'daki bir çiçekçide buldum bu güzeli. Bir sürü rengi de var dediler pembesi moru. Daha önce renklilerini hiç görmediğimden pek inanamadım ama getireceği yer de uzak olduğundan bekleyemedim. Güneşi çok sever dedi satan kadın, çiçeği eken arkadaş ise güneşten hoşlanmaz dedi. Ben güneşi sevdiğini biliyordum ama şimdi biraz arada kaldım. Bakalım umarım bozulmadan bakmaya devam edebilirim. 


Bu görseller ilgili yazı yazamamıştım önceden şimdi onu da aradan çıkartmak istedim. Burası Tizi'ye giderken geçtiğimiz DBK (Merabou) denilen bir yerde kurulan pazar. İki tane pazarı varmış, birinin adı Dubai pazarı. İsmine aldanmamak en iyisi çünkü bizdeki bit pazarları gibi aynı. Yani öyle rahatlıkla giyim kuşam alınabilecek bir yer değil. Tezgahlardaki ürünler genelde çok eski püskü ama ileriye doğru devam edilince ufak dükkan tadında yerlerde güzel ürünler satılıyor. Cezayir elbiselerinden almak için gittim ben. Ayakkabılar, takılar, çantalar var çokça. Tizi Merkezdeki Arti Sanat'ta takılar çok pahalı oluyor. Buralarda her şey Tizi'den daha ucuz. Genelde halk da buralardan alışveriş yapıyor zaten. Yine de Tizi'de gittiğim o enteresan pasaj daha güzel bence. Orası labirent gibi ve uzun. Hem daha temiz, daha şehir merkezinde. Gidilebilir bir yerde yani.

Tizi Ouzou merkezde satılan bol işlemeli ve boncuklu elbiseler burada yarı fiyatından daha az. Bir dahaki sefere daha rahat gezeceğime eminim. Bu ilk deneme oldu, biraz da acele oldu o yüzden çok anlayamadım. 


Bu ağaçtan Tizi Ouzou'da birkaç yerde gördüm. Burası DBK'da büyük bir düğün salonunun bahçesi. Ağacın adı Violette. Yakından daha güzel görünüyor. Bir de normal kaktüslerden farklı Meksika kaktüsü dedikleri kaktüs'ten gördüm. Bildiğiniz ağaç gibiydi. Arabayla geçtiğimizden fotoğraf çekemedim ama bir dahaki sefere çekeceğimi umuyorum. 


Yine yol üzerinde bulunan site tarzında yapılmış evlerden görüntüler. Biraz ürkütücü görünüyor kabul ediyorum. Zaten daha çok villa katı tercih ediliyor diyebilirim. Yani biz apartmanları biraz kasvetli ve pis bulmuştuk ilk ev bakarken. Ama temiz apartmanlarda oturan arkadaşlarımız da var. Yine de ne olursa olsun Cezayir'de apartman olarak gördüğüm en temiz, düzenli ve modern yerleşim yerleri başkentteki Kouba ve Tlimli'deydi.


Hırsızdan korunmak maksatlı ilk katlardaki pencerelerde her zamanki gibi demirler var. 


Bu kedicik bir süredir devamlı çevremizde. Evin orayı da kendine komşu  kapısı belledi. Bizim kızı da gördü ki arada pencerenin önündeki tahtaların üzerine çıkıp miyavlıyor. Bizimki pek korkak. Zaten normalde kendi gölgesinden bile korktuğundan bu erkek kediden korkmaması ilginç olurdu. 

Zibidi kedi bugün evden ofise kadar önüme kendini ata ata geldi. Ben de her seferinde dayanamayıp eğilip göbüşünü sevdim tabii ki. Bu yüzden 5 dakikalık mesafeyi 20 dakika gibi bir zamanda aldık.


Tombul çekirgeler artık etrafta görünmeye başladılar. Çok ağır ilerlediklerinden ve zıplayıp uçamadıklarından pek çok böceğe ve karıncaya, koca cüsselerine rağmen yem oluyorlar. Tabi aslında yakından da epey ürkütücüler çünkü gerçekten kocamanlar. Yanına çok yanaşamadığımdan ölçü olabilecek bir şey koyamadım ama bakalım bir dahaki sefer için de söz veremiyorum:) Kesinlikle çorbalık olduklarını da söylemeliyim. Henüz yakınlarda yiyen birine rastlamadım ama şehir efsanesi tadındaki bu habere ısrarla inanıyorum. 

Her ne sebeple olursa olsun ve ne kadar kısa süreli de olsa şantiye dışında olabilmek çok güzel. Dışarıda hayat olağanca hızıyla akıyor. İnsanlar güneşe dönmüşler yüzlerini, çocuklar oyunlar oynuyor, kadınlar toplanmış iş işliyor veya sohbet ediyor, erkekler her zamanki gibi kahvelerde. Dışarıdaki insan kalabalığı adeta benim içimde mahşer yerini oluşturuyor. Ben sessizleşip dinledikçe nasıl kelimelerim çoğalıyorsa, dışarıdaki kalabalığı görünce de ıssız çorak topraklar gibi oluyorum. 

Genelde konuşurum, konuşmayı severim. Ama burada herkesin anlatacak o kadar çok şeyi var ki bana bir türlü sıra gelmiyor. Bir gün istiyorum sadece, ki o gün geldiğinde bütün hayatımı baştan sona sıralayacağım sabahın ilk ışıklarına dek. Belki de günlerce susmadan konuşurum kimbilir. Çünkü etraftaki bunca bencillikte benim hayatımın detaylarının kimse için bir önemi yok. 

Mutlu bir hafta sonu geçirmenizi diliyorum. Ailenizle, dostlarınızla keyifli dakikaları es geçmeyin, herşeye rağmen hayatın tadını çıkartın benden söylemesi!
 

24 Mayıs 2015 Pazar

Pazar notları: Ne bir oje, ne bir küpe


Bugün yine olağan bir pazar. Hava epey kasvetli. Yarından sonra artık sıcaklar geri geliyor diyorlar. Böyle yağdı yağacak derken insanın içi kararıyor. Yağsa rahatlayacağız ama o da yok.

Bu güzel desenle başlamak istedim yazıma. Yine koştur koştur geçen günlerin ardından geleneksel desenlere bakmak mutlu ediyor. Bu desenler Fas'ta daha sık karşımıza çıksa da Cezayir'de de çok kullanılıyor. Adı Zellij, Zillij deniyor. Zaten Fas ve Cezayir kültürü iç içe geçmiş durumda. Neyin nerede başlayıp nerede bittiği kestirilemiyor. Bu yüzden aslında Cezayir'e özgü bir desen stili de diyebiliriz. Detaylı açıklayacağım bir yazı hazırlıyorum. Orada nasıl yapıldığına dair de yazacağım çünkü benim çok ilgimi çekiyor. 

Desenli seramikler artık Türkiye'de de revaçta ama bu türleri değil. Umarım bir gün bunlar da gelir, zira benim en sevdiklerim. 

Cuma tatilimiz her zamanki gibi değildi bu sefer, epey güzel bir cuma geçirdik. Eşimin kardeşinin bebeği oldu demiştim. Onu görmeye gittik. Hep birlikte güzel bir kahvaltı ettik, bolca sohbet ettik ve bebişimizi sevdik. Maşallah büyümüş, tatlı bir bebek. Sonrasında da yeni tanıştığımız arkadaşlarımızla buluşup güzel vakit geçirdik. 

Başlık yazısında anlatmak istediğimse şuydu; uzun zamandır gerçekten içimden hiç takı takmak, süslenmek, kendime bakmak pek gelmiyordu. Normalde takıp takıştırmayı severim. Ama bir süredir iç sıkıntım dışıma vurdu herhalde. Ne oje sürüyordum ki çok severim, ne de bir minik küpe takıyordum. Yeni arkadaşlarımızla buluşmaya giderken biraz kendime çeki düzen verdim haliyle. Bana da pek iyi geldi. Zaten sonrasında özlediğimi fark ettim örneğin bugün minik bir küpe takıverdim. Hala eskiye dönememiş olsam da idare ediyorum vaziyetleri. Şantiye ortamı sanırım çok etkiliyor.


Yine bahçe duvarlarından bir kesit. Eltim, yani Fella'ların ailesinin verandası bu seramiklerle kaplıydı. Boş durmadım arada fotoğraf çektim elbette. Güzel kocaman bir evleri var. Geleneksel bir Cezayir evi aslında, büyük mutfak, kocaman odalar ve veranda. Orada olmak güzeldi. Çünkü devamlı şahtiye'de kalınca insan ev yaşantısını, ev havasını özlüyor. Bu deseni çizmeyi öğrenmeye çalışıyorum şu anda. Umarım bir gün nasıl yapıldığını videoların haricinde canlı canlı da görmek imkanı bulurum. Buradan dönmeden önce görmek, tecrübe etmek istediklerimin arasında seramiklerin ve takıların nasıl yapıldığını bizzat görmek de var. 




Bahçedeki saksının içinde iki tip sukulent'de vardı. İlk gittiğimde gözüme çarpmamıştı sonrasında hemen fotoğrafladım ve biraz da sevdim. Aslında ufak olanlardan biraz kendim için alıp saksıya diksem mi dedim ama sonra bozmaya kıyamadım. Belki bir dışarı çıktığımda çiçekçi açık olursa bakarım dedim verandamız için. O kadar güzeller ki sanki özenle yapılmışçasına narin ve muntazam. Kaktüs ve sukulentler en sevdiklerim. Onların etrafta bolca var olduğu bir coğrafyada olmak da harika. Her ne kadar bizim şantiyemiz ve çevresi pek nasibini almış olmasa da. 


Bu güzel kapılı ev de Fella'ların yan komşularının kapısıydı yanlış anımsamıyorsam. Arabayı döndürürken hızlıca çekiverdim. Ahşap kapıları daha çok sevsem de bu demir olanlar da hoşuma gidiyor. Ayrıca kenarlık olarak kullanılan desenli seramiklere de bayılıyorum. Başkentte bu tip binalar ve evler daha fazla tabiki. Buralar daha kasaba havasında olduğundan pek sık karşımıza çıkmıyor. Çıkınca da seviniyorum zaten fazlasıyla. 
 
 

Bu uykucu şirin de bizim şantiyemizin kedilerinden. Yattığı yer yemekhanenin kapısı. Arada artan yemeklerden veriyorlar. Bazen de ben onlar için aldığım mamadan koyuyorum. Bu sıra alamadım ama yakında yine alacağım. O gün sıcak bir gündü. Sıcak taşların üzerinde keyif yapmakta üstlerine yok zaten. Bu hallerine bayılıyorum. Her hayvanı seviyor olsam da bazen dünyadaki en güzel yaratıklar kedilermiş gibi geliyor :) Ama tabi sonra koalaları, pandaları, leoparları, balinaları düşününce vazgeçiyorum. Yine de etrafta kedi olması mutlu ediyor. 

Bize de size de güzel bir hafta diliyorum. Yanınızdakilerin, elinizdekilerin kıymetini bilin ve bu güzel havaların tadını çıkartın!

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Tuareg gerçeği


Tuaregler ile ilgili ilk bilgiyi aslında televizyon sayesinde edinmiştim. Üniversite yıllarında Antropoloji eğitimimim sırasında ise onların hakkında daha fazla şey öğrendim. Bilgiler eskiyor. Şimdilerde çoğu şey hafızamda gitmiş gibi, ama hala ısrarla oralarda bir yerlerde olduklarına inanmaya çalışıyorum.

Şöyle ki Cezayir’e gelme durumumun hiç olmadığı o yıllarda yine bir tesadüf eseri Ankara'nın Ayrancı semtinde kurulan antika pazarından Tuareglerin çay seremonisini anlatan bir fotoğraf almıştım. Şimdi ne zaman o anı hatırlasam; o fotoğraf hayatın bana gönderdiği işaretmiş meğer diyorum.


Tuaregler gerçekten kültürel özellikleri ve yaşayış biçimleri açısından özel bir grup. Bu toprakların asıl sahipleri. Sahra çölündeki varlıkları bulduğum bilgilere göre 5.yüzyıla kadar uzanıyor. Ağırlıklı olarak Büyük Sahra Çölü’nün kuzey ve orta kesimlerinde yaşıyorlar. 19. yüzyıla kadar hayvancılık ve bölgelerinden geçen kervanlar üzerinden ticaret yaparak geçimlerini sağlamışlar.


Tuareg kelime anlamı olarak Arapçada ‘’Tanrı’nın terk ettiği’’ anlamına geliyor. Bunun zorlu çöl koşullarından ötürü alınan bir isim olduğunu düşünmüşümdür ben. Onlar kendilerine has, yalnız ve uzaklar. Yani onlar ‘öteki’ler’, bizim gibi veya bizden olmayanlar. Geniş bir alanda yaşamlarını sürdürüyorlar. Aslen Berberi kabilelerine bağlı göçmen topluluklar ki Nomad adı altında pek çok araştırma bulabilmek mümkün. Tifinagh adında bir el yazısı ile yazıyor ve Hami-Sami dil ailesine mensup bir Berber dili olan Tamaşek dilini kullanıyorlar. Genellikle çölde, step ve savanlarda yaşıyorlar. (Devamını Blogger Dergisinin 2. sayısı için yazdım, detayları paylaşacağım)

Bu kadar ansiklopedik bilgiden sonra gelelim anlatmak istediğim asıl mevzuya. Okul ve sonrasında Tuareg kültürü ilgimi çekmeye devam etti. Cezayir'e geleceğim belli olmaya yakın, hayaller kurmaya başlamıştım. Bundan sonraki hayatımda onların bulunduğu bu kurak coğrafyada sanki İndiana Jones misali maceradan maceraya koşacak, etrafta her gün kervanlar görecek, Tuareglerden efsaneler dinleyeceğim sanıyordum. Nasıl kuvvetli bir hayal gücüm olduğunu gerçeğiyle neden hala yüzleşemedim bilemiyorum. Tabi gerçek hayatla burun buruna gelince işin hiç de hayal ettiğim gibi olmadığını acı da olsa tecrübe ettim. 

Buradaki 8'i geçkin yılda toplamda sadece 5 tane tuareg görmüş olabilirim, saymadım. İlk gördüğüm Boumerdes şehri sahil kenarındaki birkaç tanesiydi. O kocaman gövdeleriyle kumda çay içiyorlardı. Şu hemen alttaki fotoğraftaki gibi olduklarını düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz! O kadar heybetli, kasvetli ve korkunçtular ki, birkaç dakikalık sevinçten sonra yanlarına gitme kararımdan vazgeçmeden hemen önce titrediğimi hatırlıyorum. O bakışlarını asla unutamam. 
 
  Fotoğraflar: Mario Gerth, Pinterest

Gördüklerim televizyon ve dergilerde gördüğümüz gibi böyle maşallah temiz pak, pürüzsüz tene sahip, süslü, yakışıklı, güzel vücutlu falan değiller. 

Daha çok şöyle gibiler diyebilirim; sert mizaçlı, bıkkın, kokulu, güneşten buruşmuş tenleri, çok da temiz olmayan kıyafetleri ve ayaklarında parmak arası terlikleriyle, boğuk ses tonlu ve uzak insanlar. Biraz seri katil, biraz kötü polis, bir parça da sosyopat gibiler. 

 Fotoğraflar: Marc Reixach, Pinterest, Overcross.com, Flickr

Bazılarının yüzleri zaten hiç görünmüyor. Gözlerini görür de bakacak cesareti bulursanız, ya kan çanağı, ya da umutsuz derbeder bir ifadeyle çamur gibi kaplanmış iki yuvarlakla karşılaşırsınız. Genele vurmak istemesem de gördüklerim abartısız, tamamiyle böyleydi. 

Zorlu yaşam koşulları, uzaklık, yalnızlık, fakirlik, sanırım bu hallerinin en büyük nedeni. 

 Fotoğraflar: Pinterest

Bu fotoğraflardaki gibi yüzünde normal bir bakış veya hoş bir gülümseyiş olanına da hiç denk gelmedim. (Umarım bir gün gelirim) Konuşmaktan hoşlanmıyorlar. Yanlarına yanaşma çabamızı sanırım saçma buluyorlar. Bir nevi sanatçı-hayran ilişkisi gibi diyebilirim. Zaten yanaşsam da konuşamayacağımı daha ilk dakikada kavradım çünkü ne onlar Fransızca biliyorlar ne de ben Berberice.

 Fotoğraflar: Over blog , Flickr (illizi by flickr)

Elbette ben hala hayal kurmaya devam ediyorum, inatla. Belki bir çöl gezintisinde, belki sadece bir festivalde yeniden karşılaşabiliriz. Ama tabi işin içine gösteri dünyası girince gerçekler değişiyor.

İlk paylaştığım fotoğrafı bizzat çektim. Tizi Ouzou şehrinde bir festivale gitmiştik, 2011 Nisan ayıydı sanırım. Kulağında kulaklıklar vardı, minik bir cihazdan müzik dinliyordu, cana yakın değildi. Yaptığı çaydan içtik ama bulunduğu çadır koktuğu için çok uzun kalamadık. Zaten bizi istemediği her halinden belliydi. Orada neden bulunduğuna dair de bir fikri yok gibiydi. Oysa Cezayir'e gelirken ben, bir Tuareg görsem hemen boynuna sarılacak bir çocuk kadar çok heyecanlıydım. 

8 senede sadece bir kez deve gördüm. Tuareglerin sayısı da 5 i geçmez, saymadım. Hala, hayatın tüm gerçekliğine rağmen olur da bir gün bir tanesiyle tanışır, oturur çay içer iki kelam ederiz diye hayal kuruyorum. 

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Pazar notları oldu Pazartesi notları


Bu bir pazar günü yazısı olmalıydı ama yetiştiremedim. Akşam evde yazarım diyordum ama yine 575. ci kez izlediğim bir filme takılınca tv karşısında yayıldıkça yayıldım. Hatta yine hain bir sivrisinek tarafından ısırıldım, neyse ki kabarmadım. Geçen seneden beri sivrisinek alerjim var. Geçen yaz çok ısırıldım ve şiştikçe şiştim, soluğu hastanede aldık. Berbat ötesi bir şey. O kabaran yerler bir zonkluyor ki, birkaç gün yatarken bacaklarım çarşafa değmesin de acımasın diye ayaklarımın altına yastık koyup kıpırdamadan yattım. Sonradan ve birdenbire olan bir durum bu. Önceleri böcek ısırdı, örümcek yürüdü falan zannettik ama sivrisinek olduğunda karar kıldık. Doğru bir kararmış. Yine bir iki gün önce çorabın üzerinden ayak baş parmağımı ısırdı. Tombik bir şeye dönüştü ve uyutmadı günlerce. Artık sıcak da olsa ince ve uzun şeyler giymeye gayret ediyorum, bilhassa bahçede ve akşamları. Tabi Bodrum, Alaçatı, Çeşme gibi yerlerde herkes minicik şeyler giyerken tiril de olsa uzun bir şeylerle dolanmak feci sinir bozucu olabiliyor. 

Neyse; konumuz bu değildi. Rutin bir pazar günü geçirdim. Bol da ağlamalı. Annemle telefonda yazışırken herkesin çoluğu çocuğu yanında bir tek biz yalnızız diye yazışı beni bitirmişti zaten bir gece önde. Dün hep onu düşündüm durdum. Onlar da artık sabırlarının sonundalar. Ne kadar dönüşte İzmir'e de yerleşecek olsak sonunda gurbet gibi değil. Böyle zamanlarda hep buradaki varlığımı sorguluyorum. Gelecek adına yaptığımız hareketin bunca uzun sürmesinin ne derece doğru olduğunu düşünüyorum, hele hayat denen şey bu kadar kısa ve nankörken. Yine de sabrediyoruz. En azından bir süre daha. Sonra birkaç gündür izlemediğim bir dizinin finaline denk gelince, orada da epey hönkürdüm, ağladım, rahatladım. O an ağlama nedenim aslında dizide olan biten değil, gün boyu içimde biriktirdiklerimdi. Hayatın burada bu kadar kısıtlı olması, konuşacak sevdiğim bir arkadaşımın olmaması her ne kadar alıştığım bir şeymiş gibi gelse de bazen öyle olmadığı gerçeği ile yüzleşiyorum. Kelimelerim, defterlerim, kitaplarım yetmeyebiliyor. Üstüne üstlük bir de akşam kedinin kuyruğuna basıp da ciyaak edince ona da çok üzüldüm ve bir posta ağladım. Yani dün benim resmi ağlama günümmüş sanırım.

Mavi masam iyi ki var. Bir de tabi bu çizgili örtüm. Mavi ve beyaz beni alıp götürüyor bulunduğum yerden. Gözlerimi kapatıp kendimi rüzgarın sesine bırakıyorum. Bu sıra çok kahve içiyorum. Bakalım tatil için gelene kadar yettirebilecek miyim. Biterse eski zamanlarda olduğu gibi telveyi kurutup yeniden yapmayı deneyeyim diyorum. Ciddiyim.


Türkiye'den gelirken aldığım gazete ve dergileri birkaç kere okuyorum elbette. İlk gelişte okunan heyecan sonrasında yine okumak istediğim pek çok zaman oluyor. Ezber bile ediyor olabilirim. Yine de gazeteye dokunmak, mürekkebi ve kağıdı koklamak iyi geliyor. Bazı gazeteleri kızartma yağı engelleyicisi olarak kullandığım doğru ama bunu asla! Hem zaten yaz geldi, kızartma güzel de olsa ağır geliyor. Şimdilerde zaman karpuz peynir makarna zamanı veya sadece yeşillik ve et.


Bunu yakından göstermesem belki de çatlardım. Uğraştık epeyce sonuçta. Web'de dikilerek yapılanını da gördüm ama makinem olmadığı için dikemedim. Bir kauçuk altlığın üzerine patex ile sabitledim. Açılmayacak gibi ama açılırsa da yeniden yaparım. Aslında bu urgan ipini ufak bir kapı önü paspası olsun diyerek almıştım ama çok az geldi. Bu ip 20 metre. Sanırım o istediğim paspas için 100 metre almam lazım. Yapmama ihtimalim yüksek.


Bu da ailemizin şebeği, ben. Güneşin bambulardan sıyrılıp tenime varmasına bayıldığım bir anda çekmiştim. Belki hafta sonu yeniden böyle bir pozisyonda huzur bulabilirim diye ümit ediyorum. Şu önümüzdeki birkaç gün hava sıcaklığı düşecek diyorlar, pek inanmak istemiyorum. Ama olsun her şekilde hayat güzel! Geç kalınmış veya vaktinden önce gelinmiş de olsa...

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Verandamızda bahar halleri


Veranda'da geçiyor şimdilik bazı akşamlarımız ve eğer rüzgar yoksa cuma sabahı kahvaltılarımızı hep burada yapıyoruz. Şantiye hayatı işte, neresinden tutarsan tut bir şekilde elinde kalan bir yerleri oluyor. Malzeme eksik kalıyor, gidip istediğin şeyi alamıyorsun, bulamıyorsun. Yine de bir şekilde hayat geçip gidiyor. Veranda veranda dedim umarım çok şahane bir yer beklemiyordunuz. Burası nev-i şahsına münhasır bir yer, yani ne öyle modern ne de çok fazla eski sayılır. Mavi beyaz çizgili kumaşlar evlerin balkonlarını kapatmak için kullanılıyor genelde. Bana plaj havasını yaşattığı için pek seviyorum. Sanırım cicoz da bahçedeki kanepeyi ve kumaşı sevdi, bu sıra hep dışarda olmak istiyor. 


Bir evde her şey birbirinden farklıysa bizim oralarda çingene çadırı gibi olmuş derler. Bizim veranda da biraz öyle, biliyorum. Perdeler daha önce burada bizimle yaşayan arkadaşım Duygu'nun bıraktığı perdeler. Öğleden sonraları ve akşamın erken saatleri çok güneş aldığından oturulamadığı için elimizdeki perdeleri değerlendirelim dedim. Hem çok yol ağzı olduğu için evimiz; perdeyle kapanması da iyi oldu. Oturup kitap okumak için çok ideal bana kalırsa. Çok fazla rüzgar olduğunda perdeleri yerinde tutmak zor oluyor o da ayrı bir konu. 


Yemek yediğimiz bu masayı majorelle mavisine yeni boyadık hatta son katını henüz atmadık. Üzerinde dekoratif amaçlı kullandığımız hasır yuvarlak süsü de yine biz yaptık ve tabi masanın arkasında duran ahşap bank'ı da. Onları aşamalarıyla birlikte ayrıca yazacağım. O bankın ahşaplarını el testeresiyle keserken video bile çektik, zevkli ama bir o kadar da yorucuydu. Burada böyle hobilerle uğraşmak harika oluyor, hem zaman değerleniyor hem kendi yarattığımız eşyalarla ortam güzelleşiyor. Bambuları da eşim tutturdu mesela, kanepe olarak kullandığımız yatağı da bir yerde bulup onarıp, temizleyip boyadık. Tunus'tan aldığımız fenerler de paslanmıştı onları da elden geçirdik. 
 

Kapının içindeki mavi kısmı da yeni boyadım. Kenar çizgisi henüz boyanmadı, koyu mavi kısma desen de yapacağım bir boş vakitte. Stencil çalışmalarımız da içimizi açıyor. Daha sırada Zeki Müren, Barış Manço, Müslüm Gürses de var. Elektrik ocağımızda çay demliyoruz akşamları. Yanındaki ahşap ayaklı lambamız da bizim gibi kabiliyetli olan arkadaşımız Serkan'ın hediyesi. Ayrıca en alttaki fotoğraftaki su kabağından lambayı da o oydu ve süsledi. Eşim Yiğit ile iyi bir ikili oldular hobiler konusunda. Bazen ben onları gaza getiriyorum bazen onlar kendilerini gaza getiriyorlar ve sonuç hep iyi oluyor:) Köpek kulübesi de yaptık birlikte, şimdi bahçe hamağı için kolları sıvadık. Yiğit büyük bir titizlikle hamak için ahşapları kesmeye, yuvarlamaya, delmeye devam ediyor. Sanırım hamağın ip kısmını da hazır almayıp örecek:):)


Bu da lehim teli ile yoğun ısrarlarım üzerine yaptıkları bisikletim. Sepet kısmına zaman zaman taze kır çiçeği kopartıp koyuyorum :)Kanepenin hemen baş kısmındaki duvarda asılı.


Bu fotoğrafta bankımızı ve henüz ayaklarının boyası tamamlanmamış masamızı da görüyorsunuz. Çok rüzgarlı günlerde perdeleri bağlıyorum. Bir de sırada bankın ve koltukların üzerine yine mavi beyaz çizgili kumaşla kaplayacağım süngeri almak kaldı.


Gerçekten çok rahat bir yaşam alanı oldu bizim için. Otururken çok keyif alıyoruz. Kendi emeğimizle oluşturduğumuz güzellikler mutlu ediyor bizi. Akşamları arkadaşlar geliyor çay içiyoruz kimi zaman mangal keyfi yapıyoruz. Havalar güzel olunca kutu gibi evlere kapanmak kötü oluyor. Orada uzanıp kitap okuyor, yeni başladığım battaniyemi örüyor ve mavi masamda mektup yazıyorum. Son rötuşlar da yapılınca yeniden güzel güzel kareler yakalayacağım sizler için. 

Umarım bizim kadar siz de sevmiş, beğenmişsinizdir. Şantiye koşullarından elimizden gelen bu! 

Yeter ki huzur olsun, sağlık olsun.

14 Mayıs 2015 Perşembe

Enginarlar çiçek açarken

Fotoğraf: Pinterest

Güzel, güneşli bir perşembe günü. Ardından tatilin gelecek olması da harika elbette. Tabi bir güncük tatil yetmiyor, insan ne yaptığı tatilden ne dolaştığı yerden bir şey anlıyor. Ama yıllardır konuşa konuşa bir sonuca da varılamayınca artık iki günlük tatil ihtimali şehir efsanesi haline dönüştü.

Döndüğümde, başladığım ama henüz çok yol katedemediğim Cezayir'i anlatan kitabımın yanı sıra bir de şantiye yaşamı ile ilgili yazmayı düşünüyorum. Çok acayip bir şey gerçekten. Anlatılmaz yaşanır diyeceğim ama anlattığımda da yaşamış kadar olacaksınız sanıyorum. 

Birkaç gün evvel nihayet enginar almayı başardım. Bugün yapmayı düşünüyorum. Çünkü artık yapmazsam ya vazoda çiçek olarak kullanacağım veya bozulacak üzüleceğim. Enginar çok bayıldığım bir şey değil ama yerim. İlk olarak fantaziye kaçıp yapraklarının içini doldurmaya çalışacağım bugün, heyecanlıyım. Son zamanlarda herkesten duyuyorum enginar yapıyor, canım çekti. Manavda seçmeyi bir türlü başaramadığım bir sebzedir kendisi. Kapalısını mı, çiçek gibi açılmışını mı alsam bir türlü bilemiyorum. Hepsi de gözüme şahane görünüyor çünkü formuna bayılıyorum.

Havalar hep güzel ilerliyor. Çok sıcak değil henüz, bir ara epey sıcak olmuştu, şu anda normal seyrinde. Henüz Naciria'daki köhne bir dükkandan yeni aldığım yazlık Cezayir elbisemi giyemedim mesela. 

Verandamızı biraz düzenledik. Birkaç fotoğraf çektim, bir sonraki yazıda paylaşacağım. Duvara yaptığımız stencil çalışmalarına da yenilerini ekledik ve eklemeye de devam ediyoruz. Biraz çadır  havasında oldu, beach club da desek yeridir. Geçen akşam otururken tv deki müzik kanalındaki şahane müziklerle, sandalyemde biraz oynadığımı kabul ediyorum. Şimdilik bizden havadisler böyle. Yeni fotoğraflarla yeni yazıda görüşmek dileğiyle. 

11 Mayıs 2015 Pazartesi

İki satır arası hayat

Fotoğraf: Pinterest

Hayat dediğimiz şey anlardan ibaret. Bir varız bir de bakmışsın yok. Bunca kısayken ve bunca yaşanıyorken ufacık şeyleri kendimize dert ediniyoruz ya hayret ediyorum. 

Bahçeden yazıyorum şu anda. Bu kadar zamandır beklediğim anlar nihayet kapımda. Bazı akşamlar serin de olsa bir çay içimlik vakit illaki yaratıyoruz. Nefes alıyoruz ufacık evimizden kapı önündeki verandaya çıkınca. Nefes de bir göz açıp kapatmalık mevzu ya nereden tutsak elimizde kalıyor. 

Şu an oturduğum yerde beni tedirgin eden sesler var hemen yanıbaşımda. Bir kertenkele veya bir başka böcek olabilir. Takmamaya gayret etsem de ikidebir yanıma bakıp duruyorum. Ne de olsa Afrika her an her şey olabilir!

Karşımdaki metal saclardan korumalık panellerin ardında kocaman üzüm tarlalarından salıncak gıcırtısına benzer sesler geliyor. Bazen de ilaçlama motorunun sesi eski bir takayı andırıyor. Gözümü kapatabildiğim nadir zamanlardan biri işte o zamanlar. Bir de öğle tatillerinde, hafif serinlik varsa gölgelerde, o zaman verandaya gelip üç beş satır okurken kapatıyorum gözlerimi.

Fotoğraftaki kadınları pek sevdim. Bu yüzden paylaşmak istedim. Bazı dışarı çıkabildiğim günlerde sokaklarda karşılaşıyorum Berberi kadınlarla, geleneksel kıyafetleriyle. İki dudaklarının arasında işte onlar için o anda hayat. Ettikleri iki kelam lafta. Üzerlerine giydikleri basma elbiselerde hayatları, belki iki metrelik kumaş hepi topu.

Benim de hayatım buraya yazdığım iki satırın arasında işte böyle günlerde. Zaman iki dudağımızın arasında söylediğimiz kelimelerde, buruşmaya yüz tutan tenimizde ve ağrıyan yerlerimizde.

Blog dünyası üzüntülü bugünlerde. Cihan ablamızı kaybetmenin derin acısı var içimizde. Zamansız bir gidiş ve geride kalan kelimeleri. Tanışmamıştık ama uzaktan sevmiştik birbirimizi. Mekanı cennet olsun. Hayat keşke bizi sevdiklerimizle sınamasa!